00903122138435 info@tzd.org.tr

41. Olağan Genel Kurulu Çalışma Raporu

TÜRKİYE ZİRAATÇILAR DERNEĞİ 41. DÖNEM ÇALIŞMA RAPORU

  1. Sunuş

Türkiye Ziraatçılar Derneği (TZD) 1949 yılından bu yana her zaman olduğu gibi bir çalışma dönemini daha tüzüğünde belirtilen ilkeler çerçevesinde laik, demokratik, hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir düzende tarım sektörünün gelişip güçlenmesi ve tarımda çalışan teknik elemanların haklarının korunup geliştirilmesi çabalarıyla geçirmiştir.

Bilindiği gibi geçtiğimiz dönemde 30 yılı aşkın bir süre Derneğimize genel başkan olarak hizmet vermiş İbrahim Yetkin’i kaybettik. Onun kaybının üzerinden geçen iki yıl boyunca bir önceki genel kurulda seçilmiş yönetim kurulumuz bazı değişikliklerle görevine devam etti. Bu iki yıllık dönem Derneğimizin kurumsal yapısının sağlıklı işleyişini göstermesi açısından önemliydi. İnanıyoruz ki bu dönemde Derneğimizin tüm yönetim organlarında görev yapan arkadaşlarımızın ortak çabalarıyla başarılı bir dönem geçirdik.

Hiç kuşkusuz önümüzdeki dönem hem tarım sektörünün kan kaybının neden olduğu sorunların büyümesi hem de Derneğimizin üye tabanının genişletilmesi ve güçlendirilmesi açısından büyük önem taşıyacaktır.

Bu sorunlar ve görevler 41. Genel Kurulumuzun tartışma gündeminin en önemli maddelerini oluşturacaktır.

Bu tartışmaların daha sağlıklı yürütülmesi ve Derneğimizin kolektif belleğinin güçlendirilmesi amacıyla geçtiğimiz dönem boyunca yapılan çalışmalar raporumuzda geniş olarak anlatılmaktadır.

Derneğimizin genel kurulları her zaman tüzüğümüzde belirlenen ilkelere uyularak olgun bir atmosferde yapılmıştır. İnanıyoruz ki bu genel kurulumuz da aynı hava içinde çalışmalarını tamamlayacaktır.

  1. Olağan Genel Kurulumuzun başarıyla tamamlanması dileğiyle tüm üyelerimizi sevgi ve saygıyla selamlıyoruz.

 

TZD Yönetim Kurulu

  1. 40. Olağan Genel Kurul’da Seçilmiş Yönetim Organları

Bilindiği üzere Derneğimiz Genel Başkanı İbrahim Yetkin yaşadığı rahatsızlık nedeniyle uzun süre operasyonlar geçirmiş ve 15 Temmuz 2016 günü hayatını kaybetmişti. Ankara Valiliği Dernekler İl Müdürlüğü ile görüşmelerimiz sonucu en kısa zamanda görev bölümü yapılması gerektiği Derneğimiz tüzüğünün buna uygun olduğu söylenmişti. O günkü koşullarda Olağanüstü Genel Kurulu gidilmesinin zaman ve mevsimsel açıdan (yaz tatili dönemi) uygun olmadığı  göz önüne alınarak ve ayrıca sürecin işleyişi açısından cezai duruma düşmemek için 4 Ağustos 2016 tarihinde tüzüğün ilgili maddeleri çerçevesinde  Kurul içinde yeniden görev bölümü yapılmasına karar verilmiştir. Bu arada Genel Başkan Yardımcısı M.Yaşar Özel’in aynı gün görevinden istifa etmesi nedeniyle Merkez Yönetim Kurulunda iki üyelik boşalmış olduğu için Kurul’a iki yedek üyenin alınması da kararlaştırılmıştır.

Bu karar gereğince sırasıyla yedek üyelere başvurulmuş ilk iki üyemiz haklı gerekçeler ileri sürerek katılamayacaklarını bildirmişlerdir. Bunun üzerine sıradaki iki üyemizinde katılımı ile 7 üyeyle yapılan toplantıda Genel Başkan, Genel Başkan Yardımcısı ve sekretaryalıklar oybirliği ile aşağıdaki şekilde belirlenmiştir.

1.Hüseyin DEMİRTAŞ (Genel Başkan)

2.Fatma  GÜNEŞ  (Genel Başkan Yardımcısı)

3.Veyis ÇALIŞKAN  (Genel Sekreter)

4.S.Zeki YILMAZ (Genel Sayman)

5.Nusrettin AYDIN (Basım Yayım Sekreteri)

6.Cuma SARIKAYA (Özlük ve Mesleki Sorunlar Sekreteri)

7.Hasan ÖZDİN (Örgütlenme Sekreteri)

(Yedekten gelen üyeler Hasan Özdin ve Nusrettin Aydın)

Genel Yönetim Kurulu yeni adıyla Danışma Kurulu, Denetleme Kurulu ve Onur Kurulu üyeliklerinde herhangi bir değişiklik olmamıştır.

Danışma Kurulu Üyeleri

1.Abdurrahman ÖZCAN  (Antalya)

2.Vahap SARITAŞ  (İstanbul)

3.Mufit AKMAN  (Rize)

4.Hasan UMUTLU  (Manisa)

5.Salih ÖZER  (Giresun)

6.Hadi KAÇMAZ  (Sivas)

7.Ahmet ERDEM  ( Kastamonu)

8.Kemal YAVAŞ  (Bursa)

9.Kadir ÖZLEM  (Adana)

10.Muharrem YÜKSEL  (Samsun)

11.Ali AKARSU  (Uşak)

12.Şenol ÖZCAN  (Balıkesir)

13.Cengiz KANTARCI  (Ordu)

14.Mahsun DEMİR  (Diyarbakır)

15.Gülşen TALAŞ  (Mersin)

 Denetleme Kurulu

1.Bektaş UZUN  (Manisa)

2.Süleyman ÖĞÜN  (Aydın)

3.Süreyya DENERİ  (Kocaeli)

Onur Kurulu

  1. Mehmet Ali AKALIN (İstanbul)
  2. Mustafa DOLU  (İstanbul)
  3. İsmail BÜYÜKSARI  (Eskişehir)

 

  1. Geçen Dönemi Kapsayan Üç Yıllık Sürenin Tarım Sektörü Açısından Değerlendirilmesi ve TZD’nin Önerdiği Tarım Politikaları

 

A- 2015 YILI DEĞERLENDİRMESİ

2015 yılında tarım ve gıda sektörü açısından yaşanan gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz:

Türkiye’nin 2015 yılı ikinci çeyrek büyüme rakamları 10 Eylül 2015 günü TÜİK tarafından açıklanmıştır. Yılın ikinci çeyreğinde Türkiye ekonomisi bir önceki yılın aynı dönemine göre sabit fiyatlarla %3,8 oranında büyüme gösterirken, tarım sektörü %6,7 oranında büyümüştür. Altı aylık rakamlara bakıldığında Türkiye ekonomisi yılın ilk yarısında %3,1 büyüme gösterirken, tarım sektörünün %5,2 büyüme gösterdiği görülmektedir.

 

TARIMSAL BÜYÜME (%)

                                     2014            2015

  1. Çeyrek                 3,7               2,9
  2. Çeyrek                -2,7               6,7
  3. Çeyrek                -5,1               11.0
  4. Çeyrek                  1,3               15.5

Yıl Sonu                                     -2,1

(Kaynak: TÜİK)

ÜÇÜNCÜ ÇEYREKTE TARIM SEKTÖRÜ YÜZDE 11 BÜYÜDÜ

Tarım sektörünü oluşturan faaliyetlerin toplam katma değeri, yılın üçüncü çeyreğinde, geçen yılın aynı çeyreğine göre, sabit fiyatlarla yüzde 11,1’lik artışla 5 milyar 289 milyon lira, cari fiyatlarla yüzde 20,1’lik artışla 65 milyar 710 milyon lira olarak gerçekleşti.

Tarım sektörünü oluşturan faaliyetlerin toplam katma değeri, 2015’te bir önceki yıla göre sabit fiyatlarla yüzde 7,6’lık artışla 11 milyar 926 milyon lira, cari fiyatlarla yüzde 19’luk artışla 148 milyar 288 milyon lira olarak gerçekleşti.

2015 YILI BÜTÇESİ BEKLENTİLERİ KARŞILAMADI

2015 yılındabütçe giderleri 472,9 milyar lira, bütçe gelirleri 452 milyar lira olarak belirlenirken, bütçe açığının ise 21 milyar lira olması öngörülmüştür.

Bütçeden, çiftçiye doğrudan 10 milyar kaynak ayrıldı, ancak KİT’lerin finansmanı, diğer müdahale alımları, kredi sübvansiyonu gibi kalemler de dikkate alındığında bu miktarın 13,1 milyar lirayı bulması beklenmektedir.

2013-2014 sezonunda kuraklık ve doğal afetler nedeniyle çok kötü bir sezon geçiren ve başta mazot olmak üzere girdi fiyatlarındaki artış nedeniyle önemli maliyet artışlarıyla karşı karşıya kalan çiftçilerin umudu 2015 bütçesinden tarıma ayrılan kaynağın artırılarak Tarım Yasasının öngördüğü Milli Gelirin yüzde 1’i noktasına çekilmesiydi.

Ancak açıklanan bütçede, tarıma ayrılan kaynak, her yıl olduğu gibi bu yıl da yasanın öngördüğü asgari miktarın altında kaldı. Geçen yıldan bu yana tarımsal maliyetlerdeki önemli artışlara karşın artış 300 milyon TL gibi “sembolik” denilebilecek miktarda oldu.

Geçen yıl  bütçeden doğrudan tarımsal desteklemeye ayrılan kaynak 9,7 milyar TL idi. Bu rakam, Bütçe’nin sadece yüzde 2,2’si demekti. Sübvansiyonlu krediler ve müdahale alımları da hesaba katıldığında toplam destekleme miktarı 13.2 milyar TL’ye çıkıyordu. O durumda bile destekleme oranı Milli Gelirin binde 7’si düzeyinde kalıyordu.

Maliye Bakanı’nın açıkladığı rakamlara göre, bütçeden tarımsal desteklemeye ayrılan pay 2015 yılında doğrudan desteklemeler için yüzde 2.1, dolaylı desteklemeler de hesaba katıldığında yüzde 2.8 olacak. Ancak toplam doğrudan ve dolaylı destek miktarı 13.2 milyar TL’den 13.1 milyar TL’ye inecektir.

Milli Gelir açısından bakıldığında ise tarımsal destekleme yine yasal asgari oran olan yüzde 1’in çok altında kalacak.

GİRDİ FİYATLARI ÜZERİNDE AĞIR VERGİ YÜKÜ VE DIŞA BAĞIMLILIK ÜRETİME ZARAR VERDİ

Ülkemizde tarımsal girdilerde dışa bağımlılık oranının yüksek olması üreticilerin döviz fiyatlarındaki dalgalanmalardan doğrudan zarar görmesine yol açmaktadır.

Girdi fiyatlarının yüksek oluşunda vergi oranları da önemli bir rol oynamaktadır.

Örneğin, Tarım sektöründe yılda 3.3 milyon ton civarında mazot kullanılmakta ve bu mazot neredeyse tümüyle ithal edilmektedir.

Şu anda 4 liranın üzerinde bir fiyattan satılan mazottan, ÖTV ve KDV, yani dolaylı vergi olarak 2,26 TL ( % 36.57 ÖTV + % 15.07 KDV) alınmaktadır . Bu rakam, çiftçiye bu yıl verilen 10 milyar TL’lik toplam desteğe yakın bir miktar oluşturmaktadır. Yani salt mazottan alınan dolaylı vergilerle, çiftçiye bir yılda verilen tüm destek geri alınmaktadır.

Oysa üyesi olmayı düşlediğimiz Avrupa Birliği ülkelerinden Belçika, Güney Kıbrıs, Litvanya ve Letonya’da tarımda kullanılan akaryakıtta ÖTV yoktur. Romanya, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Fransa, Macaristan, Slovenya, Finlandiya, İtalya, İsveç, İrlanda ve İspanya’da ise normalin çok altında bir ÖTV alınmaktadır. Türkiye’de ise aksine, 2011 yılına kadar normal motorinden 7 kuruş daha ucuza satılan kırsal motorinin fiyatı normal motorinle eşitlenerek, zaten ağır olan vergi yükü daha da ağırlaştırılmıştır.

 

Diğer girdilere gelince: Gübreden yüzde 18 KDV alınmaktadır. Kırsal elektrikte ise yüzde 1 enerji fonu, yüzde 2 TRT payı ve yüzde 18 KDV alınmaktadır.  Tarımsal ilaçlardan, tarım makinaları ve traktörlerden, tohumluk ve hayvan yemlerinden yüzde 8 KDV alınmaktadır.

Gelinen noktada tarımsal girdilerde vergi oranlarının düşürülmesi ve fiyat dalgalanmalarına karşı girdi sübvansiyonlarının artırılması bir zorunluluk halini almış bulunmaktadır.

 

DOLARDAKİ YÜKSELİŞ TARIM SEKTÖRÜNÜ OLUMSUZ ETKİLEDİ

 

Türkiyede tarımsal milli gelir dolar olarak 60 milyar dolar civarında. Dolardaki yükseliş sonucu bu rakamın yıl sonunda 45-50 milyar dolara düşmesi bekleniyor. Yani tarım kesimi dolardaki yükselişten dolayı asgari 10 milyar dolar (30 milyar lira) kaybetmiş bulunuyor.

 

Türkiye’de tarıma verilen yıllık desteklemenin 10 milyar lira civarında olduğu düşünülürse, çiftçi, dolardaki yükseliş nedeniyle bir yıllık desteklemenin üç katı miktarında gelir kaybına uğramış durumda.

Dolar cinsinden tarımsal milli gelirdeki bu düşme sonucu tarım kesiminde kişi başına düşen milli gelir 2.800 dolara kadar gerilemiş bulunuyor. Türkiye ortalaması ise 10 bin dolar civarında. Yani tarımsal nüfusun yaşam standardı kentsel nüfusun çok altında.

2015 YILI TARIMSAL DESTEKLEMELERİNİN DAĞILIMI

“Bakanlar Kurulu’nun ”2015 Yılında Yapılacak Tarımsal Desteklemelere İlişkin Karar”ına göre, 2015 yılında Çiftçi Kayıt Sistemine (ÇKS) dahil olan çiftçilere destekleme kapsamında yapılan ödemeler şöyledir:

Dekar başına 2,5 TL toprak analizi desteği ile mazot ve gübre destekleme ödemesi yapılmıştır.

Mazot destekleme ödemeleri için ortalama %5, Gübre destekleme ödemeleri için de %10 artış sağlanmıştır.

Peyzaj ve süs bitkileri, özel çayır, mera ve orman emvali alanlarında dekar için 3,3 TL mazot, 4,75 TL da gübre desteği verilmiştir. Hububat, yem bitkileri, baklagiller, yumru bitkiler, sebze ve meyve alanlarında dekar için 4,85 TL mazot, 6,6 TL gübre, yağlı tohumlu bitkiler ve endüstri bitkileri alanları için dekara 7,9 TL mazot, 8,25 TL gübre desteği verilecek destekleme ödemesi yapılmıştır.

Sözleşmeli yağlık ayçiçeği, aspir, kanola ve soya fasulyesi üretimi yapanlara fark ödemesi desteğine ilave olarak dekar başına %50 artışla 15 TL ödenmiştir.

Öte yandan Türkiye Tarım Havzalarının Belirlenmesine İlişkin Kararın eki listesinde yer alan 30 tarım havzasında, 2015 yılı üretim sezonunda üretilen ve satışı yapılan ürünlere fark ödemesi yapılacaktır.

Yağlık ayçiçeği, kütlü pamuk, soya fasulyesi, kanola, dane mısır, aspir, zeytinyağı, buğday, arpa, çavdar, yulaf, tritikale, çeltik, kuru fasulye, nohut ve mercimek  ürünleri, tarımsal veriler ve uydu görüntüleri; zeytinyağı tarımsal veriler kullanılarak belirlenecek verim değerlerine göre, pamuk yurt içinde üretilip sertifikalandırılan tohumları kullanma şartı aranarak desteklenecektir.

Buna göre, kilogram başına yapılan fark ödemesi desteği için kilogram başına, yağlık ayçiçeğinde 30 kuruş, kütlü pamukta % 18 artış ile 65 kuruş, soya fasulyesinde 50 kuruş, kanolada 40 kuruş, dane mısırda 4 kuruş, aspirde 45 kuruş, zeytinyağında 70 kuruş, buğday, arpa, çavdar, yulaf, tritikalede 5 kuruş, çeltik 10 kuruş, kurufasulye, nohut ve mercimekte %100 artışla 20 kuruş, çayda ise 12 kuruş olarak belirlenmiştir.

HAYVANCILIK DESTEKLERİ

Hayvancılık sektörüne yönelik desteklerde 2015 yılında önemli bir artış yapılmamıştır.

Hayvancılık desteklerinde ise Bakanlık kayıt sistemlerine ve Soy Kütüğü ve Ön Soy Kütüğü Sistemi (E-Islah) veri tabanına kayıtlı, sütçü, kombine ve etçi kültür ırkı veya kültür ırkı melezi en az 5 baş anaç sığıra sahip, ulusal düzeyde üst örgütlenmesini tamamlamış bir hayvancılık örgütüne üye olan yetiştiricilerle sayı şartına bakılmaksızın bakanlık kayıt sistemine kayıtlı anaç mandaya sahip olan yetiştiricilere, sütçü ve kombine ırkların anaç sığırı için soy kütüğüne kayıtlı olanlara ve etçi ırklara farklı olmak üzere hayvan başına ödeme yapılması kararlaştırılmıştır.

Buna göre, anaç sığır başına ödeme birim miktarları, tek işletme olarak kabul edilen, kooperatif ile birlikler hariç, 500 başa kadar tam, 501 baş ve üzeri için yüzde 50’sine karşılık gelen tutarın ödenmesi suretiyle uygulanmıştır.

Sütçü ve kombine ırklar ve melezleriyle etçi ırkların melezleri her anaç sığır için 225 TL, etçi ırklar anaç sığır 350 TL, anaç mandaya 400 TL, sütçü ve kombine ırklar ve melezleri anaç sığır soykütüğü ilavesinde 70 TL destekleme ödemesi yapılmıştır.

E-Islah veri tabanına kayıtlı anadan suni tohumlama veya etçi ırklarda Bakanlıktan izin alınmış tabii tohumlama boğasıyla tohumlama sonucu doğan buzağılar için 75 TL, döl kontrolü projesi kapsamında testi tamamlanıp onaylanmış boğa spermasıyla yapılan suni tohumlamadan doğanlara 35 TL, yerli ırk veya melezi sığırlardan etçi ırklara ait spermayla yapılacak tohumlama sonucu doğan buzağılara 75 TL destek verilmiştir.

Sürü yöneticisi istihdamı desteği uygulaması 300 baş ve üzeri küçükbaş anaç hayvan varlığına sahip işletmelere, Sürü yöneticisi istihdamı desteği işletme başına 5 bin TL ödeme yapılmış, büyükbaş besi destekleme ödemesine 2015 yılında da devam edilmiştir.

Koyun-keçi yetiştiriciliği yapan, damızlık koyun-keçi yetiştiricileri birliklerine üye, hayvanları Bakanlık kayıt sistemlerine kayıtlı yetiştiricilere anaç hayvan başına %10 artışla 22 TL/baş, tiftik keçisi yetiştiriciliğinin teşvik edilmesi ve tiftik üretiminin artırılması için üretmiş oldukları tiftiği, Tiftik ve Yapağı Tarım Satış Kooperatifleri Birliğine (Tiftikbirlik) veya kooperatiflerine satan yetiştiricilere % 10 artışla  22 TL/kg ödenmiştir. Ürettiği çiğ sütü süt  işleme tesislerine satan birlik üyesi yetiştiricilere manda, koyun ve keçi için Bakanlığın belirleyeceği dönemler ve birim fiyatlar üzerinden ödeme yapılmıştır.

Islah amaçlı süt kalitesinin desteklenmesi projesi kapsamında her bir sığır için süt içeriğinin tespiti amacıyla yapılacak analizler için Ankara, İzmir, Balıkesir, Bursa ve Tekirdağ illerinde baş için 50 TL ödenmiştir.

İpekböceği tohumunu sağlayan Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliğine (Kozabirlik) kutu başına,  ürettiği yaş ipekböceği kozasını Kozabirlik ve/veya kooperatiflerine satan yetiştiricilere ödenen miktar 30TL/kutu iken 40TL/Kutu olarak  verilmiştir.

Arıcılık Kayıt Sistemine (AKS) kayıtlı olma şartıyla arı yetiştiricilerine kovan başına 10 TL, seralarda doğal polinasyonu sağlamak amacıyla Örtüaltı Kayıt Sistemine (ÖKS) kayıtlı bombus arısı kullanan yetiştiricilere ise koloni başına 60 TL destekleme ödemesi yapılmıştır.

Su ürünleri yetiştiricilerine, kilogram başına alabalık için 65 kuruş, çipura-levrek için 85 kuruş, yeni türler için 1 TL, midye için 5 kuruş ödenmiştir. Bir işletmenin destekten faydalanabileceği en fazla miktar yılda 500 bin kilogram olarak belirlenmiştir. Yılda 250 bin kilograma kadar kısma bu miktarın tamamı, 250 bin 1-500 bin kilogram için ise yarısı kadar destekleme ödemesinde bulunulmuştur.

Biyolojik ve biyoteknik mücadele desteği olarak örtüaltı paket toplamı 460 TL/dekar, Açık alanda paket toplamı 70 TL/dekar ödenmeye devam edilmiştir.

YEM BİTKİLERİ

Çiftçi Kayıt Sistemi’ne (ÇKS) kayıtlı arazileri üzerinde kaliteli kaba yem üretmek amacıyla yem bitkileri ekilişi yapan üreticilere yapay çayır-mera için üretim yaptıkları ilk yıl, çok yıllık yem bitkilerinden yonca için 4 yıl ve korunga için 3 yıl süreyle tek yıllık yem bitkileri ekilişlerinde üretim yaptıkları yıl için ürünü hasat etmeleri kaydıyla dekar başına sulu yoncada 50 TL, kuru yoncada 30 TL, korungada 40 TL, tek yıllıklarda 35 TL, silajlık tek yıllıklarda 50 TL, silajlık sulu mısırda 75 TL, silajlık kuru mısırda 35 TL, yapay çayıra 100 TL ödeme yapılmıştır.

HASTALIKLARDAN ARİ İŞLETMELERE DESTEK

Hastalıklardan ari işletmeler için sağlık sertifikasına sahip süt sığırı işletmelerinde bulunan damızlık boğalar dışındaki 6 aylığın üzerindeki erkek hayvanlar hariç, tüm sığırlar için hayvan sahiplerine 375 TL ödeme yapılması kararlaştırılmıştır.

Ari sığır başına ödeme birim miktarları 500 başa kadar tam, 501 baş ve üzeri için yüzde 50’sine karşılık gelen tutar ödenmiştir.

Ayrıca, Onaylı Süt Çiftliği sertifikasına sahip olan işletmelerdeki ari işletme desteği alan tüm sığırlar için, ilave olarak hayvan başına 50 TL verilmiştir.

Hayvan hastalıklarıyla mücadele çerçevesinde, Bakanlıkça belirlenen programlı aşılamalar için uygulayıcılara büyükbaş şap aşısı için 75 kuruş, küçükbaş şap aşısı için 50 kuruş, büyükbaş Brucellosis için 1,50 TL, küçükbaş Brucellosis için 50 kuruş destekleme ödemesi yapılmıştır.

SERTİFİKALI TOHUM, FİDE, FİDAN DESTEĞİ

Kararla, yurt içi sertifikalı tohum kullanım destekleri de buğday ve arpa için dekar başına % 15 lik artışla 8,5 TL/da,  tritikale, yulaf ve çavdar için 6 TL, çeltik ve yer fıstığı için 8 TL, nohut, kuru fasulye ve mercimek %20 artışla 12TL/da, susam, kanola ve aspir için 4 TL, patates için 40 TL, soya için 20 TL, korunga, fiğ, yem bezelyesi %40 artışla 7 TL/da, yonca için %25 artışla 10 TL/da olarak belirlenmiştir.

Standart bodur meyve, fidan türleri ile bahçe tesisi için dekar başına 150 TL, sertifikalı olanlar için %15 artışla 400 TL/da; yarı bodur meyve fidan türleri ve bahçe tesisi için dekar başına 150 TL sertifikalı olanlar için % 17 artışla 350 TL/da, standart bağ ve meyve fidanları ile bahçe tesisi için dekar başına 100 TL, sertifikalı olanlar için %21 artışla 280 TL/da; standart zeytinde yağlık çeşitleri ile bahçe tesisi için dekar başına 50 TL, sertifikalı olanlar için %50 artışla 150 TL/da; sertifikalı çilek fidesi desteği için % 17 artışla  350 TL/da sertifikalı/standart antep fıstığı anacı ile meyve bahçesi tesisi için dekar başına 100 TL,  sertifikalı olanlar için de %21 artışla 280 TL/da destekleme ödemesi yapılmıştır.

Patates siğili görülen alanlarda sertifikalı veya standart fidan kullanımında ise alınan desteğin yüzde 50’si oranında ilave destek verilmiştir.

Bu yıl ilk defa olarak Sanayilik/İhracata çeşitlerde sertifikalı veya standart fidan kullanımında ise alınan desteğin yüzde 50’si oranında ilave destek yapılmıştır.

Yurtiçi sertifikalı tohum üretim destekleri ise buğdayda 10 kuruş, arpa, tritikale, yulaf, çavdar ve patateste 8 kuruş, çeltikte 25 kuruş, nohut, kuru fasulye, mercimek, aspir, korunga, fiğ ve yem bezelyesinde 50 kuruş, soyada 35 kuruş, kanolada 1,2 TL,  susamda 60 kuruş, yoncada 1,5 TL ve yer fıstığında 80 kuruş olarak belirlenmiştir.

Çiftlik Muhasebe Veri Ağı sisteminin yaygınlaştırılması amacıyla İstanbul, Samsun, Malatya, Adana, Konya, Bursa, Erzurum, Şanlıurfa, Nevşehir, Tekirdağ, Giresun, İzmir, Çanakkale, Balıkesir, Manisa, Aydın, Denizli, Muğla, Burdur, Antalya, Mersin, Osmaniye ve Hatay’da örnek seçilen ve ÇKS’ye kayıtlı tarımsal işletme sahiplerine işletme başına % 13 artışla 425 TL katılım desteği ödenmiştir.

ORGANİK TARIM VE İYİ TARIM DESTEĞİ

Büyükbaş, küçükbaş hayvan, arı ve su ürünleri yetiştiriciliğinde organik tarım yapan çiftçilere hayvancılık desteklemelerine ilave belirlenen organik tarım destekleme ödemesi yapılması kararlaştırılmıştır.

Bu çerçevede, meyve ve sebzede organik tarım desteği dekar başına 70 TL, tarla bitkilerinde organik tarım desteği dekar başına 10 TL, anaç sığır mandada hayvan başına 150 TL, buzağıda 50 TL, anaç koyun-keçide 10 TL, arılı kovanda 5 TL, alabalıkta 35 kuruş, çipura levrekte 45 kuruş destek belirlenmiştir.

Sebze ve meyvede iyi tarım uygulamalarına dekar başına 50 TL, örtü altı iyi tarım uygulamalarına dekar başına 150 TL ödeme yapılmıştır.

Bu yıl ilk defa olarak süs bitkileri ve tıbbi aromatik bitkilerde iyi tarım uygulamalarına da dekar başına 100 TL destek verilmiştir.

AR-GE destekleme ödemelerinin 2015-2019 dönemi içinde devamı sağlanmıştır.

Tarımsal Yayım ve Danışmanlık hizmeti alan işletmeler için destekleme ödemesi kapsamında 600 TL ödenmesi kararlaştırılmıştır.

TARIMSAL YATIRIMLARA HİBE DESTEĞİ

Ayrıca, kırsal alandaki tarıma dayalı ekonomik yatırımlarda hibeye esas proje gideri, 1 ila 3 milyon lira arasında değişmek üzere proje tutarının yüzde 50’sine hibe yoluyla destek verilmiştir.

TARIMSAL ÜRÜNLERİN MÜDAHALE FİYATLARI

TMO tarafından belirlenen müdahale alım fiyatları 2015 yılı için 2 no.lu Anadolu kırmızı sert (AKS) ekmeklik buğday için ton başına 862 lira olmuştur.

Protein oranı yüksek, süne oranı düşük olan buğdaylar yüzde 7’ye kadar ilave fiyat uygulanmış; diğer gruplardaki ürünlerin alım fiyatları Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından belirlenen pariteye göre hesap edilmiştir.

Bu fiyatlara ilave olarak buğdayda ton başına 50 lira prim ödemesi ile gübre, mazot, sertifikalı tohumluk ve toprak analizi gibi destek ödemeleri yapılmıştır.

Anadolu kırmızı sert ekmeklik buğday için ton başına belirlenen 862 liralık müdahale alım fiyatı, ton başına verilen 127 liralık prim ve diğer desteklerle birlikte hesaplandığında, buğday üreticisinin eline ton başına 989 lira geçeceği hesaplanmaktadır.

Toprak Mahsulleri Ofisi’nden yapılan açıklamaya göre, makarnalık buğday müdahale alım fiyatı 976 lira, arpa fiyatı ise 645 lira olarak açıklanmıştır. Desteklerle birlikte arpa üreticisinin eline ton başına 772 lira geçeceği hesaplanmaktadır.

Toprak Mahsulleri Ofisi, Kasım ayından itibaren uygulayacağı satış fiyatlarını da açıkladı. Buna göre Anadolu Kırmızı Sert Buğdayın tonu Kasım ayında 960 liradan satılacaktır.

2015 Dönemi mısır müdahale alım fiyatı 3 Eylül itibariyle 725 TL/Ton olarak açıklanmıştır.

BİTKİSEL ÜRETİMDE REKOLTELER

Gıda sektörü açısından da bakıldığında, ülkemizin, bölgemizdeki en büyük gıda ihracatçısı olduğu görülmektedir. AB ülkeleri, Rusya, Ukrayna, Irak, İran gibi ülkelerin gıda pazarında önemli bir paya sahip bulunuyoruz.

Ancak bu gelişmenin devamı son iki yıldır değişik nedenlerle tehlikeye girmiş bulunmaktadır. Tarım sektörü 2014 yılında yaşanan kuraklık ve doğal felaketler nedeniyle büyük bir darbe yemişti. Türkiye’nin en temel ürünlerinden buğdayda rekolte yüzde 20’nin üzerinde düşmüş ve uzun yıllar sonra ilk defa ülkenin buğday üretimi tüketimini karşılayamayacak düzeye inmişti. Bunun sonucu Bakanlar Kurulu kararıyla TMO’ya ülkeye sıfır gümrük vergisiyle buğday ithal etme izni verilmişti.

Bu yıl, yani 2015 yılında, kış mevsiminde yağışların bol olması nedeniyle rekolte hemen tüm ürünlerde artmıştır. İlkbahar mevsimindeki don ve sel olaylarının sebep olduğu zararlar dışında önemli bir zarar yaşanmamıştır.

Örneğin, 2015 yılında bir önceki yıla göre tahıl ürünlerinde rekolte yüzde 17,5 oranında artarak yaklaşık 38,4 milyon ton olmuştur. Ürünler bazında bakıldığında buğday üretiminin yüzde 18,4 oranında artarak yaklaşık 22,5 milyon ton, arpa üretiminin yüzde 27 oranında artarak 8 milyon ton, çeltik üretiminin yüzde 10,8 oranında artarak 920 bin ton, dane mısır üretiminin yüzde 5,9 oranında artarak 6,3 milyon ton olarak gerçekleşmiştir.

Baklagillerin üretiminde de de artış söz konusudur. Beklentiler, nohutun yüzde 2,2 oranında artarak 460 bin ton, kırmızı mercimeğin yüzde 0,9 oranında artarak 328 bin ton, yumru bitkilerden patatesin ise yüzde 16 oranında artarak 4,8 milyon ton olduğu yönündedir.

Yağlı tohumlardan ayçiçeği üretiminin yüzde 3,1 oranında artarak 1,7 milyon ton…

Tütün üretiminin yüzde 7,1 oranında artarak 75 bin ton…

Şeker pancarı üretiminin yüzde 6,9 oranında artarak yaklaşık 17,9 milyon ton olarak gerçekleştiği tahmin edilmektedir.

Sebze ürünleri üretim miktarının da 2015 yılında bir önceki yıla göre yüzde 3,2 oranında artarak yaklaşık 29,5 milyon ton olması beklenmektedir.

Sebzeler grubunun önemli ürünlerinden domateste yüzde 5,5, kuru soğanda yüzde 8,1 oranında artış söz konusudur.

Rekolte düşüşü bamyada yüzde 3,6, patlıcanda yüzde 3,4, baklada yüzde 9,1’dir.

Meyve üretiminin de bir önceki yıla göre yüzde 6,1 oranında artarak 18,2 milyon ton olması beklenmektedir.

Aynı şekilde fındığın yüzde 42, antep fıstığının yüzde 100 oranında artacağı tahmin edilmektedir. Meyvecilik alanında yalnızca üzüm üretiminde yüzde 0,7 gibi küçük bir azalma vardır.

 

HAYVANCILIKTA DURUM

Ülkemizde son yıllarda hayvancı sayısı ve et üretimi açısından yaşanan olumlu gelişmeler devam etmiş, ancak et fiyatlarında bir düşüş sağlanamaması üzerine 2015 yılında sıfır gümrüklü hayvan ve et ithalatı yeniden gündeme gelmiştir.

Bu konudaki gelişmeler şöyledir:

KIRMIZI ET ÜRETİMİ ARTTI

Toplam tahmini kırmızı et üretimi II.Çeyrek döneminde 261 871 ton olmuştur.

Toplam kırmızı et üretimi, bir önceki döneme göre %24,4, bir önceki yılın aynı dönemine göre %19,9 oranında artmıştır.

Sığır eti üretimi, bir önceki döneme göre %24,4, bir önceki yılın aynı dönemine göre %20,9 oranında artarak 229 549 ton olmuştur.

Koyun eti üretiminde ise bir önceki döneme göre %36,3, bir önceki yılın aynı dönemine göre %5,1 oranında artış gerçekleşmiştir. Koyun eti üretimi 24 653 ton olarak tahmin edilmektedir.

Kırmızı et üretim miktarı, 2014 – 2015

 Üretim artarken fiyatlar da yükseldi

Yılbaşından bu yana, kırmızı et karkas fiyatında yaşanan artış yüzde 20’lere yaklaştmıştır. Et ve Süt Kurumu’nun piyasa fiyatlarını dengelemek amacıyla yaptığı ithal et alımı ihaleleri artışa engel olamamıştır; yıllık fiyat artışının yüzde 30′a yükselebileceği tahmin edilmektedir.

Et fiyatları AB’nin iki katına çıktı

Bu durumda Et ve Süt Kurumu 550 ton ve 3,200 ton olmak üzere iki ithalat ihalesi gerçekleştirmiştir. Halen et fiyatları, AB ülkelerindekinin yaklaşık iki katıdır. Türkiye’de 1,400 liranın üzerinde seyreden buzağı fiyatı, AB’de ortalama 270 euro yani 825 TL seviyesindedir.

Kırmızı et fiyatları enflasyonu etkiledi

Merkez Bankası, TÜİK’in Temmuz ayı enflasyon verilerine ilişkin değerlendirmesinde, kırmızı et fiyatlarındaki yükselişin bu grupta yıllık enflasyonu %13,80’e yükselttiğine dikkat çekilmiştir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) Temmuz Ayı Fiyat Gelişmeleri Raporu’nda, “Kırmızı et fiyatında yükseliş sürüyor, beyaz ette yüksek oranlı artış gerçekleşti. Temmuz’da işlenmiş gıda fiyatlarındaki yavaşlama eğilimi sürdü. Uluslararası petrol fiyatlarındaki düşüş ile enerji fiyatları geriledi” değerlendirmesine yer verilmiştir.

Temmuz ayında tüketici fiyatlarının %0,09 oranında arttığı ve yıllık tüketici enflasyonunun %6,81’e düştüğüne işaret edilen raporda, “Bu dönemde taze meyve sebze fiyatlarındaki düzeltme eğilimi devam etmiştir. Buna karşılık kırmızı et fiyatlarındaki yükseliş eğiliminin sürmesi gıda ve yemek hizmetleri fiyatlarını olumsuz etkilemeye devam etmiştir.”denilmiştir.

ENFLASYON RAPORUNA DA GİRDİ

MB’nin 2015 Yılı III. Enflasyon Raporu’nda da, yılın ikinci çeyreğinde enflasyonu aşağıya çeken gıda fiyatlarındaki düşüşün, özellikle et fiyatlarında yaşanan artışlar nedeniyle lokanta-otel grubundaki fiyatlara yeterince yansımadığı görüşüne yer verilmiştir.

ESK’dan indirim

Bu durum karşısında Et ve Süt Kurumu kıyma, kuşbaşı, pirzola gibi ürünlerde yüzde 5 oranında indirim yapma kararı almıştır.

Piyasa fiyatlarına oranla yüzde 23 daha ucuz satış yapan ESK mağazalarında yeni indirimli fiyatlarla birlikte, kıyma, kuşbaşı gibi parça dana etleri yüzde 27 daha ucuza tüketiciye ulaştırılsa da Kurumun sağladığı arz yetersiz kaldığı için et fiyatları düşmemiştir.

Et ithalatında gümrük sıfırlandı

Kırmızı ette yüzde 30’a ulaşan yıllık fiyat artışının gıda enflasyonuna olumsuz etkisini azaltmak için gündeme gelen önlemler kapsamında, Et ve Süt Kurumu’nun AB menşeli 4,040 ton besilik/kasaplık büyükbaş canlı hayvan ve 19,100 ton büyükbaş karkas etin gümrük vergileri 2015 yılı için sıfırlanmıştır.

Et ve Süt Kurumu’nun 2,260 ton besilik materyal ithalatında uygulanmakta olan yüzde sıfır verginin de devam etmesi kararlaştırılmıştır.

SÜT SORUNU

Süt fiyatı Ulusal Süt Konseyi tarafından belirlenmektedir. Ulusal Süt Konseyi içinde üretici, sanayici ve Bakanlık temsilcileri yer almaktadır.

Geçen yılın Haziran ayında çiğ sütün litre fiyatı 1 lira 15 kuruş olarak saptanmıştı. Bu fiyat, gerek maliyetler gerekse dünya fiyatları göz önüne alınarak belirlenmiş ve hem üretici hem de sanayici tarafından makul karşılanmıştı. Bu fiyatın altı aylık sürelerde gözden geçirilmesi gerekiyordu. Yıl sonunda bunun için toplanan süt konseyinde üretici fiyatta bir iyileştirme beklerken sanayici fiyatların düşürülmesini önerdi. Sonunda iş ortada kaldı. Günümüze kadar da bu fiyat değişmedi. Buna karşılık üretici ile sanayici piyasa koşullarında alım satım işini sürdürdüler. Bu durumda üretici taviz vermek zorunda kalmıştır.

Ancak bu gelişme sonunda Ulusal Süt Konseyi işlevini büyük ölçüde kaybetmiştir. Ve bunun sonucunda bu yılın Haziran ayında taraflar masadan çekilmiştir. Şu anda, üretici artan yem fiyatları ve süt tüketimindeki azalma nedeniyle ortaya çıkan duruma bir şekilde müdahale edilerek ekonomik sıkıntılarına bir çare bulunmasını istemektedir.

Çözümsüzlük nedeniyle süt inekleri kesime gönderiliyor

Çözümsüzlüğün en olumsuz sonuçlarından biri de süt üreterek yeterince kazanamayan üreticinin şu anda nispeten yüksek olan et fiyatlarından yararlanmak için hayvanlarını kesime göndermesidir. Son aylarda bu şekilde kesime gönderilen inek sayısı 150 bine  ulaşmıştır. Süt üretiminde kullanıan inekler damızlık nitelikte hayvanlardır. Bunların etlik sığır gibi kullanılması, gelecekte hayvancılığımız açısından telafisi kolay telafi edilemeyecek bir kayıptır.

Dahası, bugün kesilen süt inekleri nedeniyle belli sınırlar içinde tutulabilen et fiyatları yarın bu akış kesildiğinde daha hızlı yükselecek, bu da spekülatif hareketleri tetikleyecektir. Bu durumda hayvancılık yapan tüm üreticilerin kabusu olan hayvan ithalatında gümrük vergilerinin düşürülmesi, yani serbest ithalat yeniden gündeme gelecektir. Halihazırda bu yönde bazı lobi faaliyetleri gözlenmektedir.

Atılan adımlar yetersiz

Şu anda 1 litre sütün fiyatı 1 liranın üzerinde hesaplanmaktadır. Bu durumda sütünü 1 lira 15 kuruştan bile satmakta zorlanan üreticinin duruma bir çare bulunmasını ve fiyatta makul ölçüde bir iyileştirmeye gidilmesini istemesi en doğal hakkıdır. Kaldı ki, son bir yıl içinde süt sanayiinin ürünlerinde ve yem fiyatlarında önemli artışlar olmuştur.

Öte yandan, tüketim azaldığı ve ihracat imkanları daraldığı için eldeki sütü bile işlemekte zorlanan sanayici de kendi açısından çiğ süt fiyatını artırmak bir yana düşürmek istemektedir.

Bakanlık ise bu konuda bazı destekleme araçları geliştirerek soruna bir çözüm bulmaya çalışmaktadır. Örneğin, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından tahsis edilen kota kapsamında süt tozu üreten veya ürettiren firmaların ihracatçı firmaya sattığı birim ton süt tozuna destekleme ödemesi yapılması uygulaması bunlardan biridir. Bununla sütün fazla olduğu bugünkü gibi koşullarda süt tozu üretiminin ve ihracatının teşvik edilmesi amaçlanmaktadır.

Bunun dışında damızlık süt sığırı üretimi, yaygın hayvansal üretim alanlarında faaliyet gösteren üretici kooperatiflerine Ziraat Bankası tarafından kullandırılan kredilerde önemli faiz indirimleri söz konusudur.

Süt tozu üretimi için gerekli olan soğutulmuş çiğ sütün, üretici örgütlerinden tedarik edilmesi de bu yönde alınmış bir başka önlemdir.

Ancak, bu tür önlemler sanayici açısından olumlu sonuçlar doğursa da, üreticiyi kurtarmakta yetersiz kalmaktadır. Çünkü sanayici bu olayda güçlü olan taraftır ve gerektiğinde sattığı sanayi sütü, yoğurt, peynir süt tozu gibi ürünlere zam yaparak gücünü korumaktadır. Üretici ise yeterince örgütlü ve güçlü değildir, bu nedenle kendi inisiyatifiyle fiyatı artıramamaktadır; kaldı ki, süt fiyatındaki en küçük bir artış yem fabrikaları için fiyat artırma gerekçesi olarak kullanılmakta ve kazanç yine onlara kanalize olmaktadır. Yatırım yapacak gücü olmayan üretici, düşük faizli üretim kredilerinden de yararlanamamaktadır. Kısacası, üretici, devletin desteğine ihtiyaç duymaktadır.

Devletin müdahalesi şart

Bunun için yalnız sütte değil, tüm tarım ürünlerinde üretici fiyatları ile tüketici fiyatları arasındaki büyük farkları azaltmayı amaçlayan bir Tarım Ürünleri Piyasası Düzenleme Kurumu kurulması bir zorunluluk halini almış bulunmaktadır.

Bunun yanı sıra Et ve Süt Kurumu’nun devreye girmesi büyük önem taşımaktadır. Kurum’un, geçmişte SEK’in üstlendiği görevleri üstlenmesi, süt üretiminin önemli olduğu bölgelerde süt tozu fabrikaları kurulmasını sağlaması, “okul sütü” uygulamasının genişletilerek sürdürülmesi alınabilecek önlemler arasında ilk akla gelenlerdir.

KÜMES HAYVANCILIĞI VE YUMURTA ÜRETİMİ

Temmuz ayı itibariyle kümes hayvancılığında üretim durumu şöyle olmuştur:

Kesilen tavuk sayısı 98 milyon adet, kesilen hindi sayısı ise 435 bin adet olarak gerçekleşmiştir.

Tavuk eti üretimi 167 883 ton, hindi eti üretimi ise 4 574 ton olmuştur.

Tavuk eti üretimi Temmuz ayında bir önceki aya göre %1,4 azalırken, bir önceki yılın aynı ayına göre %1,7 artmıştır.

Tavuk eti üretim miktarı, Temmuz 2015

Tavuk yumurtası üretimi Temmuz ayında bir önceki aya göre %7,4 artarken, bir önceki yılın aynı ayına göre %4,7 azalmıştır.

TARIM SEKTÖRÜ VE GIDA ENFLASYONU

Son yıllarda ülkemizde gıda enflasyonu olarak nitelenen bir sorun yaşanmaktadır. Bu sorun genellikle kuraklık ve benzeri doğal afetler nedeniyle gerçekleşen rekolte düşüşlerine bağlanmaktadır. Ancak bu saptama tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Örneğin geçen yıl kuraklık nedeniyle böyle bir artış söz konusu iken bu yıl rekolte düşüşü söz konusu olmadığı halde gıda enflasyonu önemini korumaya devam etmektedir. Tarım ÜFE, 2015 yılı Eylül ayında bir önceki aya göre %2,55, bir önceki yılın Aralık ayına göre %9,64, bir önceki yılın aynı ayına göre %8,56 ve on iki aylık ortalamalara göre %10,76 artış göstermiştir.

Bu artış tüketici fiyatlarına katlanarak yansımaktadır. Önümüzdeki yıllarda da bu durumun devam edeceği görülmektedir. Orta Vadeli Programda, 2015 genel enflasyon oranı yüzde 6.3 olarak belirlenirken Gıda enflasyonunun yüzde 9 olarak öngörülmesi de bu durumun bir göstergesidir.

Yılın ikinci çeyreğinde hava koşullarının arzı destekleyici yönde olmasına rağmen tüketim sepetinin yaklaşık %25’ini oluşturan gıda grubunda yıllık enflasyon Haziran ayı itibarıyla %9,28 olmuştur.

GIDA ENFLASYONUNDA YÜKSEK ARACI KÂRLARININ ROLÜ

Gıda enflasyonu, en az rekolte düşüşleri ve tarım ürünleri girdilerinin yarattığı maliyet artışları kadar üretici ile tüketici arasında yer alan aracıların aşırı yüksek kâr marjlarından da kaynaklanmaktadır.

Nitekim, yeni Hükümetin yapılan ilk Ekonomik Koordinasyon Kurulu toplantısında da bu konu ele alınmış, gıda enflasyonunu düşürmek için üreticiden markete gelene kadar fiyatları ikiye katlayan aracıların sayısının azaltılması için çalışmalar yapılması, böylece hem üreticinin hem de tüketicinin mağdur olmasının önlenmesi kararlaştırılmıştır.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı da, gıda fiyatlarındaki artışın  “fiyat artış lobisi ve aracı kurumlardan” kaynaklandığı düşüncesindedir. Geçen yıl üretici gıda fiyat endeksinin yüzde 6 olmasına karşın tüketici fiyat endeksine gelindiğinde bu oranın yüzde 10-12’ye yükselmesi de bu düşünceyi desteklemektedir.

GIDA ENFLASYONU İLE MÜCADELE ÜRETİCİYE KARŞI DEĞİL ÜRETİCİ İLE BERABER YÜRÜTÜLMELİDİR

Üretim kayıplarının yol açtığı fiyat artışının tüketici fiyatlarına yansımasının genelde olması gerekenden daha yüksek olduğu, bunun da esas olarak sektörde yüzde 300’e varan spekülatif kârlardan kaynaklandığı bilinmektedir.

Bu koşullarda, özellikle tarım ürünlerinde üretimin artırılmasına ve bu alandaki spekülatif kazançların önlenmesine yönelik önlemleri içeren bir paket programın en kısa zamanda hazırlanması giderek önem kazanmaktadır.

İTHALATA BAĞIMLILIK VE GIDA ENFLASYONU

Gıda enflasyonunun, bir diğer kaynağı da ithal ürünlerdir. İthalata bağımlılık gıda fiyatlarını iki yönden etkilemektedir: Birincisi, tarımda kullanılan mazot, ilaç, gübre gibi girdilerin fiyatları dolara endeksli olmaları dolayısıyla genel enflasyon oranlarının çok üzerinde artmaktadır; ikincisi, ithal tarım ve gıda ürünleri iç üretimi baltalayarak fiyatları artırmaktadır.

Bu durum, sürekli fiyatları artıran bir tür “yumurta-tavuk ikilemi” doğurmaktadır.

Ülkemiz, gıda ürünleri değil ama tarım ürünleri açısından, ithalatçı bir ülke haline gelmiş bulunmaktadır. Bu durumun en büyük nedeni uzun vadede bir çok üründe verimlilik artışına karşın rekoltelerin düşmesi ve buna bağlı olarak kendine yeterlilik oranımızın azalmasıdır.

Bir üründe ithalata bağımlı hale gelmek, ister istemez size empoze edilen yüksek fiyatlara bağımlı hale gelmek demektir. Bu duruma düşüldüğünde ise “ithalat lobisi” ve “spekülasyon lobisi”nin faaliyete geçmesi kaçınılmazdır.

Gıda enflasyonunun esas düğüm noktası burasıdır. Kuraklığın etkileri bir yıl sonra iklim koşulları düzeldiğinde ortadan kaldırılabilir, ama ithal girdi maliyetleri sürekli yükselirken, dışarıdan ithal edilen sübvansiyonlu ürünlerle rekabet etme şansı kalmadığı için üretimi terk eden çiftçinin ve ekilmekten vazgeçilen toprağın yerine yenisi koyulamaz.

“KAYITDIŞILIĞIN ÖNLENMESİ” GIDA FİYATLARININ DENETLENMESİNİN ÖN KOŞULU

Gıda fiyatlarının denetlenmesinde en büyük güçlüklerden biri de sektördeki işletmelerin büyük bölümünün kayıtdışı olmasıdır. Orta Vadeli Programda, bu konuya ilişkin olarak, “Haksız rekabetin önlenmesi, ekonomide rekabet gücünün ve kamu gelirlerinin artırılması amacıyla kayıt dışılıkla etkin bir şekilde mücadele edilecektir. Bu kapsamda; denetim kapasitesi artırılacak ve etkinleştirilecek; idarelerin uygulama kapasitesi ve bilişim altyapısı geliştirilecek; kaçakçılıkla mücadele, kurumlar arası işbirliği ile veri paylaşımı artırılacak ve toplumsal farkındalık yaygınlaştırılacaktır” denilmektedir. Bu husus da sektör temsilcilerinin öteden beri savundukları bir husustur.

Programda, “Dâhilde işleme rejimi uygulamaları yurt içi üretim koşulları ve dış ticaret dengesi açısından yeniden değerlendirilecektir” denilmektedir. Dahilde İşleme Rejimi (DIR), bilindiği gibi ihracat amacıyla yapılan ithalatı teşvik etmek amacıyla getirilmiş bir uygulamadır, ancak gerçekte bu rejim kapsamına sokularak ülkeye ithal edilen bir çok tarımsal ürünün yurtiçinde piyasaya sürüldüğü bilinmektedir. Bu açıdan bu uygulamanın yeniden değerlendirilerek bir disiplin altına alınması büyük önem taşımaktadır.

GIDA FİYATLARININ DENETLENMESİ VE GIDA GÜVENLİĞİNİN SAĞLANMASI

Gıda sektöründeki aracı kârlarının denetimi, gıda güvenliği denetimini de kolaylaştıracaktır. Bunun yanı sıra yüksek aracı kârlarının sınırlandırılmasında çiftçi kooperatifleri ve üretici birliklerinin sanayi ve pazarlama alanındaki rollerinin ve etkilerinin artırılmasına yönelik önlemlerin alınması da  büyük önem taşımaktadır.

ÜRETİCİNİN TOPRAĞINI TERK ETMESİNİN GIDA FİYATLARI VE İSTİHDAM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Tarım ürünleri rekoltelerindeki azalma çiftçinin topraktan geçimini sağlayamaması sonucunu doğurmakta ve sonuçta üretici toprağını terk etmektedir. Programda, istihdamda 2014 yılında yüzde 21,3 olan tarım sektörü ağırlığının 2015 yılında yüzde 18,5’e gerileyeceği tahmini bu olgudan kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle gıda enflasyonuna karşı önlemler tartışılırken, kuraklığın etkileri ve aracı kârlarının yüksekliğinin yanı sıra, tarım kesiminde üretim yapan çiftçilerimizin ekonomik sıkıntılarının hiç olmazsa hafifletilmesi konusu da mutlaka gündeme getirilmelidir.

TARIMSAL DESTEKLEMELERİN ARTIRILMASININ TASARRUF ÖNLEMLERİNE ETKİSİ

Orta Vadeli Programda, “Tarımsal destekleme amacıyla yapılan transferler; etkinlik, verimlilik ve katma değerin artırılması hedefi çerçevesinde gözden geçirilerek gerekli düzenlemeler yapılacaktır” denilmektedir. Tarımsal destek politikaları konusunda programda bir değerlendirme yapılmamışsa da tarım kesiminin bu alandaki en büyük beklentisi bütçeden tarımsal desteklemeye ayrılacak fonların Tarım Yasası’nın öngördüğü gibi Milli Gelirin asgari yüzde 1’i oranına getirilmesi, çiftçi borçlarının yeniden yapılandırılması, ve özellikle elektrik borçlarının çiftçinin alacağı destekleme parasından kesilerek tahsil edilmesi uygulamasına son verilmesidir.

Bu uygulama, Programın ana hedeflerinden biri olan üretimin artırılması için zorunlu olup, bu açıdan tasarruf önlemleri ile çelişmemektedir.

GAP ve DİĞER BÖLGESEL KALKINMA PROJELERİ İÇİN AYRILAN KAYNAK

Programda yer alan bir pasajda, “GAP, DAP, KOP ve DOKAP bölgelerinde eylem planları kapsamında özel sektör yatırımlarını destekleyecek ekonomik ve sosyal altyapı ile beşeri kaynakların geliştirilmesine yönelik projelerin gerçekleştirilmesine devam edilecektir” denilmektedir.

Bu husus da programın önemli hedeflerinden biri olan bölgesel dengesizliklerin giderilmesi ve istihdamın geliştirilmesi açısından önem taşımaktadır.

 

Geçtiğimiz günlerde ülkemizin en önemli projelerinden biri olan ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinin kalkınmasında kilit bir role sahip bulunan GAP için yeni bir eylem planı açıklanmıştır.

Daha önce 2008 yılında 2008-2012 yıllarını kapsayan bir Eylem Planı açıklanmıştı. Bu Eylem Planı ile Projenin 2012 yılına kadar tamamlanması öngörülmüştü.

Plan uyarınca (2008 fiyatlarıyla) Projeye 26.7 milyar TL kaynak aktarılacaktı. Ne var ki, eylem planı döneminde (2012 fiyatlarıyla) yapılan toplam harcama 14.7 milyar lirada kaldı ve plan hedeflerine ulaşılamadı.

Bununla birlikte, önceki dönemlere göre özellikle Suruç Sulama şebekesinin tamamlanarak hizmete girmesi ve tuzlanmaya karşı yürütülen mücadele gibi konularda önemli gelişmeler sağlanmıştır.

GAP BÖLGESİNDE SULAMA YATIRIMLARI PROGRAMIN GERİSİNDE

GAP Bölgesinde özellikle sulama yatırımları programın gerisinde kalmıştır. Projenin gerçekleşme oranlarına sektörler bazında bakıldığında, enerji projelerinin  yüzde 83 oranında gerçekleştiği, buna karşılık tarım projelerinin gerçekleşme oranının yüzde 24.5 düzeyinde kaldığı görülmektedir. Oysa bu yatırımlar tamamlansaydı, Türkiye toplam su rezervinin yüzde 28,5’i kontrol altına alınmış olacak ve Çukurova’nın 4,5 katı olan 1,7 milyon hektarlık bir alanda sulu tarım yapılacaktı. Ayrıca 22 baraj ve 19 hidroelektrik santralı sayesinde yılda 27 milyar kilovat saatlik elektrik enerjisi üretilecekti.

 

GAP’ın sulama projelerinin tamamlanmasıyla 1,8 milyon hektar alanın sulamaya açılması hedeflenmektedir. 2011 yılı itibariyle DSİ tarafından sulamaya açılan alan 370 418 hektar olmuştur. Fiziki açıdan sulama projelerinin gerçekleşme oranı yüzde 20.3’tür.

Başbakan Davutoğlu tarafından açıklanan yeni GAP Eylem Planı, proje için  2018 yılı sonuna kadar toplam 26 milyar 688 milyon lira yatırım ödeneği ayrılmasını öngörmektedir.

GAP’a gerçekten de böyle önemli bir kaynak ayrılabilirse bölgede ekonomik ve sosyal açıdan önemli gelişmeler sağlanabilir. Ancak Türkiyeye gelen “sıcak para”nın kaçmaya, dış yatırımların azalmaya başladığı, cari açığın büyüdüğü ve borç ödemelerinin sıkıştığı bir dönemde bu vaadin gerçekleşmesi oldukça güç görünmektedir.

 

ŞEKER FABRİKALARININ ÖZELLEŞTİRİLMESİ

 

Programda, ayrıca “Özelleştirme uygulamaları, makroekonomik politikalar ve uzun vadeli sektörel öncelikler çerçevesinde belirlenmiş bir programa dayalı olarak sürdürülecektir. Özelleştirme uygulamalarında halka arz yönteminin kullanılmasına ağırlık verilecektir” denilmektedir.

Bu husus tarım sektörü söz konusu olduğunda şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ile ilgilidir. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi sorunu, çiftçilerden, şeker fabrikası işçilerine, nakliye sektöründen hayvancılık sektörüne kadar uzanan geniş bir kesimi ilgilendirmektedir. Bu fabrikaların özelleştirilmesine inşaat sektörünün yakın bir ilgi duyduğu ve fabrikaların arazilerini yapılaşmaya açmak amacıyla bu özelleştirme ihalelerine katıldıkları bilinmektedir. Bu konuda, Pankobirlik bünyesinde toplanan üretici kooperatiflerinin bu fabrikaların kendilerine satılmaları ya da  kiralanmaları durumunda, bunları çalıştırmayı öngören önerileri vardır. Orta Vadeli Program’ın öngördüğü gibi, eğer üretime öncelik verilecek ve yine programda belirtildiği gibi bölgeler arasındaki gelir dengesizliklerini azaltma ve istihdamı artırma gibi hedefler gözetilecekse, bu öneri mutlaka değerlendirilmek durumundadır.

TARIMSAL ÜRÜNLERDE İTHALAT VE İHRACAT

Hububat sektörünün en önemli ürünü olan buğdayda uzun yıllar ortalamasına bakıldığında ithalat ve ihracatın birbirine oldukça yakın bir seyir izlediği görülmektedir. Mamul madde ithalat ve ihracatının buğday karşılıkları da dahil edilerek son on yıl için bir hesaplama yapıldığında şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz:

2005 yılında sıfıra yakın ithalata karşın 3 milyon 500 bin ton ihracat yapılmışken, bu rakamlar 2007 yılında 3 milyon ton civarında ithalat ve ihracat ile eşitlenmiş, 2008 yılında ithalat ihracatın önüne geçmiştir.

2010 yılında 4 milyon tonun üzerinde ihracata karşılık 2.500 bin tonun üzerinde ithalat yapılmıştır. 2011 yılında 4 milyon tona çıkan ithalat bir kere daha ihracatın üzerine çıkmıştır.

Çok iyi bir rekolte elde edilen 2013 yılında ihracat ithalatın bir milyon ton önüne geçerek 5 milyon tona yaklaşmıştır. 2014 yılında kuraklık nedeniyle üretim açığı oluşmuş, ithalat 4 milyon tonun üzerine çıkmıştır. Üretim açığının bir bölümü ithalat bir bölümü rezervlerin kullanımı yoluyla kapatılmıştır.

2015 yılı için Türkiye’nin 19-20 milyon ton olan tüketim düzeyinin üzerinde bir üretim gerçekleşmiştir. Bu yıl buğday ithalatının düşük kalması beklenmektedir.

SEBZE VE MEYVEDE İHRACAT ALARM VERİYOR

Ülkemizin sebze ve meyve ihracatında bir süreden beri yaşanan olumsuz gelişmeler Suriye sınırında bir Rus uçağının düşürülmesi sonucu zirveye ulaşmıştır.

Aslında Ukrayna’da yaşanan krizin ardından AB’nin Rusya’ya ekonomik ve siyasi yaptırımlar uygulaması özellikle sebze/meyve ihracatçılarımızı ilgilendiren bir dizi gelişmeye yol açmış ve ülkemiz üreticileri ve ihracatçıları açısından büyük ümitler doğurmuştu.

Yaptırımlara cevap olmak üzere Rusya’nın AB ülkelerinden yaptığı gıda ithalatına büyük ölçüde son vermesi ve AB kaynaklı ürünleri nereden gelirse gelsin boykot etmesi, önemli bir gıda ürünleri ihracatçısı olan ancak son dönemde Ortadoğu’daki gelişmelerden olumsuz etkilenen Türkiye’de büyük beklentilere yol açmıştı.

Son gelişmeler üzerine bu beklentiler tümüyle son bulmuş ve yalnız sebze meyve sektöründe değil tüm tarımsal gıda ve hayvancılık ürünlerinde Rus pazarı daralmaya başlamıştır.

Bu durumda, Tarımsal üreticilerimiz ve gıda ihracatçılarımız açısından objektif bir durum değerlendirmesi yapmak önem kazanmaktadır. Bu yılın Ocak-Ekim aylarında Rusya’ya ihracatımızın en önemli kalemini oluşturan sebze meyve ihracatı açısından son iki yıldaki durum şöyledir:

Yaş meyve sebze ihracatımızın bütünü açısından bakıldığında 2014 yılında 2 milyon 462 bin ton olan ihracat, 2015’in aynı döneminde yüzde 5 oranında azalarak 2 milyon 332 bin 644 tona inmiştir. Fiyatların düşmesine bağlı olarak bu ihracat karşılığında değer olarak elde edilen miktardaki azalma daha da büyük olmuş ve 1 milyar 716 milyon 550 binden 1 milyar 508 bin dolara düşerek yüzde 12’ye ulaşmıştır.

2014 ve 2015’in Ocak-Ekim ayları arasında çeşitli ürünlerin ihracat miktarları ve bu ihracat karşılığında elde edilen gelir miktarı şöyle olmuştur:

2014-2015 (OCAK-EKİM AYI) TÜRKİYE GENELİ
YAŞ MEYVE VE SEBZEDE İHRACAT YAPILAN İLK 20 MADDE
MADDE OCAK-EKİM 2014 OCAK-EKİM 2015 ARTIŞ AZALIŞ (%) 2015 PAYI (%)
MİKTAR (KG) DEĞER ($) MİKTAR (KG) DEĞER ($) MİKTAR (KG) DEĞER ($) MİKTAR (KG) DEĞER ($)
1 DOMATES 504.160.320 365.886.014,51 467.064.527 313.444.323,34 -7 -14 20 21
2 LİMON 293.907.227 211.074.925,34 351.483.330 214.832.828,14 20 2 15 14
3 ÜZÜM 217.810.065 170.868.567,33 152.637.951 122.647.073,72 -30 -28 7 8
4 KİRAZ.VİŞNE 50.521.786 144.323.706,67 69.086.134 122.070.109,13 37 -15 3 8
5 MANDARİN 208.255.190 122.907.463,76 193.657.732 102.093.701,10 -7 -17 8 7
6 PORTAKAL 214.192.667 119.723.240,69 177.959.939 90.828.662,48 -17 -24 8 6
7 BİBER 66.029.331 67.329.074,19 73.829.306 64.859.506,31 12 -4 3 4
8 GREYFURT 143.050.899 75.792.259,19 112.229.424 55.312.567,10 -22 -27 5 4
9 NAR 78.988.960 60.899.210,25 84.849.033 55.195.167,45 7 -9 4 4
10 ELMA 103.600.686 36.840.879,12 126.123.426 44.214.587,35 22 20 5 3
11 KAYISI 27.198.065 27.753.637,78 55.520.059 39.466.428,29 104 42 2 3
12 ŞEFTALİ 40.065.459 35.302.414,86 50.886.065 39.167.850,38 27 11 2 3
13 İNCİR 18.026.750 42.746.010,25 14.452.045 38.002.012,33 -20 -11 1 3
14 HIYAR.KORNİŞ. 54.956.221 44.525.255,39 37.508.522 26.318.239,42 -32 -41 2 2
15 KABAK 41.679.822 26.852.078,79 39.051.527 24.408.188,53 -6 -9 2 2
16 ÇİLEK 14.593.713 17.108.871,16 17.892.871 21.787.893,92 23 27 1 1
17 ÇAY 4.184.791 16.192.548,65 5.340.469 21.353.174,90 28 32 0 1
18 SOĞAN.ŞALOT 205.815.033 34.772.666,01 85.359.481 17.711.734,89 -59 -49 4 1
19 ERİK 16.230.677 11.664.114,91 33.756.516 14.948.034,82 108 28 1 1
20 KARPUZ 41.131.827 10.565.345,30 56.044.404 12.587.096,03 36 19 2 1

 

Aynı dönemde en çok ihracat yapılan ülkeler sıralaması şöyle gerçekleşmiştir.

 

2014-2015 (OCAK – EKİM AYI) TÜRKİYE GENELİ
YAŞ MEYVE VE SEBZEDE İHRACAT YAPILAN İLK 20 ÜLKE
ÜLKE OCAK-EKİM 2014 OCAK-EKİM 2015 ARTIŞ AZALIŞ (%) 2015 PAYI (%)
MİKTAR (KG) DEĞER ($) MİKTAR (KG) DEĞER ($) MİKTAR (KG) DEĞER ($) MİKTAR (KG) DEĞER ($)
1 RUSYA FEDERASYONU 861.593.091 637.067.836,83 894.623.754 633.208.131,96 4 -1 38 42
2 IRAK 475.696.080 197.550.467,32 485.643.044 187.538.487,95 2 -5 21 12
3 ALMANYA 89.002.309 157.762.670,59 92.321.637 137.147.151,12 4 -13 4 9
4 ROMANYA 80.206.203 58.991.503,22 81.079.991 57.898.471,30 1 -2 3 4
5 SUUDİ ARABİSTAN 75.819.471 43.351.936,09 108.128.987 52.903.401,05 43 22 5 4
6 UKRAYNA 152.794.012 94.233.308,52 71.904.217 43.533.412,97 -53 -54 3 3
7 HOLLANDA 35.943.620 40.701.460,94 30.824.747 35.619.030,52 -14 -12 1 2
8 BULGARİSTAN 138.685.324 91.253.401,47 80.896.265 34.378.206,19 -42 -62 3 2
9 POLONYA 39.109.177 29.849.921,81 32.944.227 24.255.985,69 -16 -19 1 2
10 BİRLEŞİK KRALLIK 18.629.223 27.618.360,88 16.806.001 23.967.113,06 -10 -13 1 2
11 GÜRCİSTAN 85.760.003 27.434.532,46 66.225.427 20.696.561,15 -23 -25 3 1
12 SURİYE 32.641.779 12.710.787,64 66.861.088 17.826.903,61 105 40 3 1
13 BEYAZ RUSYA 43.921.582 31.754.999,34 26.514.102 17.483.940,59 -40 -45 1 1
14 BELÇİKA 4.915.954 13.554.405,15 4.774.787 15.901.386,57 -3 17 0 1
15 MOLDAVYA 33.867.380 20.281.604,62 24.151.326 13.722.447,98 -29 -32 1 1
16 AVUSTURYA 9.285.036 11.799.254,82 11.297.413 12.895.050,78 22 9 0 1
17 İTALYA 13.372.163 18.396.383,51 11.738.908 11.589.654,68 -12 -37 1 1
18 BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ 20.856.558 14.008.335,80 18.800.088 11.501.752,70 -10 -18 1 1
19 SIRBİSTAN 18.757.221 12.688.313,56 19.232.028 11.469.754,15 3 -10 1 1
20 FRANSA 9.314.900 14.995.248,29 6.730.966 11.102.298,69 -28 -26 0 1
NOT: Ülkeler, 2015 yılı fob($) değerlerine göre sıralanmıştır.

 

Görüldüğü gibi söz konusu dönem itibariyle son iki yıldır Rusya pazarı sebze meyve ihracatı açısından “uzak ara” birinci durumdadır. Uçak olayından sonra yapılan fiili engellemeler ve son olarak Rusya’nın Türkiye’den yapılan sebze meyve alımını “enflasyonu düşürme” gerekçesiyle durdurması bu açıdan önemli bir kayba yol açmıştır. Bu durumun kısa zamanda düzelmesi beklenmediğinden ihracatın artırılması ve bu arada düşen fiyatlardan olumsuz olarak etkilenen üreticilerin durumlarının düzeltilmesi yönünde acilen bir takım önlemlerin alınması gerekmektedir.

 

B- 2016 YILI DEĞERLENDİRMESİ

2016 yılını terör olaylarının yol açtığı acı kayıplarla kapatmanın acısını yaşıyoruz. Bu olaylarda yaşamını kaybeden tüm yurttaşlarımıza ve ulusumuza başsağlığı, yaralı vatandaşlarımıza şifa diliyoruz.

Ülkemizde ve dünyada yaşanan olaylar bu yıl ekonomimiz açısından da olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Tüm bu olumsuzlukların 2017 yılında giderilmesi ya da azaltılmasını umut ediyoruz.

2016 YILI SORUNLARIN AĞIRLAŞTIĞI BİR YIL OLDU

Türkiye Ziraatçılar Derneği olarak 67 yıllık tarihimiz boyunca hep yaptığımız gibi, sorunları açıkça anlatmakla yetinmeyeceğimizi, bu sorunların giderilmesi için elimizden gelen tüm çabayı da harcayacağımızı burada bir kere daha tekrar ediyoruz.

Bu bakış açısıyla, her yıl yaptığımız gibi bu yıl da giden yılın ardından bir muhasebe yapacak ve gördüğümüz tabloyu sizlere aktaracağız.

2016 yılı sona ererken tarım ve hayvancılık sektörünün önemli sorunlarla karşı karşıya kaldığını görüyoruz.

Bu sorunların bir bölümü konjonktürel bir özellik taşımaktadır. Örneğin bu yıl yaşanan olumsuz iklim koşulları nedeniyle hububat ve baklagil gibi doğal koşullara bağlı ürünlerde rekolte azalmaları yaşanmıştır. Ayrıca çevremizde süregelen ihtilaflar ve çatışmalar nedeniyle olumsuz etkilenen ihracatımız, nispeten olumlu bir tablo çizen sebze ve meyve sektörlerimize önemli bir darbe vurmuştur.

Bu tür olumsuzluklar, belirli tahribatlar yapsa da zaman içinde giderilebilmektedir.

Ancak bir de sektörümüzün “kronik” sorunları vardır… Bu sorunlar,  yıllardır çözülemediği için üst üste birikmiş sorunlardır.  Ve bunlar önümüzdeki yıllarda giderilemediği takdirde çok daha büyük yapısal sorunlara yol açacaktır.

Biz yıl sonu değerlendirmemizde özellikle bu sorunlar üzerinde duracak ve bunların giderilebilmesi için izlenmesi gereken yol konusundaki düşüncelerimizi sunacağız.

DESTEKLEMELER YETERSİZ KALDI

Türkiye’de tarım sektörünün sorunlarının başında desteklemelerin yetersizliği gelmektedir. Türkiye’de 2006 yılında kabul edilen Tarım Yasası’na göre bütçeden her yıl tarımsal desteklemeler için bütçeden ayrılan pay Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) yüzde birinden daha az olmamak zorundadır. Gelin görün ki, o yıldan bu yıla, bu orana hiç ulaşılamamıştır.

GSYH 2015 yılında cari fiyatlarla 1 trilyon 953 milyar 561 milyon TL olmuştu. Aynı yıl bütçeden, çiftçiye doğrudan 10 milyar TL kaynak ayrılmıştı. Bu rakam olması gerekenin neredeyse yarısıydı.

Geride bırakmakta olduğumuz 2016 yılında Türkiye’nin GSYH’sı 2 trilyon 207 milyar lira olarak belirlenmişti… 2016 yılında üreticilere bütçeden tarımsal desteklemeler için ayrılan kaynak ise 11 Milyar 644 Milyon TL olmuştu. Yani geride bıraktığımız yıl da desteklemeye ayrılan miktar olması gerekenin yaklaşık yarısıydı.

2017 yılına baktığımızda…

Orta Vadeli Mali Plan ve Programda 2017 yılında milli gelir (GSYH) 2 trilyon 404 milyar TL olarak hesaplanmıştır.

Buna göre bütçeden tarımsal destekleme için ayrılması gereken pay, 20.4 milyar TL olmalıdır…

Ne var ki, 2017 yılı bütçesinden tarıma ayrılan pay ise 12 milyar 837 TL’dir.

Tarımsal desteklemenin GSYH’nın yüzde birinin altında kaldığı eleştirilerine karşılık olarak, bu konuda farklı bir görüş geliştirilmiştir. Buna göre, Kanunun “tarımsal destekleme” demekle “nakdi destekleme”yi kastetmediği; ihracat teşvikleri, sübvansiyonlar, TMO’nun ve ESK’nın alımları ve arazi toplulaştırma gibi bir çok destek de dikkate alındığında Kanun’un öngördüğü miktarda desteğin verildiği ifade edilmektedir. Ancak Tarım Kanunu’nun 21. Maddesine baktığımızda, Kanun’un çok açık olarak ” Bütçeden ayrılacak kaynak, gayrisafi millî hasılanın yüzde birinden az olamaz.” dediği görülmektedir. Yani sözü edilen “yüzde 1” ile çok açık bir şekilde “bütçeden ayrılacak nakdi destek” kastedilmektedir.

Bu durumda, 2017 yılında bütçeden tarımsal desteklemeye ayrılan pay ile yasa gereği ayrılması gereken pay arasında 8 milyar TL’lik bir fark bulunmaktadır.

Genel Bütçe açısından bakarsak…

2017 yılı bütçe giderleri 645,1 milyar lira olarak hesaplanmıştır. 12 milyar 837 TL’lik destekleme fonu, bütçenin yaklaşık yüzde 2’sini oluşturmaktadır.

Bu durumu AB bütçesi ile karşılaştırdığımızda bu oranın ne kadar yetersiz olduğunu görebiliriz.

2015 yılında AB’nin Toplam Bütçesi : 141,2 Milyar Avro olmuştur.

Toplam Tarım Bütçesi ise 57,6 Milyar Avro olarak belirlenmiştir. Yani genel bütçenin yüzde 40’tan fazlası tarımsal desteklemelere ayrılmıştır. Ve bunun yaklaşık 41 milyar avrosu doğrudan destek olarak verilmiştir.

Görüldüğü gibi, ülkemizde tarıma verilmesi gereken destek, gerek kendi bütçemiz ve ilgili yasalar gerekse kendileriyle bütünleşme hedefini koyduğumuz ülkelerin bütçeleri göz önüne alındığında olması gerekenin çok altındadır.

GİRDİ FİYATLARINDAKİ ARTIŞ ENFLASYONU SOLLADI

Bir sektörün gelişmesinin altında yatan en önemli faktörlerden biri girdi fiyatları ile üretim fiyatları arasındaki ilişkidir. “Makas” olarak adlandırılan bu ilişki fiyatlar lehine olursa, o sektörün kazanç sağlar, dolayısıyla gelişir. Aksi takdirde ise “cepten” yer…

Tarım sektöründeki fiyat ilişkilerine baktığımızda üretici fiyatlarının ya yerinde saydığını ya da genel enflasyon düzeyinin altında kaldığını görüyoruz.

Buna karşılık girdi fiyatlarındaki artış her yıl genel enflasyon düzeyinin üzerinde bir seviyede oluşmaktadır.

Bu durumun en açık örneği tarımsal girdilerin en önemlilerinden biri olan mazotta görülmektedir.

Mazot fiyatının yarıdan fazlası vergi olarak devlete gitmektedir.

Daha açık söylersek, çiftçi, dört liralık mazot aldığında devlete ÖTV ve KDV, yani dolaylı vergi olarak 2,26 TL. ödemektedir.

Tarım sektöründe yılda 3.3 milyar litre civarında mazot kullanıldığı hesaplanıyor…

Bu durum, çiftçinin, aldığı 12 milyarlık desteğin 7.5 milyarını mazot alırken devlete geri verdiğini gösteriyor…

İlaç, gübre, tohumluk gibi çoğu ithal olan ürünlerdeki dövize bağlı artışlar da hesaplandığında devletin çiftçiye verdiği destekten daha fazlasını vergi olarak geri aldığı görülüyor.

2016 yılında gübre ve yemde KDV’nin kaldırılması bu açıdan yaşanan olumlu bir gelişme olmuştur; ancak bu önlem genelde uğranan kaybı karşılamaya yetmemiştir.

Geçtiğimiz günlerde, Milli Tarım Projesi çerçevesinde, 2017 sezonunda tarımsal üreticilerin kullandığı mazotun fiyatının yarısı devlet tarafından karşılanacağı açıklanmıştır.

Ancak bu uygulamanın ne zaman başlayacağı ve nasıl uygulanacağı henüz açıklık kazanmamıştır.

Özellikle dolardaki son artışlardan sonra mazota yapılan zamlar göz önüne alındığında, bu önlemin bir an önce yürürlüğe girmesi büyük önem taşımaktadır.

BORÇLANMADA KRİTİK NOKTAYA GELİNDİ

Kronik hal alan bir diğer sorun “çiftçi borçları” sorunudur.

Üreticinin bütçesi genellikle üç kalemden oluşur: Özkaynaklar, desteklemeler ve krediler…

Bu kaynaklar içinde esas olan özkaynaklardır. Desteklemelerle birlikte ele alındığında özkaynakların kredilerin üzerinde bir paya sahip olması üretimin sürdürülebilirliği açısından doğaldır.

Ülkemizde üreticilerin ürettikleri ürünü market fiyatlarının çok altında satmak zorunda kalmaları nedeniyle yıllardan beri özkaynakları aşınmaktadır. Bu sürecin üretime yansıması bugüne kadar sınırlı kalmıştır; çünkü aradaki boşluk kredi piyasasından alınan kredilerle kapatılabilmiştir. Ancak bu durum sürdürülebilir değildir. Hiçbir sektör devamlı borçlarak gelişip güçlenemez. O nedenle öz kaynaklar kısa sürede artırılamayacağına göre destekleme (12  milyar TL) ile tarımsal kredi (60 milyarın üzerinde) arasındaki dengesizliğin azaltılması acil bir zorunluluk haline gelmiş bulunmaktadır.

HUBUBAT VE BAKLİYATTA ÜRETİM AZALDI

TÜİK’in açıkladığı bitkisel üretim rakamlarına göre 2016 yılında tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerde yüzde 0,3 düşüş olacağı tahmin edilmiştir.

Tahıl ürünlerinin üretim miktarlarındaki azalma 2016’da geçen yıla göre yüzde 8,7’yi bulmaktadır.  tek tek tahıl ürünlerine bakıldığında, buğday üretiminin yüzde 8,8 azalarak 20,6 milyon ton, arpa üretiminin yüzde 16,3 azalarak 6,7 milyon ton, çavdar üretiminin yüzde 9,1 azalarak 300 bin ton, yulaf üretiminin yüzde 10 azalarak 225 bin ton olması beklenmektedir.

Baklagil ve yumru bitkilerde de azalma vardır. Nohutun yüzde 2,2 azalarak 450 bin ton, yumru bitkilerden patatesin ise yüzde 0,2 azalarak 4,8 milyon ton olacağı hesaplanmaktadır.

Üretimi artan tek baklagil yemeklik bakladır: artış oranı yüzde 1,1’dir.

Sebze ve meyve üretiminde ise artış vardır.

Sebze ürünleri üretim miktarının geçen yıla göre yüzde 2,2 artışla yaklaşık 30,2 milyon ton olacağı hesaplanmıştır.

Meyve üretimindeki artış ise biraz daha fazladır: yüzde 6,3

Ancak bu ürünlerin ihracatında yaşanan sıkıntılar nedeniyle fiyatların düşmesi bu alanlarda da sorun yaratmaktadır. Geçtiğimiz günlerde en önemli sebze-meyve üretim merkezi olan Antalya’da üreticilerin hal önlerinde yaptıkları gösteriler bunun kanıtıdır.

Sayın Bakan, Meclis’teki bütçe sunuş konuşmasında “Türkiye’yi 941 havzaya böldük ve havza Bazlı Destekleme Sistemine geçtik. Desteklenen 19 ürünü 21’e çıkardık (patates ve soğan) Bunun sebebi üretiminde arz açığı olan ürünleri teşvik etmektir” demiştir.

Biz bu yönde Milli Tarım Projesinde atılması öngörülen adımları olumlu bulduğumuzu burada bir kere daha açıklıyoruz. Ancak sorunun esasının desteklemeye ayrılan bütçenin yetersizliği olduğunu da belirtmek zorundayız.

İTHALATA BAĞIMLILIK TARIMI SIKINTIYA SOKTU

Burada uzun uzadıya rakamlara boğulmamak için bir gerçeği kısaca belirleyelim: Tarım sektöründeki girdiler bazında ithalata bağımlıyız.

Ürün bazında kendimize yeterlilik oranımız da giderek azalmaktadır.

Ülkemizde bir dönemler fazlasıyla üretip ihraç ettiğimiz buğday, mercimek ve küçükbaş hayvan gibi kalemlerde ithalat oranı giderek artmaktadır.

2016 yılının son aylarında yaşadığımız döviz fiyatlarındaki aşırı artış dolayısıyla bu konu üreticilerimizi büyük sıkıntıya sokmuş bulunmaktadır. Söz konusu dönemde doların TL karşısında yüzde 10’un üzerinde değer kazanmış olması, ilaç, mazot, gübre ve yem gibi girdilere doğrudan yansımıştır ya da yansıyacaktır.

İthalatımız genellikle dolar üzerinden yapılırken ihracatımızın Avrupa ağırlıklı olması ve Avro üzerinden yapılması Avronun artış oranının doların gerisinde kalması nedeniyle ayrı bir açık yaratmaktadır.

Örneğin kırmızı et üretimi konusunda açık veriyoruz. Türkiye, 1 milyon 150 bin ton et üretiyor, buna karşılık 1 milyon 300 bin ton et tüketiyor. Bu açığı kapatmak için damızlık ve canlı hayvan ithal ediliyor.

2016 yılı sonuna kadar ithal edilmesi planlanan hayvan sayısı 500 bin baş. Bu hayvanlar sıfır gümrükle ithal ediliyor. Böylece et açığımızı kapatmak için çaba harcarken kendi üreticimizi haksız rekabet karşısında bırakıyoruz.

Ayrıca yem açığımız var. İthalat oranımız yüzde 50 civarında.

Kimyasal gübre üretiminde kullanılan  doğalgaz, fos­fat, potasyum gibi hammaddeler de dışa bağımlıyız.

Kurlardaki artışlar tüm bu maddelerin fiyatlarına yansıyor.

Bu tablo karşısında “ticaret serbestisini” öne sürerek elimiz kolumuz bağlı oturmamalıyız. Ekonomide doğrudan yasaklar dışında ithalatın kısıtlanmasını üretimin artırılmasını getiren bir çok önlem vardır. Bunları bir an önce  almalıyız.

TARIM TOPRAKLARI YETERİNCE KORUNAMADI

Türkiye’de tarım topraklarının korunması için çıkarılan yasalar maalesef toprakları korumaya yetmiyor. Madencilik ve kentleşme başta olmak üzere tarım topraklarının amaç dışı kullanımı giderek yaygınlaşıyor.

1980’de 28 milyon 175 bin hektara ulaşmış olan tarım toprakları önce yavaş bir şekilde daha sonra hızlanarak kullanım dışına çıktı. Böylece, 1990’da 27 milyon 856 bin, 2000’de 26 milyon 379 bin, 2010’da 24 milyon 394 bin hektar olan tarım alanları 2015 yılında 23 milyon 949 bin hektara kadar indi.

1990-2015 döneminde kaybedilen tarım alanlarının toplamı 3 milyon 907 bin hektarı buluyor. 1979’a göre alırsak rakam 4 milyon 676 bin hektara çıkıyor. Bu rakam Avrupa’nın en önemli tarım ve hayvancılık ürünleri ihracatçısı Hollanda’nın topraklarından daha büyük bir alandır.

Sayın Bakan bütçe sunuş konuşmasında sorunun ciddiyetini kabul etmiş ve tarım topraklarının korunması için 184 ova tespit ettiklerini; bunların 140’ının şu anda Bakanlar Kurulunda imzaya açıldığını, ve bu ovaların tarımsal SİT alanı haline getirileceğini açıklamıştır.

Ayrıca tarım topraklarının niteliğini korumak için havzalar için gübre kullanım kılavuzu hazırlanmakta olduğunu belirtmiştir.

Bu önlemleri destekliyoruz.

Yine Sayın Bakan’ın bütçe sunuş konuşmasında TMO ve ESK’nın fiyatların düşmesine karşı piyasaya müdahale edeceğine ilişkin açıklaması üreticiyi rahatlatmıştır. Ancak bu kurumların kendilerine yüklenen görevleri layıkıyla yerine getirebilmeleri için bütçe ve altyapı açısından takviye edilmeleri gerekmektedir. Bu önlemlerin de alınacağına inanıyoruz.

ŞEKER PANCARI KOTALARI VE ŞEKER FABRİKALARININ ÖZELLEŞTİRİLMESİNDE SIKINTI DEVAM ETTİ

Ülkemizin en önemli tarım ürünlerinden biri olan şeker pancarında taban fiyatı ve üretim kotaları ile ilgili sıkıntılar yaşanmaktadır. Bu konu Sanayi ve Maliye Bakanlarını da ilgilendirdiği için yetki konusunda bir belirsizlik hüküm sürmektedir. Sayın Bakan, Meclis’te bu konuyla ilgili bir soru üzerine  şeker pancarının Tarım Bakanlığı’nın ilgili alanında olmadığı için bu ürünün taban fiyatında yaşanan sıkıntıyla ilgili de bir değerlendirmede bulunamayacaklarını kaydetmiş ve yetkinin kendilerinde olması gerektiğini söylemiştir. Gerçekten de Türkiye’nin Tarım Bakanlığı’nın yürüttüğü bir çalışmayla havza bazlı üretime geçmesi ve bir tür üretim planlamasına gittiği koşullarda bu yetki karmaşasının giderilmesi önemlidir.

Ayrıca şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ile ilgili çalışmaların üretici kooperatiflerinin katılımıyla yürütülmesinin ve kooperatiflerin bu konudaki önerilerinin göz önüne alınmasının önemli olduğunu düşünüyoruz.

 

SONUÇ:

Sonuç olarak, tarım sektörümüz yaşadığı tüm sıkıntılara karşın bir çok alanda gelişmekte ve güçlenmektedir. Bu durum tarım ve gıda sektörlerinin giderek önem azandığı bir dünyada, doğru politikalar uygulanması durumunda önümüzde önemli fırsatlar yattığını göstermektedir. Ancak bu olumlu gelişmelerin arkasında sürekliliği tehdit eden, işletmelerimizin ekonomik yapılarını zayıflatan, tarım topraklarımızın korunmasını güçleştiren çok sayıda “tehdit” de söz konusudur. Bu tehditleri giderecek gerçekçi politikalar izlenmediği takdirde karşımıza bir “sürdürülebilirlik” sorunu çıkacak ve bu sorun çok boyutlu başka sorunlara yol açacaktır.

 

C- 2017 YILI DEĞERLENDİRMESİ

2017 yılını tarım sektörü açısından değerlendirmeye başlarken en başta söylenmesi gereken şey, tarım sektörümüzün yıllardır devam etmekte olan kronik sorunlarından hiçbirinin bu yıl da çözülememiş olduğudur.

Bu “kronik” sorunlar,  yıllardır çözülemediği için üst üste birikmektedir ve önümüzdeki yıllarda giderilemediği takdirde çok daha büyük yapısal sorunlara yol açacaktır.

Bunların başında tarım sektöründe yaşanan ciddi finansman sıkıntısı gelmektedir.

DESTEKLEMELER YETERSİZ KALDI

Ülkemizde tarım sektörünün en önemli finansman kaynağı bütçeden destekleme için ayrılan fondur.

Türkiye’de 2006 yılında kabul edilen Tarım Yasası’na göre bütçeden her yıl tarımsal desteklemeler için bütçeden ayrılan pay Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) yüzde birinden daha az olmamak zorundadır. Ne var ki, o yıldan bu yıla, bu orana hiç ulaşılamamıştır.

Orta Vadeli Mali Plan ve Programda 2017 yılında milli gelir (GSYH) 2 trilyon 404 milyar TL olarak hesaplanmıştı.

Buna göre bütçeden tarımsal destekleme için ayrılması gereken pay, 20.4 milyar TL olmalıydı…

Ne var ki, 2017 yılı bütçesinden tarıma ayrılan pay 12 milyar 837 TL’de kalmıştır.

Bu durumda, 2017 yılında bütçeden tarımsal desteklemeye ayrılan pay ile yasa gereği ayrılması gereken pay arasında 8 milyar TL’lik bir fark bulunmaktadır.

Hazırlanan 2018 yılı bütçesine göre çiftçilerimize toplam 14,5 milyar lira nakit tarımsal destek verileceği açıklanmıştır. Bu rakam, önümüzdeki yıl da destekleme miktarının yasanın öngördüğü taban çizgisinin altında kalacağını göstermektedir.

Genel Bütçe açısından bakarsak…

2017 yılı bütçe giderleri 645,1 milyar lira olarak hesaplanmıştır. 12 milyar 837 TL’lik destekleme fonu, bütçenin yaklaşık yüzde 2’sini oluşturmaktadır.

Bu durumu AB bütçesi ile karşılaştırdığımızda bu oranın ne kadar yetersiz olduğunu görebiliriz. AB’de genel bütçenin yüzde 40’tan fazlası tarımsal desteklemelere ayrılmakta . Ve bunun 40 milyar avronun üzerinde bir bölümü doğrudan destek olarak verilmektedir.

Görüldüğü gibi, ülkemizde tarıma verilmesi gereken destek, gerek kendi bütçemiz ve ilgili yasalar gerekse kendileriyle bütünleşme hedefini koyduğumuz ülkelerin bütçeleri göz önüne alındığında olması gerekenin çok altındadır.

GİRDİ FİYATLARINDAKİ ARTIŞ ÜRETİM FİYATLARINI KATLADI

Tarım sektöründe üreticinin finansman kaynaklarından bir diğeri üreticinin kâr oranıdır. Bu kâr oranını belirleyen en önemli etken ise üretici fiyatları ile girdi fiyatları arasındaki makastır.

Ülkemizde yıllardan beri üretici fiyatları genel enflasyon oranının altında kalırken girdi fiyatlarındaki artış oranı genel enflasyon oranının üzerinde gerçekleşmektedir. “Makas açılması” olarak tanımlanan bu durum, üreticinin her yıl daha fazla masraf yapması ancak bunun karşılığında daha az kâr etmesi anlamına gelmektedir.

Bu durumun en açık örneği tarımsal girdilerin en önemlilerinden biri olan mazotta görülmektedir.

Çiftçilerimiz dünyanın en pahalı mazotunu kullanmakta ve mazot için ödedikleri paranın yarıdan fazlası vergi olarak devlete gitmektedir.

Daha açık söylersek, çiftçi, beş lira verip bir litre mazot aldığında ÖTV ve KDV, yani dolaylı vergi olarak devlete üç liraya yakın para ödemektedir.

Tarım sektöründe yılda 3.3 milyar litre civarında mazot kullanıldığı hesaplanıyor…

Bu durum, çiftçinin, geçen yıl aldığı 12 milyarlık desteğin yaklaşık 7.5 milyarını mazot alırken devlete geri verdiğini göstermektedir…

2016 yılı sona ererken açıklanan Milli Tarım Projesi çerçevesinde, 2017 yılında tarımsal üreticilerin kullandığı mazotun fiyatının yarısının devlet tarafından karşılanacağı açıklanmıştı.

Ancak 2017 yılında bu vaad karşılanmadı. Özellikle dolardaki son artışlardan sonra mazota yapılan zamlar da göz önüne alındığında, 2018 yılı bütçesinde bu vaadin karşılanması büyük önem kazanmış bulunmaktadır.

Bu konuda Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Sayın Fakıbaba’nın TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda, bakanlığının 2018 yılı bütçesini sunarken mazot maliyetinin yarısınının destek olarak üreticilerimize ödeneceğini açıklaması bu açıdan memnuniyet vericidir. Beklentimiz bu vaadin yerine getirilmesi ve bu fon için kullanılacak kaynağın zaten yetersiz olan destekleme bütçesinden kesilerek değil yeni kaynak ayrılarak gerçekleştirilmesidir.

İlaç, gübre, tohumluk gibi çoğu ithal olan ürünlerdeki dövize bağlı artışlar da hesaplandığında çiftçinin girdi faturası kabarmaya devam etmektedir.  2016 yılında gübre ve yemde KDV’nin kaldırılması bu açıdan yaşanan olumlu bir gelişme olsa da bu önlem genelde uğranan kaybı karşılamaya yetmemiştir.

BORÇLANMADA KRİTİK NOKTAYA GELİNDİ

Yukarıda açıkladığımız nedenlerle çiftçiler üretimlerini finanse edecek yeterli kaynağı üretim faaliyeti ve desteklemeler aracılığıyla elde edememektedir. Bu durum üreticinin bütçesindeki açığı her geçen yıl biraz daha büyütmekte ve son çare olan kredi kullanımına yöneltmektedir. Ancak bütçedeki açık devam ettiği sürece bu durum sürdürülebilir değildir. Hiçbir sektör devamlı borçlarak gelişip güçlenemez. O nedenle öz kaynaklar kısa sürede artırılamayacağına göre destekleme (12  milyar TL) ile tarımsal kredi (yaklaşık 70 milyar lira) arasındaki dengesizliğin azaltılması acil bir zorunluluk haline gelmiş bulunmaktadır.

BİTKİSEL ÜRETİM TAHMİNLERİ

-HUBUBAT VE BAKLİYAT ÜRETİMİNDE ARTIŞ VAR

2017 yılında tahıl ürünleri üretim miktarlarının bir önceki yıla göre %3,3 oranında artarak yaklaşık 36,4 milyon ton oldu. Bir önceki yıla göre buğday üretimi %4,9 oranında artarak 21,6 milyon tona, arpa üretimi %9 oranında artarak 7,3 milyon tona, çavdar üretimi %6,7 oranında artarak 320 bin tona, yulaf üretimi %11,1 oranında artarak 250 bin tona yükseldi.

Baklagillerin önemli ürünlerinden yemeklik baklanın %8,1 oranında artarak yaklaşık 7 bin ton, kırmızı mercimeğin  %15,9 oranında artarak 400 bin ton, yumru bitkilerden patatesin ise %1,1 oranında artarak 4,8 milyon ton oldu.

TÜTÜN VE ŞEKERPANCARI ÜRETİMİ ARTIYOR

2017 yılında tütün üretiminin %7,8 oranında artarak 80 bin ton, şeker pancarı üretimi ise %1,8 oranında artarak yaklaşık 19,9 milyon ton olarak gerçekleşti.

MEYVE VE SEBZE ÜRETİMİ

Meyve üretiminin de 2017 yılında bir önceki yıla göre %10,7 oranında artaracak yaklaşık 21 milyon ton oldu.

Meyveler içinde önemli ürünlerin üretim miktarlarına bakıldığında, bir önceki yıla göre elmada %11,7, şeftalide %13,3, greyfurtta %2,7, kayısıda %34,9 oranında artış, kirazda ise %0,9 oranında azalış görüldü.

Turunçgil meyvelerinden mandalinanın %16 oranında artacağı, sert kabuklu meyvelerden antep fıstığının ise %54,1 oranında azalacağı tahmin ediliyor.

Üzüm üretiminde %5 oldu, muzda ise %14,4 oranında artış öngörülüyor.

Sebze ürünleri üretim miktarının da yıl sonuna kadar bir önceki yıla göre %1,9 oranında artarak yaklaşık 30,9 milyon ton olacağı tahmin ediliyor.

Sebze ürünleri alt gruplarında üretim miktarları incelendiğinde, yumru ve kök sebzelerin %0,5 oranında azalması, meyvesi için yetiştirilen sebzelerde %2,2, başka yerde sınıflandırılmamış diğer sebzelerde ise %3,5 oranında artış olması bekleniyor.

Sebzeler grubunun önemli ürünlerinden domateste %1,6, karpuzda %3,1, salçalık kapya biberde %16 oranında artış olurken, kuru soğanda %1,7, kavunda %1,1, sivri biberde %3,2 oranında azalış olacağı tahmin ediliyor.

ZEYTİNDE ÜRETİM REKORU KIRILDI

Bu arada en iyi haber zeytin üretimindeki artış oldu. 2017 yılında yapılması planlanan yasal bir değişiklik sonrasında büyük bir darbe yeme tehlikesiyle karşılaşan ancak toplumsal direniş sayesinde bu tehlikeyi atlatan zeytincilik bu yıl rekoltenin 2 milyon tonun üzerine çıkmasıyla büyük moral kazandı. Bu rakam Türkiye’de zeytin üretimi açısından bir rekor oluşturuyor.

Bu rakamlara baktığımızda rekolte açısından 2017 yılının olumlu olarak değerlendirilebileceğini görüyoruz. Ancak üreticinin mali durumuna baktığımızda üretimin artmasının çiftçinin gelirinin artması anlamına gelmediğini burada bir kere daha hatırlatmakta yarar var.

KIRMIZI ET ÜRETİMİ AZALDI

Kırmızı et üretimi, 2017 yılının yılın üçüncü çeyreğinde, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 23,6 azalışla 301 bin 331 ton oldu

Buna göre, üçüncü çeyrekte sığır eti üretimi 253 bin 994 ton olarak tahmin edildi. Sığır eti üretimi, bir önceki döneme göre yüzde 10,8 artarken geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 29,4 azaldı.

Koyun eti üretimi de söz konusu dönemde 32 bin 897 ton olarak tahmin edildi. Koyun eti üretimi bir önceki döneme göre yüzde 47,7, geçen yılın aynı dönemine göre ise yüzde 39,9 artış gösterdi.

İTHALATA BAĞIMLILIK ARTIYOR

Üreticiyi sıkıntıya sokan bir diğer önemli husus tarımsal ürünlerde ithalata bağımlılığın giderek artmasıdır. Özellikle son yıllarda tarım ve hayvancılık ürünlerinde kendine yeterliliğin sağlanması ya da fiyatların artmasına karşı önlem alınması adına başvurulan “sıfır faizli ithalat” tabir caizse çiftçimizin belini bükmektedir.

Bakanlar Kurulu’nun 27 Haziran 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan kararına göre, canlı büyükbaş hayvanların ithalat gümrük vergisi yüzde 135’ten yüzde 26’ya düşürüldü.

Karkas et ithalatında ise yüzde 100 ile yüzde 225 arasında olan gümrük vergisi yüzde 40’a indirildi.

Gümrük vergisi düşürülen bir başka ürün grubu ise hububat ürünleri oldu. Buğdayın ithalat gümrük vergisi yüzde 130’dan yüzde 45’e, arpanınki yüzde 130’dan yüzde 35’e, mısırınki ise yüzde 130’dan yüzde 25’e düşürüldü.

Resmi Gazete’nin 29 Temmuz 2017 tarihli sayısında yayınlanan Bakanlar Kurulu Kararı ile Et ve Süt Kurumu’na 31 Aralık 2018 tarihine kadar 500 bin baş canlı büyükbaş hayvan,475 bin canlı koyun ve keçi ithalat yetkisi verildi. Aynı karar kapsamında 31 Aralık 2018 tarihine kadar 75 bin ton taze veya soğutulmuş et ile 31 Aralık 2017 tarihine kadar ise 20 bin ton karkas et ithalatı yapılacak. Et ve Süt Kurumu bu ithalatı sıfır gümrükle yapacak.

Bakanlar Kurulu’nun aynı Resmi Gazete’de yayınlanan başka bir kararı ile Toprak Mahsulleri Ofisi’ne buğday,arpa,mısır ve pirinç ithalatı için yetki verildi. Söz konusu karar ile Toprak Mahsulleri Ofisi’ne 31 Mayıs 2018 tarihine kadar 750 bin ton buğday ve mahlut, yine aynı tarihe kadar 700 bin ton arpa, 31 Temmuz 2018 tarihine kadar 700 bin ton mısır ve 31 Ağustos 2018 tarihine kadar ise 100 bin ton pirinç ithalat kotası tahsis edildi. Toprak Mahsulleri Ofisi belirtilen miktarlardaki bu ürünleri sıfır gümrükle ithal edecek.

Bu durumda gümrük vergisi sıfırlanarak ithalat yetkisi verilen ürün ve miktarları (ton olarak) şöyle oldu:

Buğday ve Mahlut: 750.000

Arpa: 700.000

Mısır: 700.000

Pirinç: 100.000

Kırmızı et: 95.000

Büyükbaş hayvan: 500.000 baş

Küçükbaş hayvan: 475.000 baş

YEMDE DE DIŞA BAĞIMLI HALE GELDİK

Et ithalatının üretim üzerindeki olumsuz etkisi desteklemelerdeki kısmi artışla dengelenmeye çalışılıyor. Örneğin 30 ilde et üretimine yönelik düve alımına yüzde 30 hibe verilmesi kararlaştırıldı.  Buzağı desteklemesi için 200-750 liralık ödeme ve damızlık hayvan üretim merkezlerinin sayısının artırılması öngörülüyor. Ancak bu önlemler üreticinin uğradığı ve uğrayacağı kaybı karşılamaya yetecek miktarda değil.

Bir örnek vermek gerekirse, yem fiyatları 3-4 ayda yüzde 100’e yakın arttı. 25-30 kuruş olan samanın balya kilogram fiyatı 50-60 kuruşa çıktı. 50-60 kuruş olan yoncanın fiyatı 80-100 kuruş arasında seyrediyor. Samanın kilogramı 70 kuruşa çıktı, çayır otunun kilogramı 0.90 ile 1.1 TL arasında, yoncanın kilogram fiyatı ise 0.90 ile 1.1 TL seviyelerinde seyrediyor.

Bu durum karşısında geçtiğimiz günlerde saman da dahil kaba yem ve kepek türleri ile balık unu ithalatında gümrük vergileri, tüm ülkeler için sıfırlandı. Yemde yüzde 50 civarında olan ithalat oranımızın bu durumda çok daha yüksek rakamlara çıkması bekleniyor.

Kimyasal gübre üretiminde kullanılan  doğalgaz, fos­fat, potasyum gibi hammaddeler de dışa bağımlıyız.

Kurlardaki artışlar tüm bu maddelerin fiyatlarına yansımaya devam ediyor.

TARIM TOPRAKLARI YETERİNCE KORUNAMADI

Türkiye’de tarım topraklarının korunması için çıkarılan yasalar maalesef toprakları korumaya yetmiyor. Madencilik ve kentleşme başta olmak üzere tarım topraklarının amaç dışı kullanımı giderek yaygınlaşıyor.

1980’de 28 milyon 175 bin hektara ulaşmış olan tarım toprakları önce yavaş bir şekilde daha sonra hızlanarak kullanım dışına çıktı. Böylece, 1990’da 27 milyon 856 bin, 2000’de 26 milyon 379 bin, 2010’da 24 milyon 394 bin hektar olan tarım alanları günümüzde 24 milyonun altına indi.

1990’dan günümüze kaybedilen tarım alanlarının toplam miktarı 3 milyon 907 bin hektarı buluyor. 1979’a göre alırsak rakam 4 milyon 676 bin hektara çıkıyor. Bu alan Avrupa’nın en önemli tarım ve hayvancılık ürünleri ihracatçısı Hollanda’nın topraklarından daha büyük bir alan.

ŞEKER PANCARI KOTALARI VE ŞEKER FABRİKALARININ ÖZELLEŞTİRİLMESİNDE SIKINTI DEVAM EDİYOR

Ülkemizin en önemli tarım ürünlerinden biri olan şeker pancarında taban fiyatı ve üretim kotaları ile ilgili sıkıntılar yaşanmaktadır. Bu konu Sanayi ve Maliye Bakanlarını da ilgilendirdiği için yetki konusunda bir belirsizlik hüküm sürmektedir.

Ancak daha önemlisi bir süredir askıya alınmış gibi görünen şeker fabrikalarının özelleştirilmesi yeniden gündeme gelmiş bulunmaktadır. Maliye Bakanı Naci Ağbal, şeker fabrikalarındaki geçici işçilerle ilgili soru üzerine, “Şeker fabrikaları benim gözümün bebeği ama özelleştirilecek” dedi…

Bizler bu durumda şu soruyu sormadan edemiyoruz:

Maliye Bakanı’nın “gözünün bebeği” durumunda olan kuruluşlar neden satılıp elden çıkarılır?

Aslında bu sorunun cevabını tahmin etmek zor değil. Çünkü şeker fabrikalarının özelleştirilmesi meselesi bugünün meselesi değil. Daha 1990’lı yılların başlarında

Turgut Özal zamanında tütün ve şeker politikalarının değiştirilmesi ve bu pazarların “liberal ekonomi gereği” dışa açılması gündeme gelmişti. Daha sonra şeker ve tütün kanunları değiştirilerek bu işin alt yapısı hazırlanmış, şekerpancarı üretimine kota konulmuştu…

Bunlar yapılırken ülkemizde yabancı sermaye kuruluşlarının başı çektiği nişasta bazlı şeker üretimi adım adım pancar şekeri üretiminin yerini almaya başlamıştı…

Bunu bazı şeker fabrikalarının özelleştirilme kapsamına alınması ve bazılarının kapatılması izlemişti.

Ancak son aylarda yaşanan bazı gelişmeler tarım kesiminde bu politikanın değişeceği umudunu yaratmıştı. Örneğin 2014 yılında son alımını yapan Susurluk Şeker Fabrikası yeniden üretime alınmış ve fabrika 10 milyon liralık yatırım yapılarak modernleştirilmişti…

Yine Ağrı Şeker Fabrikası 3 yıl aradan sonra yeniden üretime başlamıştı.

Maliye Bakanı’nın son açıklaması, acaba bu “iyileştirmeler” bu fabrikaların da satılması için mi yapılmıştı sorusunu akla getiriyor.

BEKLENTİLERİMİZ

2018 yılında Tarım sektörü açısından beklentilerimiz öz olarak şunlardır:

– Üretim: Türkiye kendine yeterliği olmayan ürünlerde yeterliği hedeflemeli ve ihracat olanağı olan ürünlerde  üretimi teşvik etmelidir. Yapılan planlar açık ve net hedeflere sahip olmalı ve kamunun desteğiyle uygulanmalıdır.

-Koruma: Küçük ve orta üreticilerin gerek üretim gerekse ürünlerini pazarlama aşamasında uğradıkları zararı önleyecek ve tarım topraklarını koruyacak önlemler alınmalı ve uygulanmalıdır. Piyasayı düzenleyecek ve küçük üreticilerin ürünlerini işleyerek pazarlayacak Şeker fabrikaları ve benzeri tarımsal sanayi işletmeleri korunmalı, TMO, ESK gibi kamu kuruluşlar güçlendirilmelidir.

-Destekleme: Bütçeden ayrılacak destekleme fonu Tarım Yasası’nın öngördüğü gibi asgari GSMH’nın yüzde 1’i oranına yükseltilmeli, destekleme ve kredi arasında oluşan dengesizlik giderilerek çiftçinin borç sorunu hafifletilmelidir. Girdi fiyatlarındaki aşırı artışa karşı sübvansiyon uygulanmalıdır.

-Örgütlenme: Tarım sektörünün geliştirilmesi açısından küçük ve orta üreticiler önemli bir rol oynamaktadır. Tarım ve hayvancılığın gelişmesi, bu işletmelerin yok edilerek plantasyon tipi işletmelerin kurulmasından değil aile çiftçiliğinin korunmasından geçmektedir. O nedenle küçük ve orta üreticilerin örgütlerinin kurulması ve geliştirilmesi teşvik edilmelidir.

– Entegrasyon: Tarım sektörü gıda ve hayvancılık sektörleriyle birlikte ele alınarak tarımsal üretim, sanayi, pazarlama ve ticaret entegre edilmelidir.

2017 yılında üretimdeki nispi artış dışında bu beklentilerimizin hiçbiri gerçekleşmediğinden 2018 yılı için bu dileklerimizi tekrarlamakla yetiniyoruz.

 

 

  1. 4. Örgütlenme Çalışmaları

Türkiye Ziraatçılar Derneği ülkemiz sathına yayılmış 15 şube ve diğer illerimizin hemen hemen tamamında İl Temsilciliği düzeyinde 10.000 in üzerinde üyesiyle faaliyetini sürdürmektedir.

Şubelerimiz                                                                           Başkanın Adı Soyadı

1.Ankara                                                                                  A.Fuat GÜLER

2.Antalya                                                                                 Abdurrahman ÖZCAN

3.Adana                                                                                    Kadir ÖZLEM

4.Aydın                                                                                     Süleyman ÖĞÜN

5.Balıkesir                                                                                Şenol ÖZCAN

6.Bursa                                                                                     Veysi EREZ

7.Giresun                                                                                 Tayfun İMAMOĞLU

8.Karabük                                                                                 Fikret PINARBAŞI

9.Kastamonu                                                                           Yılmaz KENAN

10.Manisa                                                                                 Bektaş UZUN

11.Malatya                                                                               Ahmet TUFAN

12.İzmir                                                                                     Yılmaz ÖZMEN

13.Rize                                                                                       Mufit AKMAN

14.Trabzon                                                                                Behzat ŞANLI

15.Uşak                                                                                      Ali İhsan OKTAY

 

Ayrıca bu dönem boş bulunan illerimizin Temsilcilikleri çalışmalarımız sonucu tamamlanmıştır.

Temsilciliği doldurulan illerimiz şunlardır: Aksaray, Ağrı, Bolu, Batman, Kırıkkale, Kütahya., K.Maraş, Mersin, Niğde ve Hakkari.

Mersin şubemiz temsilciliğe dönüştürülmüştür. Önceki dönemde de Kütahya şubemiz temsilcilik olmuştu.

Örgütsel açıdan son yıllarda mesleki sorunların gündeme gelmesi ile derneğimizde bir hareketlilik başlamıştır ve üyelik başvuruları artmaktadır. Özellikle tarımsal içerikli Ön Lisans çalışmalarının TML mezunlarının ilgisini çektiğini gözlemliyoruz. Ayrıca bu dönem Tarım Lisans tamamlama (TLT) taleplerimizin son iki yıldır sürekli gündemde tutulması, özellikle kitle iletişim araçlarının etkin bir şekilde kullanılması ile Derneğimizi çekim merkezi haline gelmesi önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda bu yeni üyelerle ilişkilerin sürekli ve sağlıklı tutularak Derneğimizin örgütlülüğün güçlendirilmesi yönündeki çalışmalarımız devam edecektir.

Bugüne dek daha işlerliği olan bir üyelik sistemini oturtmaya ve üye kayıtlarını çağdaş imkanları kullanarak güncelleştirmeye yönelik çalışmalar yürütmemize karşın halen üye güncelleştirilmesinin sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilmiş olduğunu söylemek maalesef mümkün değildir. Şöyleki; tabandan tavana doğru üye hareketleri tam olarak kontrol altına alınamamıştır. Derneğimiz bazı üyeleri yer değiştirdiklerinde üyesi bulunduğu şube veya temsilciliği bilgilendirmediği  gibi gittiği yeni ilinde de şube ya da temsilciliğimize bilgi vermediğinden aksaklıklar devam etmektedir.

Bu noktadan hareketle üyelerimizin örgüt bilinciyle hareket etmeleri, örgüt disiplinine uymaları en önemli dileğimizdir. Yani üye şube/temsilci, Genel Merkez üçlüsü sürekli diyalog içerisinde olmalı, örgütlülük en tabanda tesis edilmelidir.

 

  1. 5. Özlük ve Mesleki Sorunlarla İlgili Çalışmalarımız

 

  1. TARIMSAL YAYIM VE DANIŞMANLIK HİZMETLERİNE İLİŞKİN ÇALIŞMALARIMIZ:

Bu konuda Eğitim Yayım ve Yayınlar Dairesi Başkanlığı ile sürekli temas ilişkilerine geçilmiş ve yaşanan aksaklıklar rapor edilerek düzeltilme yoluna gidilmiştir. Bilindiği üzere Bakanlığın aldığı bir kararla 5 Mayıs 2016 tarihinde Tarımsal Danışmanlık yeniden düzenlenmiştir. Bu karar uyarınca sertifikalı serbest danışmanların istihdam edildiği danışmanlık şirketleri kapatılırken Ziraat Odaları ve Üretici Birliklerinde 8 olan danışman istihdam hakkı 3’e düşürülmüş, destekleme amacıyla verilen miktar da 20 bin TL’ ye indirilmişti. Özetle sistem oturmaya yüz tutmuşken açıkça söylenmese bile kural ihlalleri gerekçe gösterilerek serbest tarım danışmanlığı sistem dışına itilmiş, 2009 yılından itibaren uygulanmaya başlanan proje serbest tarım danışmanlarını mağdur edilmesi ve büroların kapatılmasıyla büyük yara almıştı.

Bunun üzerine yeni tebliğ yayınlanmadan Türkiye Ziraatçılar Derneği olarak bir rapor hazırlayarak önceki Bakan Sayın Faruk ÇELİK’e sunduk. Ayrıca Bakan’a sorunlarla ilgili görüş ve önerilerimizi kapsayan 06.09.2016 tarih ve 1198 sayılı yazımızla bir mektup gönderdik. Bakanlığın 10 gün sonraki tebliğinde danışman sayısı 3 ten 5’e destekleme ücreti de 20 bin liradan 30 bin liraya (ilerleyen süreçte 35 TL’ye) çıkartıldı. Ancak serbest tarım danışmanlığın konusunda bir değişiklik olmadı ve bu arkadaşlarımız sisteme dahil edilmediler.

Bakana yazılan o zamanki rapor aşağıdadır:

 

Sayın Faruk ÇELİK

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı

Sayın Bakanım,

Tüm ülkemiz çapında yayılmış şube ve temsilcilikleriyle Türk tarımının en köklü ve etkili kuruluşlarından biri olan Türkiye Ziraatçılar Derneği (TZD) ülkemizde tarımsal alanda kurulmuş ilk sivil toplum örgütüdür.1949 yılında Ziraat Teknisyenleri tarafından kurulan Derneğimiz bugün esas olarak tarım tekniker ve teknisyenleri, çiftçiler, ziraat mühendisleri, ev ekonomisi tekniker ve teknisyenleri ile tarım konusunda araştırmalar yapan bilim insanlarından oluşan yaklaşık 11 bin aktif üyeye sahiptir.Derneğimiz yürüttüğü çalışmalar neticesinde 1959 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla “Kamu Yararına Dernek” statüsünü kazanmıştır ve o zamandan bu yana bu statüsü devam etmektedir.

TARIMSAL DANIŞMANLIK HİZMETLERİNE İLİŞKİN KARARLARLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİMİZ:

Bilindiği gibi Bakanlığınızın aldığı bir kararla 5 Mayıs 2016 tarihinde Tarım Danışmanlığı konusu yeniden düzenlenmiştir. Alınan bu kararla serbest danışmanların istihdam edildiği danışmanlık şirketleri kapatılırken oda ve üretici birliklerinde 8 olan danışman istihdam hakkı 2’ye, bu arada destekleme amacıyla verilen miktar da 20 bin TL’ye indirilmiştir. Bu kararla tarım sektöründe çalışan ziraat mühendisi, tekniker, teknisyen ve diğer teknik elemanların istihdam alanı önemli oranda daraltılmıştır. Bir çok teknik eleman bir anda işini yitirmiştir ya da yitirme riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu durumdan Derneğimizin bir çok üyesi de olumsuz etkilenmiştir.

TARIMSAL DANIŞMANLIK ALANINDA KURAL İHLALLERİ:

Bu karar alınırken tarım alanında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarıyla herhangi bir istişari toplantı yapılmadığı için, kararın gerekçelerini bilemiyoruz. Ancak sosyal medyadan ve çevremizden edindiğimiz bilgiler, söz konusu değişikliklere tarımsal danışmanlık alanında faaliyet gösteren şirketlerin yaptıkları bir takım suistimal ve kural ihlallerinin sebep olduğunu düşündürmektedir. “Kiralık diploma” ve “danışmanlık sertifikaları” ile Bakanlığımızın, dolayısıyla devletin zarara uğratıldığı söylenmektedir. Takdir edersiniz ki bu tür kural ihlalleri ülkemizde faaliyet gösteren farklı meslek kesimlerinde de zaman zaman görülebilmektedir. Bu suistimaller, en başta bu alanda, yıllardır alınlarının teriyle devlete ve topluma hizmet etmiş bir kesimi oluşturan bizleri üzmektedir. Bu nedenle suistimaller ve kural ihlallerine karşı alınacak her türlü önleme destek vereceğimizi ve elimizden geldiği kadarıyla katkıda bulunacağımızı burada bir kere daha belirtmek isteriz.

Bu tür aksaklıklar başka alanlarda (örneğin eczacılık işletmelerinde) de geçmişte yaygın olarak görülmekteydi. Bu aksaklıklara karşı ilgili meslek kuruluşlarının da katkısıyla yasal önlemler alınmıştı ve alınmaktadır. Bunlar sayesinde bugün geçmişte şikâyet konusu olan suistimallerin, geniş ölçüde ortadan kaldırılmış olduğu da bilinmektedir.

Sayın Bakanım,

Tarım Danışmanlığı alanında da bu tür suistimalleri önlemek için alınmış bazı önlemler vardır. Yeni önlemler alınması da gerekli olabilir. Bu eylemlerde bulunanlara verilen cezalar artırılabilir. Daha sıkı bir denetim sistemi kurulabilir. Biz de gücümüz oranında bu önlemlerin uygulanmasına katkıda bulunabiliriz. Ancak bize göre (affınıza sığınarak söylüyoruz) “kurunun yanında yaşların da olduğu” unutulmamalıdır ve “yaşlar”ın korunmasına dikkat edilmelidir.

TALEPLERİMİZ:

Sahadan gelen, çiftçiyle bütünleşmiş, bu uğurda yıllarca emek vermiş, bağda, bahçede, ahırda, binbir türlü güçlükle haşır-neşir olmuş, yetişmiş kalifiye elemanların, işsiz kalmasına göz yummayacağınıza inancımız tamdır. Tarımsal danışmanlık hizmetleri ile geçimini sağlayan, halen uygulanmakta olan bir çok projeye en aktif katkıyı sunan bu kesimin mağdur edilmesine müsaade etmeyeceğinize inanıyoruz.

Tarım Danışmanlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve etkinleştirilmesi, dünyanın bir çok “gelişmiş” ülkesinde, ülkemizdekine benzer sistemlerle başarı ile yürütülmektedir. Bu sistemin en ekonomik ve etkin sistem olduğu konusunda geniş bir mutabakat vardır. Ülkemizde bu sistem çok yenidir ve henüz oturma aşamasındadır. Bu aşamada karşılaştığımız güçlükler ve kural ihlalleri bizi sistemi yaygınlaştırmak ve etkinleştirmekten alıkoymamalıdır.

Bugüne kadar Bakanlığınız tarafından alınan yeni kararlarla ilgili bir tebliğ yayınlanmamış olması, sizin de bu konuyu hassasiyetle incelediğinizi göstermektedir. İncelemeniz sırasında Derneğimizin görüşlerini de dikkate alacağınız, bu konuda yeni bir düzenleme yapacağınız umuduyla size bu satırları yazıyoruz.

Üyelerimize müjdeli haberler vereceğimiz umuduyla saygılarımızı sunarız.

Derneğimiz konuyla ilgili her fırsatta görüş ve önerilerini, özellikle görsel medyada iki yıl boyunca  gündemde tutmuş ve bugünkü gelinen noktada çözüme kavuşmuştur. Yani yetersizde olsa serbest tarım danışmanlığı sisteme dahil edilmiştir ve Resmi gazetede yayınlanmıştır. Ancak şimdilik 1500 tarım danışmanı istihdam edilebiliniyor çıkacak tebliğin ayrıntısı önemli desteklemelerdeki ikinci altı ayda sistem oturacak bundan sonraki süreçte sayıyı artırmayı talep edeceğiz.

 

2.LİSANS TAMAMLAMA İLE İLGİLİ ÇALIŞMALARIMIZ:

10.08.2016 tarihinde tarım işyerindeki mevcut meslek örgütü dernekler ve Tarın Orkam-Sen’le ikili görüşmeler sonucunda konunun taraflarıyla görüşmelerimiz sonucu ‘’Tarım Lisans Tamamlama’’ platformu kurulmasına ve çağırıcı bir kurumun belirlenmesi kararlaştırılmıştı.Yapılan çalışmalar ve görüşmeler sonucu TZD’nin çağırıcı kuruluş olmasına kara verilmiş, Türkiye Ziraatçılar Derneği, Tarım Orkam-Sen ve Veteriner Teknisyenleri-Teknikerleri Derneği ile ilk toplantı yapılmış bu çerçevede kamuda örgütlü sendikalar (memur sendikaları) belirlenmiş ve 24.06.2016 tarihli bu metinle davet edilmiştir.

Sayı:1176

Konu:Lisans Tamamlama

24.06.2016

………………………………………………………………………..GENEL BAŞKANLIĞINA

Bilindiği üzere sağlık önlisans alanlarından mezun olanlara 19.11.2014 tarih ve 6569 sayılı Kanun ile YÖK kanununa eklenen 69.madde uyarınca Lisans Tamamlama hakkı verilmiştir.

Yıllardır tarım işyerlerinde çalışmasına rağmen Teknik Hizmetler sınıfında görev yapan önlisans mezunlarına Lisans Tamamlama hakkı verilmemiştir.Bu durum eşitlik ilkesine aykırı olduğu gibi çalışma barışınıda olumsuz etkilemektedir.

Lisans tamamlama hakkı çoğu işkollarında çözümlenmiştir.Ayrıca sağlık önlisans mezunları arasında çeşitli aksaklıklar söz konusudur.

İş kolumuzdaki aksaklıkların giderilmesi ve mağdur edilen diğer önlisans mezunları için;hak alma mücadelesinde YÖK ve iş kolumuzun bağlı olduğu Bakanlık ile ilgili diğer fakültelerde dahil tüm eksiklikleri / görüş ve önerilerimizi bir dosya halinde ilgililere sunmak üzere ortak mücadeleye davet ediyoruz.Toplantı Yeri ve Tarihi: Türkiye Ziraatçılar Derneği Genel Merkezi  12.Temmuz 2016 saat :14.00

 

Hüseyin Demirtaş                                                                 M.Yaşar ÖZEL

Genel Sekreter                                                             Genel Başkan Yardımcısı

Paydaşlar/Dağıtım Yerleri

1.Türk Tarım Orman-Sen Genel Merkezi

2.Tarım Orkam-Sen Genel Merkezi

3.Veteriner Sağlık Teknisyenleri Derneği (VESTED) Genel Merkezi

4.Tarımcılar Vakfı

5.(Paydaş)Türkiye Ziraatçılar Derneği (TZD) Genel Merkezi

Bu üçlü örgütle yola çıkılmış telefon zinciride kurularak gündemli olarak toplantıya davet edilmiş bir aylık çalışmalarımız sonunda 3’lü platforma Tarım Orman İş Sendikası ile tarımcılar Vakfı iştirak etmiş kurum sayısı 5’e çıkmıştır.

 

Sayı:1181

Konu:Lisans Tamamlama

12.07.2016

İş kolumuzdaki aksaklıkların giderilmesi ve mağdur edilen diğer önlisans mezunları için hak alma mücadelesinde YÖK ve kolumuzun bağlı olduğu Bakanlık ile ilgili diğer fakülteler de dahil tüm eksiklikleri / görüş ve önerilerimizi bir dosya halinde sunmak üzere 12.07.2016 tarihinde Türkiye Ziraatçılar Derneği’nde yaptığımız toplantıya aşağıda imzaları bulunan dört kurum temsilcileri ve Genel Başkanları katılmışlardır.

Yapılan toplantı sonucunda 16.07.2016 günü saat 14.00’te Veteriner Sağlık Teknisyenleri ve Teknikerleri Derneği Genel Merkezi’nde izlenecek yol haritasını belirlemek üzere ikinci bir toplantı yapılması, ilk toplantı çağrısına rağmen katılmayan Tarım İşkolunda faaliyet gösteren diğer sendikalara ikinci toplantı için tekrar çağrıda bulunulması, platforma katılacak olan katılımcıların listesi ile alınan kararların işkolundaki tüm sendika ve dernek üyeleriyle sosyal medya ortamında paylaşılması kararlaştırılmıştır.

Bu maksatla 16.07.2016 günü saat 14.00’te Veteriner Sağlık Teknisyenleri ve Teknikerleri Derneği (VESTED) Genel Merkezi’nde yapılacak toplantıya katılımınızı bekler, çalışmalarınızda başarılar dileriz.

 

TÜRKİYE TARIMCILAR VAKFI             VESTED              TARIM ORKAM – SEN    T. ZİRAATÇILAR DERNEĞİ

(İmza)                                      (İmza)                           (İmza)                            (İmza)

TOPLANTI YERİ VE TARİHİ:

VESTED Genel Merkezi. Ziya Gökalp Cad. 43/1 Kolej – ANKARA  16.07.2016 Saat 14.00

İlerleyen sürede kurum sayısı tekrar 3’e inmiş yapılan çalışmalar sonucu 3 saifelik 3’lü imza ile ‘’ Tarım Lisans Tamamlama’’ raporu çıkarılmış ve imzalanarak yayınlanmıştır. 10.08.2016 tarihinde YÖK2le görüşülerek bilgi alışverişinde bulunulmuş karşılıklı yazışmalara devam edilmiştir. (YÖK Başkan Vekili ile 2016 yılı Aralık ayında TZD ve VESTED il görüşmeyi yapmıştır)

 

YÖK’den aldığımız bilgiler doğrultusunda konunun tarafının siyasi irade olduğu gerçeğinden hareketle siyasi parti ve bakanlığımız bürokratlarıyla görüşmeler yapılmaya başlanmıştır. Son  iki yılda bu çevrelerle görüşmeyi Derneğimiz tek başına üstlenmiştir. Tüm mecliste grubu bulunan parti temsilcilerine, Tarım Orman ve Su İşleri komisyonuna, Teknisyen kökenli milletvekillerine bu haklı talebimiz anlatılarak hazırladığımız rapor sunulmuştur. En son 3 Ocak 2018 tarihinde Sayın Bakan Dr. Ahmet Eşref FAKIBABA  ile görüşülerek diğer mesleki sorunlarımızla birlikte gerekçeli olarak anlatılıp TLT dosyası takdim edilmiştir.

 

 

 

TARIM LİSANS TAMAMLAMA RAPORU

Sayın Ahmet Eşref FAKIBABA

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı

 

Sayın Bakanım,

GİRİŞ:

Bizler daha önce Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına bağlı Teknik Liselerden  (Ziraat Meslek Lisesi, Ev Ekonomisi Meslek Lisesi ) mezun olup akabinde Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığında Teknik Hizmetler sınıfında görev yapan kamu personeliyiz.

Bir kısmımız çeşitli fakültelerin mesleğimizle ilgili olan 2 yıllık meslek yüksek okullarından mezun olduk, Büyük çoğunluğumuz 05.05.1994 tarihinde Anadolu Üniversitesi ile Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı arasında yapılan protokol ile Özel bir sınava tabi tutularak, Tarım Ön Lisans eğitimi alarak 1997 yılından itibaren Tarım Teknikeri  Unvanı ile Ön Lisans eğitimimizi tamamladık.

Süreç içerisinde alanlarımıza ilişkin Meslek Liselerimiz 5450 sayılı kanun ile 26.01.2006 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığına devredilerek Tarım Meslek ve Anadolu Tarım Meslek Liselerinde Mesleki bölümlerinde 3308 sayılı mesleki eğitim kanunu kapsamında 4 yıllık Meslek Lisesi eğitimimize devam edilmektedir. 20 civarında Tarım Meslek Liselerinde 18 bölüm üzerinden yıllık 1200 civarında öğrenci mezun olmaktadır. Mezunlarımız ayrıca Meslek Yüksek okulları ve Mesleki Ön Lisans Programlarından mezun olarak Bakanlığımız bünyesinde ihdas edilen kadrolarda görev yapmaktadırlar. Bakanlık Bünyesinde görev alamayanlar Özel sektörde, Tarım İşletmeleri ve tesislerde ve kurumlarda görev yapmaktadırlar.

TALEP:

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nda görev yapan tüm teknikerlere ve Gıda Tarım ve Hayvancılık İle ilgili önlisans programlarını bitiren tüm teknikerlere alanlarında Lisans Tamamlama hakkının verilmesini talep ediyoruz.

GEREKÇE:

Bilindiği üzere Açıköğretim Önlisans mezunlarından; öğretmenlere, ilahiyat, sağlık, adalet,polis.vb. mezunlarına ‘’LİSANS TAMAMLAMA’’ hakkı tanınmıştır. Sadece ‘’TARIM’’ meslek mensuplarına bu hak tanınmamıştır. Lisans mezunu olan meslek mezunları, görev yaptıkları  birimlerde ‘’LİSANS MEZUNU’’ olarak görevlerine devam etmektedirler.

Ayrıca Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nda görev yapan ‘’Veteriner Sağlık Teknikerleri’’ sağlık Lisans tamamlama hakkından yararlanarak, Ziraat Fakültelerinin ‘’ZOOTEKNİ’’ bölümünde öğrenimlerini sürdürmektedirler. Yani sağlıkla ilgili bölümde değil,teknik bir bölümde bu hak tanınmıştır. 1994 yılında aynı sınavla Açıköğretim Önlisans bölümüne giriş yaparak mezun olan Veteriner Sağlık Teknikerleri bu haktan yararlanmış, aynı Bakanlığın teknik personeline bu hak halen verilmemiştir. Dolayısıyla aynı iş yerinde iki meslek grubu arasında çalışma barışını zedelediği gibi büyük bir eksiklik olarak görülmektedir. Söz konusu bu uygulama Anayasa’mızın eğitimde ‘’fırsat eşitliği ilkesine’’ de uygun düşmediğini belirtmek isteriz.

Yükseköğretim Kurulu tarafından Veteriner Sağlık Teknikerliği, Laborant ve Veteriner Sağlık Önlisans mezunlarına tanınan Sağlık Alanında Lisans Tamamlama hakkı önemli bir adımdır. Ancak; Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığında çalışan tekniker unvanlı tüm önlisans bölümü mezunlarına Lisans Tamamlama hakkı verilmemesi büyük bir eksiklik olarak görülmektedir. Bizler bitirdiğimiz önlisans programlarında Gıda Tarım ve hayvancılık alanlarında ihtiyaç duyulan dersleri almış durumdayız. Lisans Tamamlama ile aldığımız bu bilgiler daha da pekişecek, alanında son derece uzmanlaşmış, işinin ehli insanlar çalışma hayatında başarılı bir şekilde yerini alacaktır. Kendini geliştirmiş son derecede bilgi ve beceri sahibi insan kaynaklarına sahip Gıda, Tarım ve Hayvancılık Sektörü, büyüme ve gelişme yönünde büyük bir ivme kazanacak, ülke ekonomisine önemli katkılar sağlayacaktır.

Bu noktadan hareketle; Bakanlığımız çalışanları için 2016-2017 Yıllarını Kapsayan 3. Dönem Toplu Sözleşmesinin Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı personellerini ilgilendiren Sekizinci Bölüm Tarım ve Ormancılık Hizmet Koluna İlişkin Toplu Görüşme Bölümünün Lisans tamamlama başlığı altındaki 10. Maddesi gereği Gıda Tarım va Hayvancılık Bakanlığı’ndaki tüm teknikerleri kapsayan Lisans Tamamlama çalışması yapılması için YÖK ile çalışma yapılması karara bağlanmıştır.

Ayrıca 6569 sayılı Kanun’un “GEÇİCİ MADDE 69 – Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla sağlık alanında ön lisans diploması alanlardan ebelik ve hemşirelik programlarından mezun olanlara kendi alanlarında, diğerlerine ise Yükseköğretim Kurulunun belirleyeceği, ebelik ve hemşirelik programları dışındaki ilişkili alanlarda lisans tamamlama eğitimi yaptırılır. Bu eğitimler, Yükseköğretim Kurulunun belirleyeceği alanlarda uzaktan eğitim yöntemleri ile verilebilir. Uygulama eğitimleri için Sağlık Bakanlığı ile Yükseköğretim Kurulu iş birliği yapar. Bu eğitimlerin usul ve esasları Yükseköğretim Kurulunca belirlenir.” hükmü ile Veteriner Sağlık Teknikerliği ve Laborant –Veteriner Sağlık Önlisans bölümü mezunlarımızın Lisans tamamlama sorunu nispeten giderilmiştir. 2015 yılı itibariyle başlanan bu sistemin bir kez daha gözden geçirilerek, aynı kurumlarda benzeri mesleki faaliyet gösteren meslek mensuplarımız arasında eğitim ve öğrenim haklarından eşit yararlanabilme sorunu ile eşitsizliğin giderilmesi gerekmektedir.(Taleplerimizle ilgili YÖK’den gelen Ek-1 ve Ek-2 yazıları)

Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı ile yazışmalarımızdan sonra karşılıklı görüşmelerimiz sonucu; Tarım Lisans tamamlamayla ilgili YÖK’ün yetkisinin olmadığını ancak siyasi iradenin yetkili olduğunu dolayısıyla Bakanlığımızın konuya müdahil olması gerektiği önerilmiştir.

Bizlere daha önce Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına bağlı Teknik Liselerde  (Ziraat Meslek Lisesi, Ev Ekonomisi Meslek Lisesi) tarım, hayvancılık, gıda ve ev ekonomisi ile ilgili dersler okutulmaktadır.

Bu dersleri alarak bu programlardan mezun olan meslektaşlarımız aynı zamanda eğitimini aldıkları bu işleri fiilen yaptıkları için kendilerini geliştirmişler çekirdekten yetişmiş birer eleman haline gelmişlerdir. Teknisyen ve Tekniker olarak fiilen tarlalarda, bahçelerde, çiftliklerde, ahırlarda, kümeslerde, laboratuarlarda, muhtelif tarım ve hayvancılık işletmelerinde, yem üretim tesislerinde görev yapmaktadırlar. Bu nedenle bu bölümleri bitiren bu insanların mesleklerinde ilerlemeleri ve yükselmelerinin sağlanması doğal olup Türkiye’nin gıda, tarım ve hayvancılık sektörlerine çok büyük katkısı olacaktır.

Yaşam boyu eğitim ve öğrenim ihtiyacının devam etmesi, bağımsız ve programlı öğrenimin sağlanması, tüm bireylerin eğitim hakkından eşit bir şekilde yararlanmasının sağlanması, mevcut eğitim sistemi dışında kalan biz diplomalı meslek sahibi kişiler olarak örgün eğitimde Lisans tamamlamanın zorlukları içindeyiz. Bu nedenlerle Uzaktan eğitim sistemi veya Kurumuzun uygun göreceği başka bir sistem  ile Mesleki Lisans tamamlama eğitimlerimizi yapabileceğimiz düşünülmektedir.

Ön lisans düzeyinde eğitimlerini tamamlayan Meslektaşlarımız görev yaptıkları kurumlarda Mesleklerini zaten fiilen yapmakta olduklarından, Lisans eğitimi sırasında görülen derslerin büyük çoğunluğunun uygulamasını yıl boyunca yapmakta olacaklardır, zorunlu staj programlarını çalıştıkları işyerlerinde büyük ölçüde tamamlama imkanı mümkün olacaktır.

 

UYGULAMA ŞEKLİ:

Lisans Tamamlama programlarına başvuranların çoğunluğunu resmi kurumlarda ve özel sektörde çalışanlar oluşturmaktadır. Bu nedenle Kurumsal olarak bizlerin ve  Meslektaşlarımız uzaktan Eğitim sistemi şeklinde olması,lisans tamamlama imkanımız açısında daha uygun olacaktır.

Bu nedenle:

  • Lisans Tamamlama programlarının uzaktan eğitim şeklinde yaygınlaştırılması, uzaktan eğitim bölümlerinin çoğaltılması;
  • Uzaktan eğitim yapan Üniversitelerde“Tarım Lisans Tamamlama’’ Programlarının açılması;
  • Uzaktan Eğitim veya yüz yüze eğitimde devam mecburiyeti zorunlu derslerin veya uygulamalı derslerin Yaz tatili dönemlerinde “yaz okulu sistemi” ile telafi edilip eğitimin sağlanması şeklinde önerilerimizi sıralayabiliriz.

Gereğini bilgilerinize saygıyla arz ederiz.

Yönetim Kurulu Adına

 

Veyis ÇALIŞKAN                  Hüseyin DEMİRTAŞ

GENEL SEKRETER                 GENEL BAŞKAN

 

Özellikle burada şunu belirtmek isteriz; bu talepler konuyla ilgili görüştüğümüz kişi ve kurumların tamamı tarafından olumlu karşılanmış ve ‘’gerekenler yapılacaktır’’ sözü verilmiştir.

Özetle ‘’Tarım Lisans Tamamlama’’(TLT ) raporu ve konu ile ilgili taleplerimiz tüm siyasi çevreler başta olmak üzere GTHB Ahmet Eşref FAKIBABA’dan ,Başbakan’a ve Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’a kadar ulaştırılmıştır.Bu çerçevede  lobi faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyoruz.

Aslında Özlük ve Mesleki sorunların Lisans tamamlama ile büyük ölçüde çözüme kavuşacağı unutulmamalıdır. Bu çerçevede iş yerlerinde çalışma barışının sağlanması ve yapay çelişkilerin ortadan kaldırılması amacıyla Yönetim olarak tüm enerjimizi TLT çalışmalarına verdik.

Ayrıca tarım sektörüne ilişkin gündemi de takip ederek görüşlerimizi yazılı ve görsel medyada zamanında ifade ettik. Elbette DKÖ’nün işleyişinde biri diğerine göre ihmal edilemez, her iki talebimizinde atbaşı gitmesi gerektiğinin bilinci ve sorumluluğu ile hareket ettiğimizin bilinmesini istiyoruz.

En son bir kısım meslektaşlarımızında katkısıyla İstanbul Milletvekili ve teknisyen kökenli İsmail Faruk Aksu tarafından 01.03.2018 tarihinde Tarım Lisans Tamamlama kanun teklifi TBMM’ne sunulmuş ve (çalışma raporunun yazıldığı tarihte) şuan ana komisyon olan Milli Eğitim Kültür ve Gençlik Spor Komisyonuna gelmiş durumdadır. İktidar partisi Grup Başkan ve Vekillerinden Türkiye Ziraatçılar Derneği olarak randevularımızı aldık, dönüşlerini beklemekteyiz. Sürecin işleyişi konusunda sürekli bilgileniyoruz ve konunun takipçisiyiz.

Kanun teklifi aşağıdadır:

 

(İsmail Faruk Aksu’nun kanun teklifi)

Mesleki sorunların başında gelen TLT konusunda Bakanlık bürokratlarından en son edindiğimiz bilgi “Bakanın konuyla ilgili talimat verdirdiği, çalışmaların bir an önce tamamlanmasınrı istediği” şeklindeydi. Bu konuda bir kanun teklifi verilmesi çalışmalarını da sürdürmekteyiz. Sürecin işleyişi içerisinde her iki teklifin komisyonlarda birleştirilmesi düşüncesinden hareketle Meclis Genel Kurulunda kanunlaşmasını sağlamak düşüncesindeyiz.

3.TEKNİSYEN VE TEKNİKER İSTİHDAMI SORUNU:

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na 2003 yılından beri toplu olarak Teknisyen ve Tekniker alımı yapılmadığını önceki dönemdeki  Bakana ve en son görüşmemizde Sayın Fakıbaba’ ya  ilettik. Bu sene Ocak ayından beri dillendirilen 3500 kişilik teknik eleman istihdamı söylentilerinden yola çıkarak araştırmamızın sonucunda Lisans düzeyinde eğitim alan meslek gruplarına yönelik çalışmalar yapıldığını öğrendik. Görüşlerimiz sonucunda teknisyen ve teknikerlerin de istihdam edilecek personel arasına eklenmesi konusunda Personel Genel Müdürüne talimat verildi. Müsteşar Yardımcısı ve Personel Genel Müdürüyle görüşmemiz sırasında da bu konu teyit edildi. Bu konu ile ilgili olarak Maliye Bakanlığından gelecek kadro tahsisi beklenmektedir.

Bilindiği gibi en son çıkan ve 5996 sayılı Bitki Sağlığı ve Gıda Talimatında ara/aranan meslek grubu çalışanlarımız iç denetim olarak bilinen tazminattan mahrum edilmişlerdi.

Bu haksızlığın giderilmesi ve eşit işe eşit ücret ilkesinin uygulanması talebimizi Bakan’dan sonra ikinci derecede sorumlu makama taşıdık. Ancak, denetimi yapacak elemanların Lisans düzeyinde eğitim alması gerekir mantığı egemen olduğu için halen olumlu bir yanıt alabilmiş değiliz. Bu konudaki görüşlerimiz ve çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

 

4.DİĞER MESLEKİ SORUNLAR:

Tarımsal bayilikler, Tarım Alet Makinaları Yönetmeliği, zirai İlaç bayiliği ve bölgesel olarak 5620 sayılı yasayla ilgili çay eksperlerinin yaşadığı sıkıntılar  bir ölçüde çözüme kavuşmuş olsa da halen bu alanlarda çeşitli sorunlar yaşanmaya devam etmektedir. Özellikle zirai ilaç bayiliğinde bayilik yapanlarla ilgili düzenlemelerde yaşanan sorunlar ve önerilerimizi Bakanlığa bildirdik, çalışmalarımız devam etmektedir.

Ayrıca 2017 yılı Eylül ayından itibaren Sayın Bakan tarafından çeşitli platformlarda Tarım Meslek Liselerinin tekrar açılacağı duyurusundan kısa bir süre sonra vazgeçildiğini öğrenmiş bulunuyoruz.TZD olarak şubelerimizin de görüşlerini alarak, Bakanlığımıza bağlı olarak TİGEM’lerde uygulamalı eğitimin Türkiye ekonomisine ve tarımsal eğitime katkı sunacağını, ders müfredatıda dahil konunun taraftarı ve destekleyicisi olacağımızı doğru bir karar olduğunu görsel medyada gündeme taşıyarak Derneğimizin görüşlerini paylaştık. Ancak güvenilir kaynaklardan edindiğimiz bilgiler ışığında Milli EğitimBakanlığı Tarım Meslek Liselerini GTHB’na devretmek istememiş yani aralarında anlaşma sağlanamayınca okulların açılmasından şimdilik vazgeçilmiştir.

Bilindiği üzere alanlarımıza ilişkin meslek liseleri 5450 sayılı kanun ile 26.01.2006 tarihinde Milli Eğitim devredilmiş olup, Tarım Meslek ve Anadolu Tarım Meslek Liselerinde mesleki bölümlerinde 3308 sayılı mesleki eğitim kanunu kapsamında 4 yıllık meslek lisesi eğitimine devam edilmektedir.20 civarında Tarım Meslek Liselerinde 18 bölüm üzerinden yıllık ortalama 1200 civarında mezun verilmektedir.

 

  1. Etkinlikler

2016,2017,2018 yılı döneminde de TZD nin gelenekselleşmiş ‘’Ulusal Tarım ve Gıda Kongresi’’ kesintisiz olarak kitlesel katılımla konu uzmanları ile gerçekleştirilmiştir.Ayrıca aynı yıllarda ödüle layık görülen basın ve medya mensuplarıyla bilim adamları/akademisyen ve 25 yılını doldurmuş meslektaşlarımızada ödül töreni kesintisiz olarak düzenlenmiş ve ödülleri verilmiştir.

 

2015 yılı faaliyetleri:

  1. ULUSAL TARIM VE GIDA KONGRESİ

7 Ocak 2015

Yer: Gür Kent Otel  ANKARA

Ana Tema: 

Tarım Topraklarının Korunması ve Üreticilerin Finansmanı

PROGRAM

10.00-10.10:   Açılış ve Saygı Duruşu

10.10-10.30:  TZD Genel Başkanı İbrahim Yetkin’in Açış Konuşması

10.30-11.30:  Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı M. Mehdi EKER’in konuşması

11.30-12.00:  Tarım Topraklarının Korunması konulu sunum (Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı)

12.00-12.30: Tarımda Üretici ve Tüketici Fiyatları Arasındaki Makasın Daraltılması konulu sunum

(Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı)

12.30-13.30:    Öğle Yemeği

13.30-17.00:  Üreticilerin Finansmanı konulu sunumlar

-Şeker Pancarı Üreticilerinin Sorunları (Pankobirlik)

– Denizbank

– Finansbank

– Garanti Bankası

– İş Bankası

– Şekerbank

– TEB

– Yapı ve Kredi Bankası

– Ziraat Bankası

17.00: Kapanış2016 yılı faaliyetleri

 

 

T.Z.D 66.KURULUŞ YILDÖNÜMÜ TOPLANTISI

23 Haziran 2015

YER: GÜRKENT OTEL ANKARA

PROGRAM:

13:30 AÇILIŞ

SAYGI DURUŞU VE İSTİKLAL MARŞI

GENEL BAŞKAN İBRAHİM YETKİN ‘ NİN AÇILIŞ KONUŞMASI

GIDA TARIM VE HAYVANCILIK BAKANI SAYIN M. MEHDİ EKER ‘İN KONUŞMASI

ÖDÜL DAĞITIMI

KAPANIŞ

 

2016 yılı faaliyetleri

15.ULUSAL TARIM VE GIDA KONGRESİ 

20-21 Ocak 2016

Yer: Gür Kent Otel  ANKARA

PROGRAM:

  1. GÜN (20 Ocak)

10.00 – 10.20: Açılış ve TZD Genel Başkanı İbrahim Yetkin’in konuşması

10:20-10:30:Şekerbank Genel Müdür Yardımcısı Sayın Gökhan ERTÜRK

10.30:10.40: Akbank Genel Müdür Yardımcısı Sayın Bülent OĞUZ

10.40:10:50: Tarsim Genel Müdürü Sayın Yusuf SATOĞLU

10.50:11.00: Tarım Kredi Kooparatifleri Merkez Birliği Genel Müdürü Sayın İrfan Güvendi

11:00.11:20:Tarım ve Köyişleri Komisyon Başkanı Sayın Recep KONUK

11:20: Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Sayın Faruk ÇELİK

12.15- 13.00: Yemek Arası

13.00:13.20:CNN Türk Para Dedektifi Programı Sayın Cem SEYMEN

13.20:15.00: Bankaların sunumları

15.00 – 16.30: Türkiye’de Şeker ve Şekerpancarı sektörünün sorunları konulu açık oturum

Pankobirlik Genel Müdürü Taner TAŞPINAR

Türkiye Şeker-İş Sendikası Başkanı İsa GÖK

T.C Şeker Kurumu Başkanı Hüsnü TEKİN

  1. GÜN (21 Ocak)

10.00- 10.10: Açılış

10.00 – 12.00: Türkiye’de bitkisel üretim (Hububat, Bakliyat ve Tohumculuk) konulu sunumlar

Tohumcular Birliği Başkanı Sayın Yıldıray GENCER

Toprak Mahsülleri Ofisi

Reis Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Mehmet REİS

12.00 – 13.00: Yemek arası

13.00 – 16.00: Hayvancılık, Et ve Süt üretimi ile ilgili sunumlar

– Türkiye Süt, Et, Gıda Sanayicileri Ve Üreticileri Birliği (SET-BİR)Başkanı Sayın Zeki ILGAZ

– Et ve Süt Kurumu (ESK) Daire Başkanı

– BESD-BİR (Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği) Genel Sekreteri Prof.Dr. Ahmet ERGÜN

– Tire Süt Kooperatifi Başkanı Sayın Mahmut ESKİYÖRÜK

– Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği Genel Müdürü Hüseyin VELİOĞLU

-Banvit Teknik İletişim ve Mevzuat İşleri Direktörü Ramazan ÇAKIR

16.00- 16.30: Kapanış konuşması

 

 

 

TZD 67. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ TOPLANTISI

16 HAZİRAN 2016

Yer: GÜR KENT OTEL

PROGRAM:

13.30-14.00 : Açılış ve Genel Başkanın Konuşması

14.00-15.00 : Konukların Konuşmaları

15.00-16.00 : Ödül Töreni

16.00-17.00 : Kokteyl

 

2017 yılı faaliyetleri

  1. ULUSAL TARIM VE GIDA KONGRESİ

18 OCAK 2017

Yer: GÜR KENT OTEL ANKARA

Ana Tema: Tarım ve Hayvancılıkta Finansman ve Pazarlama Sorunları

PROGRAM:

Ana Tema: Tarım ve Hayvancılık Politikalarında Finansman ve Pazarlama Sorunları

09.30-10.00: Kayıt

10.00-11.00: Açılış ve Protokol Konuşmaları

11.00-11.15: Çay Arası

11.15-12.30: 1. OTURUM (Konu: Hayvancılık, Süt ve Yem Sanayii: Geleceğe Bakış)

12.30-13.30: YEMEK ARASI

13.30-14.30: 2. OTURUM (Konu: Hayvancılıkta Üretim ve Pazarlama Sorunları)

14.30-14.45: Çay Arası

14.45-15.45: 3 OTURUM (Konu: Hayvancılık Sektöründe Finansman Sorunları)

15.45-16.00: Çay Arası

16.00- 17.00: 4. OTURUM (Konu: Tarım Ürünlerinde Pazarlama, Destekleme ve Finansman Sorunları)

17.00-17.30: Değerlendirme ve Kapanış.

 

TZD 68. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ TOPLANTISI

15 Haziran 2017

Yer:  Gür Kent Otel ANKARA

PROGRAM:

13.30-13.45: Açılış ve Genel Başkanın konuşması

13.45-14.15: Konukların konuşmaları

14.15-15.00: TZD 68. Kuruluş Yıldönümü Tarıma Katkı Ödülleri’nin sahiplerine verilmesi

15.00-16.00: Prof. Dr. Bülent GÜLÇUBUK’un “Tarım İçin Kırsal İçin Genç Çiftçiler” konulu sunumu

16.00: İkram

 

  1. Medya İlişkileri
  2. a) Görsel Basın: Tarım sektörüyle ilgili gündeme ilişkin TZD nin görüşleri TRT 1′ ve diğer ulusal kanallardan tarım kanallarına kadar değişik mecralarda Genel Başkanımız Hüseyin Demirtaş tarafından dile getirilmiştir.
  3. b) Yazılı Basın: Derneğimiz Genel Başkanı Hüseyin Demirtaş sektörel sorunlarla ilgili periyodik olarak döneme ilişkin derneğimizin görüşlerini basın açıklaması ile kamu oyunu bilgilendirmiştir.

Ayrıca her sene sonunda  tarım sektörü ile ilgili olarak Dernek tarafından hazırlanan toplu değerlendirme otellerde ve TZD genel merkezinde yapılan basın toplantıları ile medyaya aktarılmış ve kamu oyunda önemli yer bulmuştur. Özetle Tarım ve Hayvancılık sektörü ile özlük ve mesleki sorunlarımız rutin olarak gündemde tutulmuş ve medya etkin bir biçimde kullanılmıştır.

 

2016 YILINDAN BU YANA HAZIRLANAN RAPORLAR, YAPILAN AÇIKLAMALAR, BASIN TOPLANTILARI VE SUNUMLAR

 

( 14.10.2016)

BASIN AÇIKLAMASI

 

‘Tarım Politikasının Temel İlkeleri Neler Olmalıdır’

 

Türkiye Ziraatçılar Derneği (TZD) Türkiye tarımını geçmişten günümüze kadar uygulanan tarım politikaları temelinde değerlendiren, günümüzün acil sorunlarını tespit eden ve önümüzdeki dönemde tarımda yaşanabilecek sorunlara dikkat çeken bir rapor hazırlamıştır.

 

“Tarım Politikalarının Temel İlkeleri Neler Olmalıdır?” başlıklı raporda kısaca şu saptamalar yapılmaktadır:

 

GİRDİ FİYATLARINDAKİ ARTIŞLAR ÇİFTÇİNİN BÜTÇESİNİ ERİTTİ

Ülkemizde tarımsal girdilerde dışa bağımlılık oranının yüksektir. Bu nedenle üreticiler döviz fiyatlarındaki dalgalanmalardan büyük zarar görmektedir.

Girdi fiyatlarının yüksek oluşunda vergi oranları da önemli bir rol oynamaktadır.

Örneğin, Tarım sektöründe yılda 3.3 milyon ton civarında mazot kullanılmakta ve bu mazot neredeyse tümüyle ithal edilmektedir.

Şu anda 4 liranın üzerinde bir fiyattan satılan mazottan alınan ÖTV ve KDV (yani dolaylı vergi) 2,26 TL’yi bulmaktadır ( % 36.57 ÖTV + % 15.07 KDV). Bu rakam, çiftçiye bu yıl verilen 10 milyar TL’lik toplam desteğe yakın bir miktar oluşturmaktadır. Yani salt mazottan alınan dolaylı vergilerle, çiftçiye bir yılda verilen tüm destek geri alınmaktadır.

Dolar cinsinden tarımsal gelirdeki düşme sonucu tarım kesiminde kişi başına düşen milli gelir 2.800 dolara kadar gerilemiştir. Türkiye ortalaması ise 9 bin dolar civarındadır. Yani tarımsal nüfusun yaşam standardı kentsel nüfusun çok altına düşmüştür.

TARIM TOPRAKLARININ KAYBI ARALIKSIZ SÜRÜYOR

1980’de 28 milyon 175 bin hektara ulaşmış olan tarım toprakları önce yavaş bir şekilde daha sonra hızlanarak kullanım dışına çıkmıştır. Bunda tarımsal politikalar kadar tarımı kent rantlarına feda eden ve en verimli tarım topraklarının bulunduğu verimli ovaları beton kentleşmeye teslim eden anlayışlar da rol oynamıştır. Böylece, 1990’da 27 milyon 856 bin, 2000’de 26 milyon 379 bin, 2010’da 24 milyon 394 bin hektar olan tarım alanları 2015 yılında 23 milyon 949 bin hektara kadar inmiştir.

1990-2015 döneminde kaybedilen tarım alanlarının toplamı 3 milyon 907 bin hektardır. 1979’a göre alırsak rakam 4 milyon 676 bin hektara çıkıyor. Bu rakam Avrupa’nın en önemli tarım ve hayvancılık ürünleri ihracatçısı Hollanda’nın topraklarından daha büyük bir alandır.

GÜNCEL GELİŞMELER VE TARIM SEKTÖRÜ

RUSYA İLE KRİZ:

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Putin’e yazdığı mektup ve ardından Rusya’ya yaptığı ziyaret ile başlayan “buzların çözülmesi” dönemi son olarak Türkiye’nin evsahipliği yaptığı Dünya Enerji Kongresi’ne Putin’in katılımıyla yeni bir ivme kazanmıştır.

Bu ziyaret sırasında sebze-meyve ve gıda konusunda Türkiye’ye uygulanan ambargoların kaldırılması da kararlaştırılmıştır.

Her ne kadar bu kararın alınmasının ardından krize kadar en büyük pazarımızı oluşturan Rusya’ya sebze-meyve ihracatının hemen eski seviyelerine ulaşması beklenmese de gelişmelerin bu yönde seyredeceği anlaşılmaktadır. Bu gelişme tarım sektörü açısından önemli bir sorunun çözüm yoluna girdiğini göstermesi açısından son derece olumludur.

ULUSLARARASI KREDİ DERECELENDİRME KURULUŞLARININ DEĞERLENDİRMELERİ:

Son dönemde S&P, Fitch ve Moody’s gibi uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları birbiri ardına ülkemiz ekonomisi ile ilgili olarak olumsuz değerlendirmeler yapmış ve kredi notunu düşürmüşlerdir. Konu doğrudan tarım sektörü ile ilgili olmasa da ülkemize sermaye akışında bir yavaşlama olması durumunda son yıllarda giderek tarımsal kredilere bel bağlayan tarım sektörü de bu olaydan olumsuz etkilenecektir.

Normal koşullarda tarımsal işletmelerin finansmanında özkaynaklar birinci derecede rol oynuyorsa, ikinci sırada “destekleme”, üçüncü sırada ise kredi  “kredi” gelmektedir. Ülkemizde ise bu sıralama giderek bozulmuş, girdi maliyetlerinin sürekli artmasından dolayı özkaynaklarını artıramayan  tarımsal işletmeler son yıllarda giderek daha fazla banka kredisi kullanmaya yönelmiştir. Banka kredileri ise esas olarak ülkemize yüksek faizden yararlanmak için gelen fonlardan karşılanmaktadır. Bu fonlar azaldığı takdirde bankaların kredi musluklarının kısılması ve tarımsal kredi faizlerinin yükselmesi kaçınılmazdır. Böylesi olumsuz bir gelişme, mevcut finansman modeli düşünüldüğünde tarım sektörü açısından olumsuz sonuçlar doğuracaktır.

ULUSLARARASI GERİLİMLERİN ETKİLERİ:

Son yıllarda ülkemiz çevresinde yer alan bölgelerde uluslararası gerilimler tırmanmaktadır. Rusya ile yaşanan bu tür bir gerilimin tarım sektörü üzerindeki olumsuz etkilerine değinmiştik. Rusya ile ilişkilerimizin son günlerde yeniden düzelmesi ülkemizde memnuniyet yaratırken bu kez de muhtemelen bazı “Batılı” müttefiklerimizle aramızda sorunlar doğacaktır.

GÜMRÜK BİRLİĞİ VE TTIP

Bu konu Gümrük Birliği ve TTIP/TTYO adı verilen anlaşma ile de ilgilidir. Bilindiği gibi ABD ve AB arasında çok kapsamlı bir ticaret ve yatırım ortaklığı kurulması planlanmakta ve bu konudaki müzakereler sonuç aşamasına gelmiş bulunmaktadır.

Türkçesi “Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTYO)” olan—orijinal adı ‘Transatlantic Trade and Investment Partnership (TTIP)-  bu ortaklığın kurulmasıyla ABD ve AB arasındaki ticaret ve yatırım ilişkilerinde herhangi bir sınıra, kurala ve engellemeye bağlı olmayan bir serbest ticaret bölgesi oluşturulacaktır.

Türkiye 1996 yılında AB ile Gümrük Birliği anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşmaya göre, iki taraf arasındaki gümrük tarifeleri kaldırılmıştır. Ayrıca Gümrük Birliği Anlaşması’nda Türkiye’nin AB yükümlülüklerine tek taraflı uyması zorunluluğu hüküm altına alınmıştır. Yani, AB’nin Türkiye dışındaki diğer ülkelerle yaptığı serbest ticaret anlaşmalarına, Türkiye taraf olmasa bile uymak zorundadır. Ancak Türkiye’nin hâlihazırda ABD ile bir serbest ticaret anlaşması olmadığı için ABD pazarına aynı şartlarda girmesi mümkün olmayacaktır. TTIP’in hayata geçmesi durumunda ABD menşeli tarım ürünleri ülkemize serbest ticaret kapsamında gümrüksüz olarak girerken Türkiye’nin ABD pazarına aynı koşullarda giremeyecektir. Bu durumda AB ile Gümrük Birliği anlaşmasından doğan büyük zararlara çok daha büyükleri eklenecektir.

Putin’in Türkiye ziyaretinin ardından iki ülkenin de dahil olacağı bir serbest ticaret bölgesi kurulması düşüncesi telaffuz edilmeye başlanmıştır. Kurulacak bu bölge karşılıklı eşitlik ve yarar ilkesine dayanırken TTIP’in olumsuz etkilerine karşı tepkilerin artması ve bu durumun ABD ve AB ile ekonomik ilişkilerimizi olumsuz etkilemesi olasıdır.

Ayrıca Ortadoğu ile olan ekonomik ilişkilerimiz de gelecek açısından önemli riskler ve belirsizlikler taşımaya devam etmektedir. Mısır ile ekonomik ilişkilerimiz kopuktur. Suriye’de ancak “muhalif güçler”in elindeki bölgelerle ticaret yapılabilmektedir. Irak’ta Musul krizi derinleşmekte ve Irak Hükümeti ile ilişkiler gerginleşmektedir. Önümüzdeki dönemde bu gelişmelerin yaratabileceği risklere karşı önlem alınması bir zorunluluk halini almaktadır.

ORTA VADELİ PLAN

Orta Vadeli Planda “tasarrufların” artırılması ve cari açığın kapatılması anlayışı önemli bir rol oynamaktadır. Elbette kendi başına bu çabalar olumludur; ancak geçmişte olduğu gibi “tasarruf” gerekçesiyle tarıma ayrılan desteklemelerin kısılması ve cari açığın kapatılması amacıyla başta mazot olmak üzere önemli girdilerdeki aşırı vergi yükünün artırılması beklenenin tam aksi yönde sonuçlar doğurabilir.

Son günlerde doların yükselişi ve 3.1 sınırına ulaşması hiç kuşkusuz tük ekonomi üzerinde olumsuz bir etki yaratacaktır. Tarımsal girdilerin büyük ölçüde ithal edilmesi dolayısıyla bu yükselişin olumsuz etkilerinden en fazla etkilenecek sektör tarım sektörüdür. Bu girdilerin başında da mazot gelmektedir. Bilindiği gibi mazot üzerinden alınan vergiler neredeyse bütçeden destekleme fonuna ayrılan kaynağın tümünü götürmektedir. Bu durumda geçmişte olduğu gibi tarımda kullanılan mazot üzerinden alınan vergilerin hafifletilmesinde büyük yarar bulunmaktadır.

Sonuç olarak önümüzdeki dönemde tarım sektörünün güçlenip gelişebilmesi için tarım politikalarımızın şu ilkeler üzerine oturtulması gerekmektedir:

Üretim: Türkiye kendine yeterliği olmayan ürünlerde yeterliği hedeflemeli ve ihracat olanağı olan ürünlerde  üretimi teşvik etmelidir. Yapılan planlar açık ve net hedeflere sahip olmalı ve kamunun desteğiyle uygulanmalıdır.

Koruma: Küçük ve orta üreticilerin gerek üretim gerekse ürünlerini pazarlama aşamasında uğradıkları zararı önleyecek ve tarım topraklarını koruyacak önlemler alınmalı ve uygulanmalıdır. Piyasayı düzenleyecek ve küçük üreticilerin ürünlerini işleyerek pazarlayacak Şeker fabrikaları, TMO, ESK gibi kamu kuruluşları güçlendirilmelidir.

Destekleme: Bütçeden ayrılacak destekleme fonu Tarım Yasası’nın öngördüğü gibi asgari GSMH’nın yüzde 1’i oranında olmalı destekleme ve kredi arasında oluşan dengesizlik giderilerek çiftçinin borç sorunu hafifletilmelidir. Girdi fiyatlarındaki aşırı artışa karşı sübvansiyon uygulanmalıdır.

Örgütlenme: Tarım sektörünün geliştirilmesi küçük ve orta üreticilerin yok edilerek plantasyon tipi işletmelerin kurulmasından değil aile çiftçiliğinin korunmasından geçer. O nedenle küçük ve orta üreticilerin örgütlerinin kurulması ve geliştirilmesi teşvik edilmelidir.

Entegrasyon: Tarım sektörü gıda ve hayvancılık sektörleriyle birlikte ele alınarak tarımsal üretim, sanayi, pazarlama ve ticaretin entegre edilmelidir.

Tarım sektörümüzün mevcut yapısı ve güncel gelişmeler, önümüzde önemli fırsatlar yattığını göstermektedir.

Ancak bu olumlu gelişmelerin arkasında sürekliliği tehdit eden, işletmelerimizin ekonomik yapılarını zayıflatan, tarım topraklarımızın korunmasını güçleştiren çok sayıda “tehdit” de yer almaktadır. Bu tehditleri giderecek gerçekçi politikalar izlenmediği takdirde karşımıza bir “sürdürülebilirlik” sorunu çıkacak ve bu sorun çok boyutlu başka sorunlara yol açacaktır.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

 

—————————————————–

(21.10.2016)

“Milli Tarım Projesi”ni destekliyoruz

Tarım sektörümüzde yıllardır biriken sorunlar, tarım politikamızın toplu bir biçimde gözden geçirilmesini ve önümüzdeki dönemde uygulanacak tarım politikaları açısından açık ve net hedefler konulmasını zorunlu hale getirmiş bulunmaktadır.

Bu açıdan Türkiye Ziraatçılar Derneği (TZD) olarak Başbakan Binali Yıldırım tarafından açıklanan “Mili Tarım Projesi”ni önemli bir çalışma olarak görüyoruz.

Türkiye Ziraatçılar Derneği bu projenin açıklanmasından kısa bir süre önce “Tarım Politikamızın Temel İlkeleri Neler Olmalıdır” başlıklı bir rapor yayınlamıştı.

Raporda, Tarım ve Hayvancılık Sektörünün en büyük sorunları;

* Hububat ve Bakliyat üretiminde uzun vadeli düşüş eğilimi,

*Girdi Maliyetlerinin ve dışa bağımlılığın yüksek olması,

* Üretim fiyatları ile market fiyatları arasındaki makasın üretici aleyhine aşırı açılması,

* Desteklemelerin yetersizliği,

* Tarım topraklarının amaçdışı kullanımı,

* Hayvancılıkta ithalat politikaları olarak belirlenmişti.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Başbakan Binali Yıldırım tarafından açıklanan “Milli Tarım Projesi”nde bu sorunlara yer verilmekte ve sorunların giderilmesi yönünde adımlar atılması hedeflenmektedir.

Bu doğrultuda;

* Havza bazlı üretime destek verilmesi, buğday ve yem bitkileri ağırlıklı olarak 19 ürünün “stratejik ürün” olarak belirlenerek ülkenin her yerinde desteklenmesi,

* En önemli girdilerden birini oluşturan tarımsal amaçlı kullanılan mazotta yüzde 50 oranında destek verilmesi,

* Tarımsal ürünlerin piyasalarını düzenlemek için TMO ve ESK gibi kamu kurumlarının etkin olarak devreye sokulması, hububat, üzüm gibi ürünlerin rekoltelerinin bakanlıktan tek elden açıklanarak spekülasyonların, haksız kazancın önüne geçilmesi,

* Desteklemelerin artırılması,

* Hayvancılıkta yerli üretimin desteklenmesi, mera hayvancılığı yetiştirme bölgeleri ve damızlık hayvan merkezleri kurulması, ve ithalatın damızlık hayvan ile sınırlanması,

* Tarım topraklarının amaç dışı kullanımının engellenmesi ve bölünmüş tarım topraklarının toplulaştırma çalışmalarının hızlandırılması,

*Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge) çalışmalarının hızlandırılması gibi hedefler TZD tarafından belirlenen ilkelerle uyum halindedir.

Bunun yanı sıra yine geçtiğimiz günlerde Başbakan Binali Yıldırım tarafından açıklanan Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi Cazibe Merkezleri Programı ve Yatırım ve Destek Hamlesi kapsamında 2016-2020 döneminde toplam 62 milyar liralık kamu yatırımı yapılmasının kararlaştırılması ve bunun 17,68 milyar lirasının Gıda, Tarım ve Hayvancılık ile Orman ve Su İşleri bakanlıklarına tahsis edilmesi de olumlu bir gelişmedir.

2017 yılında uygulamaya konulacağı belirtilen bu vaadlerin gerçekleşmesi için bir sivil toplum kuruluşu olarak katkıda bulunmaya hazır olduğumuzu ve bu vaadlerin takipçisi olacağımızı kamuoyuna duyururuz.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

————————————————

 

(10.08.2016)

Yaş Sebze ve Meyvelerde fırsatçılara dikkat:

 

Cumhurbaşkanı  Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasındaki görüşmelerin beklendiği gibi olumlu bir hava içinde geçmesi ve ticari ambargoların sona ermesi üreticilerimizi sevindirmiştir.

Özellikle yaş meyve ve sebze üreticileri Rusya’nın ambargosundan en çok etkilenen kesimlerden biriydi. Yaş meyve ve sebze üretim merkezi olan Antalya’da Yılın ilk altı ayında ihracattaki düşüş yüzde 30’un üzerindeydi. Türkiye genelinde düşüş son bir yılda yüzde 10’u geçmişti.

Bu düşüşün en büyük sebebi Rusya’nın ambargosuydu. Rusya’ya yapılan yaş sebze ve meyve ihracatı bu yılın ilk altı ayında yüzde 80’i bulmuştu.

Bu durum üreticileri büyük bir mali kriz içine sokmuş, seracılık yapan üreticilerimiz borçlarını ödeyemez duruma düşmüştü. Üzüm ve narenciye üreticileri de ambargodan olumsuz etkilenmişlerdi. Rusya ile yumuşama haberleri gelmeye başladığında bazı üreticilerimizin davul zurna ile kutlama yapmasının altında bu gerçekler yatıyordu.

İHRACATIN RAYINA OTURMASI BİR KAÇ AY ALIR

Rusya ziyaretinin ardından ambargonun sona erdiğinin açıklanması ve 100 milyarlık ticaret hedefinin telaffuz edilmesi umutları canlandırmış, üreticiyi sevindirmiştir. Ancak, bu açıklamanın ardından ihracatın hemen eski noktasına ulaşması beklenmemelidir. Bunun sebebi, ambargo döneminde Rusya’nın yaş sebze ve meyvede üretimi artırma çabasına girişmesi ve ithalatta tek yanlı bağımlılığa karşı başka ülkelerle bağlantılar kurmuş olmasıdır.

Nitekim Rusya Tarım Bakanı Aleksandr Tkaçev, Türkiye’ye uygulanan gıda ambargosunun kalkacağı anlaşılınca yaptığı açıklamada “Pazarımızı açmakta aceleci davranmayacağız. Kendi tarımsal üreticilerimizi desteklememiz gerekiyor” demiştir. Rusya Tarım Bakan Yardımcısı Yevgeniy Gromıko da “Turizmde evet, ulaşımda evet, enerjide evet. Fakat tarım ürünleri konusunda daha dikkatli olunmalı. Zira yerli tarım sektörünün geliştilmesi yönünde bir karar almıştık” uyarısında bulunmuştur.

DURUMDAN YARARLANMAYA ÇALIŞACAK FIRSATÇILARA DİKKAT

Ülkemizde tarımsal üreticiler ürünlerini kendi örgütleriyle pazarlayabilecek güce erişmedikleri ve sebze meyve alanında piyasayı düzenleyici kurullar olmadığı için yaş meyve sebze sektörü fırsatçıların at oynattığı bir alan durumundadır. Örneğin ambargo döneminde bu fırsatçılar Rusya pazarının kapanmasını üretici fiyatlarını düşürmek amacıyla kullanmışlardır. Ancak bu ürünlerin tüketiciye sunulma aşamasında fiyatlar düşmek yerine artmıştır. Ülkemizde sebze meyve alanında aracı kârları yüzde 100 ile yüzde 300 arasında oynamaktadır.

Şimdi ambargonun kalkacağının açıklanması üzerine hiç kuşkusuz fırsattan yararlanmak isteyen bir kesim “Rusya’ya ihracat başladı, fiyatlar arttı” gerekçesini kullanarak bu kez iç piyasada fiyatları artırma ve tüketiciyi zarara uğratma yönünde çabalarda bulunacaklardır.

Ülkemizin kronik sorunlarından biri haline gelmiş bulunan gıda enflasyonunun önemli sebeplerinden biri olan bu duruma karşı acilen önlem alınması gerekmektedir.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

————————————————–

 

( 29.08.2016)

Üretici ve tüketicide Bayram endişesi yayılıyor                                                           

Bayramlar, genelde insanların mutlu olmalarını sağlar. Kurban Bayramı söz konusu olduğunda, üretici, aylardır beslediği hayvanını satıp para kazanacağı, tüketici ise dinsel görevini yerine getirirken aynı zamanda bol bol et yeme fırsatı bulacağı için mutlu olur. Ne var ki, bu yıl artan kurban fiyatları hem üretici hem de tüketici kesimi endişelendiriyor.

ET ÜRETİMİ YETERİNCE ARTMIYOR

Bu endişenin kaynağında hayvancılık konusunda izlenen çelişkili politikalar ve üretimin bir türlü istenildiği oranda artırılamaması yatıyor.

Kurban Bayramı öncesine denk gelen geçen yılın ikinci çeyreğinde yaklaşık 230 bin ton olan kırmızı et üretiminin, bu yılın ikinci çeyreği itibariyle 243 bin ton olarak gerçekleştiği, geçen yılın ikinci çeyreğinde 262 bin ton olan toplam kırmızı et üretiminin ise 270 bin tona çıktığı tahmin ediliyor.

Bu rakamlar, yıllık üretim 1 milyon tonu geçse de üretim miktarındaki artışın düşük oranda kaldığını ve et açığının kapatılamadığını gösteriyor.

BÜYÜK BAŞ HAYVAN SAYISINDA AZALMA VAR

Meseleye hayvan sayısı açısından bakıldığında, geçen yıl sonu itibariyle büyükbaş hayvan sayısının yüzde 1,5 azaldığı, küçükbaş hayvan sayısının ise yalnızca yüzde 1,1 oranında arttığı görülüyor. Yıl sonu itibariyle sığır sayısı 13 milyon 994 bin baş, koyun sayısı 31 milyon 508 bin baş, keçi sayısı ise 10 milyon  416 bin baş olarak belirlenmiş bulunuyor. Bu rakamlar, Türkiye’de alınan tüm önlemlere karşı üretimde önemli bir artış sağlanamadığını ortaya koyuyor.

SORUN YEM FİYATLARININ YÜKSEKLİĞİ, MERALARIN YİTİRİLMESİ VE YANLIŞ İTHALAT POLİTİKALARINDAN KAYNAKLANIYOR

Söz konusu durumun kaynağında yem fiyatlarının yüksekliği ve meraların imara açılması nedeniyle besiciliğin giderek pahalı bir iş haline gelmesi yatıyor. Besiciler, bu duruma çare olarak teşviklerin artırılmasını ve uzun vadeli koruma önlemleri alınmasını istiyor.

Ancak, et açığının kapatılamaması ve spekülasyonun önlenememesi nedeniyle marketteki et  fiyatları aşırı ölçüde yükselmeye devam ediyor. Bu da sık sık ithalatın gündeme gelmesine yol açıyor. Başta Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı olmak üzere yetkililer et ithalatına karşı olduklarını açıklasalar da ithalat durdurulamıyor. İthalat nedeniyle  haksız rekabet karşısında kalan besiciler ise uzun vadeli yatırımlara yönelemiyor.

Nitekim, Kurban Bayramı yaklaşırken canlı hayvan ve et ithalatı yine gündemde. Et ve Süt Kurumu’nun (ESK) 16 bin baş (10 bin 500 ton) için açtığı ihaleyi Ürdün kökenli bir firma canlı hayvanın kilosuna 5.07 dolar fiyat vererek kazandı. İhalenin yapılmasının ardından dolar kurundaki artış nedeniyle karkas etin kilosunun fiyatı 17-19 TL arasında bir fiyata gelecek. Oysa ESK’nın 1 kilo karkas et için yerli besiciye verdiği fiyat 13 ile 13.3 TL arasında değişiyor. Yani, fiyatları düşürme gerekçesiyle ithal edilen canlı hayvandan elde edilen etin kilosu yerli etten daha pahalıya geliyor. Bu durumda et ithalatı fiyatları düşürmek bir yana, tam tersi bir etkide bulunuyor.

Bu yılın başında hayvan ithalatına gidilmeyeceği söylenirken bir kaç ay sonra 100 bin baş besilik dana ithal edileceği açıklanmıştı. Daha sonra sığır ithalatı gündeme geldi. O da yetmedi, en son Kurban Bayramı öncesinden başlayarak 30 Kasım’a kadar 5 bin ton sığır karkas eti ithal edileceği ilan edildi.

Yerli hayvan üreticileri yabancı üreticilerle daha pahalı girdi kullanıp eti daha ucuza satarak rekabet edebilir mi? Doğal olarak edemiyor ve hayvancılık yıllardan bu yana bu nedenlerle yerinde sayıyor.

TÜKETİCİ DE MUTSUZ

Tüketiciye gelince, o da endişeli. Bayram yaklaşırken kurbanlık hayvan fiyatlarının geçen yıla göre yüzde 25 ile 30 oranında artacağı açıklandı. Büyükbaş kurban fiyatlarının 5.000 TL – 10.000 TL (Bu rakam büyük kentlerde 14 bine kadar çıkabilir), Küçükbaş kurban fiyatlarının ise700 TL – 1200 TL arasında satılması bekleniyor.

Canlı hayvan kilogram fiyatının ise büyükbaş hayvanlarda kilogram başına 12 ile 22 lira, küçükbaşta ise kilogram başına 9 lira ile 19 lira arasında olacağı tahmin ediliyor.

KURBANLIK ALIRKEN DİKKAT

Tüketiciyi endişelendiren bir başka husus da bu kadar para verdikten sonra aldığı hayvanın hastalıklı çıkması. Ülkemizde kayıtdışı ve kaçak hayvanların bulunması ve bazı bölgelerimizde hayvan hastalıklarının giderek yaygınlaşması bu endişeleri haklı kılıyor. Böyle bir durumla karşılaşmamak için bazı hususlara dikkat edilmesi gerekiyor. Bunların başında hayvanların kulak küpesinin olup olmadığına bakılması ve hayvanın “pasaportunun” kontrol edilerek aşılarının düzenli yapılıp yapılmadığının anlaşılması geliyor.

Bütün bunların yanı sıra unutulmamalıdır ki hayvanın sağlıklı olduğunun en büyük garantisi görüntüsüdür. Kurbanlık alacak vatandaşların canlı bir görünüme sahip olmayan, sürekli yatan ve salya, sümük gibi akıntıları bulunan hayvanlardan uzak durması gerekiyor.

Türkiye Ziraatçılar Derneği olarak tüm vatandaşlarımızın yaklaşan kurban bayramlarını şimdiden kutluyor, gelecekte herkesin daha mutlu olacağı bayramlar diliyoruz.

                                                                            

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

———————————————–

 

Sürdürülebilir tarım politikaları ve 2016 yılı değerlendirmesi

(Dünya gazetesinin sorularına cevaplar)

 

*Türkiye’de sürdürülebilir tarım alanında yapılan çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?Türkiye’de tarım sektörünün özellikle son yıllarda pek çok üründe artan ithalatını neye bağıyorsunuz? Sektörün önündeki sorunları sıralayabilir misiniz?

 

Sürdürülebilir tarım konusu aslında çok geniş alanı kapsayan ve değişik bakış açılarından farklı anlamlar yüklenebilen bir kavramdır. “Sürdürülebilirlik” kavramının temelinde tarımın temelini oluşturan doğal kaynakların korunması yatar. Tek başına teknolojik gelişme “sürdürülebilir tarım” için yeterli değildir. Teknoloji aracılığıyla doğanın aşırı “sömürülmesi” tarımsal üretimi belirli bir süre için artırabilir; ancak doğal kaynakları geri döndürülemez biçimde tüketerek tarımın temelini yok eder.

Burada karşımıza çıkan yanlış anlayışlardan biri doğal kaynakların korunması düşüncesini piyasa ekonomisinin kurallarına bağlamaktır. Çevrenin tahrip edilmesi sonucu uğranılacak zarar, geçici olarak elde edilebilecek kazancın büyüklüğü ile kıyaslanamaz. Başka bir deyişle doğaya değer biçilemez. “Çevre”, insan ile doğanın birlikte oluşturduğu biyofiziksel bir varlıktır. Çevreyi piyasada işlem gören bir “mal” değildir.

Sürdürülebilir tarım çalışmaları dediğimiz zaman anlamamız gereken bu “biyofiziksel” varlıktır. Ancak genelde bu kavramla organik tarımın yanı sıra çevre kirliliğine, tarım topraklarının amaçdışı kullanımına karşı mücadele anlaşılmaktadır. Burada çok geniş kapsamlı bu konuya ayrıntılı olarak girmek mümkün olmadığı için kısaca ülkemizde sürdürülebilir tarımın aynı zamanda “insan odaklı tarım” anlamına gelmesi gerektiğini yukarıda belirtilen etkenlere ek olarak tarımsal üreticilerin refahlarının sürdürülebilir tarımın temel bir özelliğin teşkil ettiğini belirterek geçelim.

Sorunu bu çerçevede içinde ele aldığımızda, sürdürülebilir tarım konusunda ülkemizde bazı olumlu gelişmeler olmakla birlikte, bunların kural olarak piyasacı yaklaşıma feda edildiğini söyleyebiliriz. Öyle ki, tarım topraklarının ve çevrenin korunması amacıyla çıkarılan yasal metinler bile rant ve maddi çıkar söz konusu olduğunda istisna hükümleri ile devreden çıkarılmakta ve etkili olamamaktadır.

Bu tabloyu rakamlarla ifade edersek, 1980’de 28 milyon 175 bin hektara ulaşmış olan tarım topraklarının, 1990’da 27 milyon 856 bin, 2000’de 26 milyon 379 bin, 2010’da 24 milyon 394 bin,  2015 yılında 23 milyon 949 bin hektara kadar indiği görülmektedir.

Türkiye’de tarım ürünleri ithalatının giderek artmasının da bu sorunla yakından ilişkisi vardır. Türkiye’de tarım toprakları hızla azalması, tarım sektörünün yeterince desteklenmemesi ve geçimini sağlayamayan üreticilerin tarımdan uzaklaşmasıyla yakından ilgilidir. Piyasa ekonomisi taraftarlarının her şeyin merkezine koydukları “teknolojik verimlilik” bu açığı kapatmaya yetmemektedir.

Sektörün önündeki sorunların temel kaynağı da bu saydığımız olumsuzluklardır. Özellikle tarımda son yıllarda üretimin sürdürebilmek için zorunlu bir koşul olan kaynak temini üretim yoluyla sağlanamamaktadır. Destekleme ödemeleri bu açığı kapatamadığı için üreticiler giderek artan bir biçimde bankalara borçlanmaktadır.

Sektörün önemli sorunlarını ise şu başlıklar altında sıralayabiliriz:

Planlama: Tarım sektöründe temel hedefler gözetilerek kısa, orta ve uzun vadeli bir planlama yapılmalı; bu plan Ulusal Tarım Politikamızın temeli olmalıdır.

Koruma: Küçük ve orta üreticilerin gerek üretim gerekse ürünlerini pazarlama aşamasında uğradıkları zararı önleyecek ve tarım topraklarını koruyacak önlemler alınmalı ve uygulanmalıdır. Piyasayı düzenleyecek ve küçük üreticilerin ürünlerini işleyerek pazarlayacak Şeker fabrikaları, TMO, ESK gibi kamu kuruluşları güçlendirilmelidir.

Destekleme: Bütçeden ayrılacak destekleme fonu Tarım Yasası’nın öngördüğü gibi asgari GSMH’nın yüzde 1’i oranında olmalı destekleme ve kredi arasında oluşan dengesizlik giderilerek çiftçinin borç sorunu hafifletilmelidir. Girdi fiyatlarındaki aşırı artışa karşı sübvansiyon uygulanmalıdır.

Örgütlenme: Tarım sektörünün geliştirilmesi küçük ve orta üreticilerin yok edilerek plantasyon tipi işletmelerin kurulmasından değil aile çiftçiliğinin korunmasından geçer. O nedenle küçük ve orta üreticilerin örgütlerinin kurulması ve geliştirilmesi teşvik edilmelidir.

Entegrasyon: Tarım sektörü gıda ve hayvancılık sektörleriyle birlikte ele alınarak tarımsal üretim, sanayi, pazarlama ve ticaret entegre edilmelidir.

 

*Sürdürülebilir tarımın ekonomiye ve üreticiye katkısı nedir?

Sürdürülebilir tarım yukarıda belirtilen anlayışla ele alınırsa, tarımın ekonomiye yaptığı katkı giderek artacak, üretici de bu gelişmeden kendi payına düşeni alabilecektir. Tarım ve hayvancılık politikalarımızda yapılan yanlışlar sonucu milyarlarca dolar boyutunda bitkisel ve hayvansal ithalat yapılmaktadır. Bu para aslında yabancı ülkelerin üreticilerine aktarılan bir kaynak olarak görülmelidir. Türkiye’de tüm üreticilere bir yıl içinde verilen destekleme miktarı 13 milyar lira civarındadır. Bu kaynak Tarım Yasası’nın öngördüğü asgari miktar olan GSMH’nın yarısı olarak belirlenmiş miktarın bile çok altındadır. Eskiden ihraç ettiğimiz hayvansal ve bitkisel ürünlerin ithalatı için harcadığımız para ile bu açık rahatlıkla kapatılabilir. Ayrıca çevre ve insan açısından sağlıklı ürünlerin piyasa değerinin diğer ürünlerden daha yüksek olduğu bilinmektedir. Bu açıdan çevre koruma için harcanacak emek ve kaynak da israf olarak görülmemelidir.

 

*Sürdürülebilir tarım alanında en çok hangi ürünler ön plana çıkıyor? Devletin bu alanda teşvik politikaları var mı?

Sorunun kapsamı iyi tarım uygulamaları, organik tarım ve toprak analizi ile sınırlanırsa, 2016 yılı itibariyle toprak analizi desteği ise dekar başına 2,5 TL; organik tarım meyve sebze üreticilerine 70 TL, Tarla bitkilerine 10 TL ve organik arı yetiştiriciliği yapan üreticilere ise kovan başına 10 TL destek verilmiştir.

İyi tarım uygulamaları yapan çiftçilere dekar başına meyve, sebze için 50 lira, örtü altı sera için 150 lira ve süs bitkileri, tıbbi aromatik bitkiler için de 100 lira destekleme ödemesi yapılmaktadır.

Ayrıca, Bakanlık tarafından, çevre dostu ve doğal üretim tekniklerinin geliştirilmesi amacıyla, “Türkiye Organik Tarım Stratejik Planı” ve “Organik Tarım Ulusal Eylem Planı” adı altında bazı çalışmalar yürütülmektedir. Bu alanda en önemli çalışma çayda kimyasal gübrelemeye son verilerek tamamen organik üretime geçme planıdır. Bu planın hayata geçirilmesi durumunda en önemli organik ürünümüz çay olacaktır.

Organik ürün yetiştirenlere son 5 yılda  sağlanan destek miktarı 322 milyon TL’dir. Organik tarım desteklerinin 318 milyon 622 bin 204 liralık kısmı organik bitkisel üretime, 3 milyon 213 bin 988 liralık kısmı da organik hayvansal üretimine tahsis edilmiştir.

İyi tarım uygulamaları verilerine göre, son beş yılda toplam üreticilere 300 milyon lira civarında destek sağlanmıştır. Türkiye’de 3,5 milyon dekar alanda iyi tarım uygulaması yapılmakta 40 bine yakın çiftçi verilen desteklerden yararlanmaktadır.

*Türkiye’nin tarım sektöründe küresel pazarlarda rekabet gücü nedir? İhracat pazarlarında yaşanan daralmaya rağmen 2016 yılını sektör açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? 2017 yılından beklentileriniz nelerdir?

Türkiye doğru bir planlama ve yeterli destekle küresel pazarlarda tarım alanında önemli bir aktör haline gelebilir. Bugün bile tarım ekonomisinin büyüklüğü açısından Avrupa’nın birinci, dünyanın yedinci sırasında yer almaktayız. Burada olumsuz olan nokta son yıllarda pazar ve finansman sorunları nedeniyle tarım sektörünün küçülmeye başlaması ve bunun verimlilik artışı yoluyla telafi edilmesinde güçlük yaşanmasıdır.

Tarım alanında yaşanan sorunların bir bölümü konjonktürel bir özellik taşımaktadır. Örneğin bu yıl yaşanan olumsuz iklim koşulları nedeniyle hububat ve baklagil gibi doğal koşullara bağlı ürünlerde rekolte azalmaları yaşanmıştır. Ayrıca çevremizde süregelen ihtilaflar ve çatışmalar nedeniyle olumsuz etkilenen ihracatımız, nispeten olumlu bir tablo çizen sebze ve meyve sektörlerimize önemli bir darbe vurmuştur.

Bu tür olumsuzluklar, belirli tahribatlar yapsa da zaman içinde giderilebilmektedir.

Ancak bir de “kronik” sorunlar vardır… Bu sorunlar,  yıllardır çözülemediği için üst üste birikmiş sorunlardır.  Ve bunlar önümüzdeki yıllarda giderilemediği takdirde çok daha büyük yapısal sorunlara yol açacaktır.

2017 yılı tarım politikaları açısından Milli Tarım Projesinde söz verilen mazot desteği (tarımda kullanılan mazotun bedelinin yarısının devlet tarafından karşılanması) en önemli beklentimizdi. Ancak maalesef bu konuda 2017 bütçesinden bir kaynak ayrılmamış ve bu beklenti 2018 yılına kalmıştır.

Bunun dışında beklentimiz, yukarıda belirtilen sorunlara çare olabilecek uygulamaların yürürlüğe sokulmasıdır.

 

*Türkiye’nin tarım alanında katma değerli ürün gücü nedir? Bunun ekonomiye katkısı nedir?

Türkiye’de 24 milyon hektar tarım alanı, 14,6 milyon hektar mera varlığı, 1 milyon hektar su alanı ve 2 milyonun üzerinde üreticisi ile 115 milyon ton bitkisel üretim, 24 milyon ton hayvansal üretim, 147 milyar lira tarımsal hasıla, 16,7 milyar dolar tarımsal ihracat gerçekleştiren bir ülkedir. Tarımın GSYH’ya katkı oranı yüzde 13 civarındadır.

 

*Üreticiye verilen desteği yeterli buluyor musunuz?

Maalesef bu soruya olumlu bir cevap veremiyoruz.  2017 yılı bütçesinden tarıma ayrılan pay 12 milyar 837 TL’dir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu miktar, tarımsal destekleme için Tarım Yasası’nın koyduğu asgari limitin yarısı civarındadır.  Daha net olarak söylersek, 2017 yılında bütçeden tarımsal desteklemeye ayrılan pay ile yasa gereği ayrılması gereken pay arasında 8 milyar TL’lik bir fark bulunmaktadır.

Aslında Tarım Yasası’nın öngördüğü miktar “asgari” bir miktardır. Bu 8 milyarlık fon bütçeye eklenseydi bile gelişmiş bir tarım ekonomisi açısından destekleme yine de yeterli olmazdı.

Bu söylediklerimizi Türkiye bütçesinden tarıma ayrılan pay ile AB bütçesinden ayrılan pay arasında yapılacak bir karşılaştırma daha iyi gösterebilir.

Türkiye’de 2017 yılı bütçe giderleri 645,1 milyar lira olarak hesaplanmıştır. 12 milyar 837 TL’lik destekleme fonu, bütçenin yaklaşık yüzde 2’sini oluşturmaktadır.

2015 yılında AB’nin Toplam Bütçesi : 141,2 Milyar Avro olmuştur. Toplam Tarım Bütçesi ise 57,6 Milyar Avro olarak belirlenmiştir. Yani genel bütçenin yüzde 40’tan fazlası tarımsal desteklemelere ayrılmıştır. Ve bunun yaklaşık 41 milyar avrosu doğrudan destek olarak verilmiştir.

Görüldüğü gibi, ülkemizde tarıma verilmesi gereken destek, gerek kendi bütçemiz ve ilgili yasalar gerekse kendileriyle bütünleşme hedefini koyduğumuz ülkelerin bütçeleri göz önüne alındığında olması gerekenin çok altındadır.

 

*2017 yılında Türkiye’de tarım ve hayvancılığı kalkındırması öngörülen Milli Tarım Projesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Milli Tarım Projesi açıklandığında yaptığımız basın açıklaması ile desteklediğimizi duyurmuştuk. Ancak halen proje ile ilgili bir bütçe yapılmadığı anlaşılıyor. O basın açıklamasında çiftçilerimiz adına projedeki vaadlerin gerçekleştirilmesinin takipçisi olacağımızı belirtmiştik. Bu yaklaşımımızı sizin aracılığınızla bir kere daha tekrarlıyoruz.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

—————————————————–

(28.12.2016)

Tarım sektörünün 2016 yılı performansı

(AA’nın Sorularına cevaplar)

*Türkiye’nin tarım sektörünün 2016 yılı performansını özellikle üretim, ihracat ve tarım sektörü paydaşlarının sağladığı faydanın büyüklüğü açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? ​Üretimde mevsimsel etkiler, ihracatta Rusya ve Irak ilişkileri, paydaşların sağladığı faydada maliyet ve satış rakamları özelinde tarım sektörünün durumu hakkında bilgi verebilir misiniz?

2016 yılında tarımsal üretim, tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerde düşüş yönünde olurken sebze ve meyvecilikte artmıştır.

HUBUBAT ÜRETİMİ AZALDI

Rekolte düşüşü özellikle hububatta dikkat çekicidir. Hububat ürünlerindeki genel azalma geçen yıla göre yüzde 8,7’yi bulmaktadır.  tek tek tahıl ürünlerine bakıldığında, buğday üretiminin yüzde 8,8 azalarak 20,6 milyon ton, arpa üretiminin yüzde 16,3 azalarak 6,7 milyon ton, çavdar üretiminin yüzde 9,1 azalarak 300 bin ton, yulaf üretiminin yüzde 10 azalarak 225 bin ton olarak gerçekleştiğini görüyoruz.

Hububat üretimindeki azalmada bu yıl yaşanan kısmi kuraklık önemli bir rol oynamıştır. Bunun yanı sıra girdi fiyatlarındaki artışın da daha az girdi kullanma yönünde bir eğilim yarattığı, bunun da verimlilik üzerinde olumsuz etkisi olduğu bir gerçektir.

Baklagil ve yumru bitkilerde de azalma vardır. Nohutun yüzde 2,2 azalarak 450 bin ton, yumru bitkilerden patatesin ise yüzde 0,2 azalarak 4,8 milyon ton olacağı hesaplanmaktadır.

Üretimi artan tek baklagil yemeklik bakladır: artış oranı yüzde 1,1’dir.

SEBZE MEYVE ÜRETİMİ ARTARKEN İHRACATTAKİ TIKANMA SORUN YARATTI

Sebze ve meyve üretiminde ise geçen yıla göre yüzde 2,2 artış olmuştur. Meyve üretimindeki artış yüzde 6.3’ü bulmuştur.

Tarımsal ihracatımızın meyve ve sebze ağırlıklı olduğu bilinmektedir. Meyve sebze ihracatımızın en büyük pazarı olan Rusya ile yaşanan sorunlar giderilmekte ise de henüz bu pazar tam olarak açılmış değildir. O nedenle üretimi artan sebze meyve sektöründe arz fazlalığına bağlı olarak fiyatlar düşme eğilimine girmiştir. Bu eğilim, zaten çok yüksek olan üretim fiyatları ile market fiyatları arasındaki makasın daha da açılmasına sebep olmuştur. Bu da üreticinin mağduriyetine yol açmıştır.

Hali hazırda en önemli sebze meyve pazarı AB ülkeleridir. Bu noktada da dolardaki son yükseliş ve avro ile dolar arasındaki makasın daralması ihracat gelirleri açısından olumsuz etki yapmıştır. Bunun sebebi girdilerin genellikle dolar üzerinden hesaplanırken ihracat gelirlerinin önemli bir bölümünün avro üzerinden sağlanmasıdır. Bu da üreticinin gelir-gider tablosunda negatif bir fark yaratmaktadır.

 

*Türkiye’nin 2016’da yaşadığı başta darbe girişimi ve Suriye’deki iç savaş olmak üzere yaşanan olayların tarım sektörüne etkisi nasıl ve ne kadar oldu?

15 Temmuz darbe girişimi hiç kuşkusuz Türkiye’de sağlanmaya çalışılan istikrar ortamını olumsuz etkiledi. Dolardaki yükselişin bir sebebi de budur. Söz konusu yükselişin tarıma maliyeti henüz tam olarak hesaplanabilmiş değildir. Bununla beraber, faturanın bir hayli ağır olacağı görülmektedir.

Suriye’deki savaş ortamı da ihracat yollarımızın tıkanması ve bazı bölge ülkelerine yaptığımız ihracatın düşmesi açısından olumsuz bir rol oynamıştır. Ancak senenin ortalarından itibaren Rusya başta olmak üzere bölge ülkeleriyle gerilimin düşmesi ve ilişkilerin yeniden gelişme sürecine girmiş olması önümüzdeki yıl açısından umut vermektedir.

*Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının tarım sektörüne destekleri ve özellikle et ve sütteki müdahale uygulamalarını değerlendirebilirmisiniz?

Destekleme politikaları söz konusu olduğunda en başta söylenmesi gereken şey, desteklemeye bütçeden ayrılan payın yetersizliğidir. Bu konuda yıllardır en çok tartışılan konu 2006 yılında çıkarılan Tarım Kanunu’nun öngördüğü “Tarımsal destekleme için bütçeden ayrılacak payın GSYH’nın yüzde birinden az olamayacağı” şeklindeki hükmün gereğinin bir türlü yerine getirilememesidir.

Geride bırakmakta olduğumuz 2016 yılında Türkiye’nin GSYH’sı 2 trilyon 207 milyar lira olarak belirlenmişti… 2016 yılında üreticilere bütçeden tarımsal desteklemeler için ayrılan kaynak ise 11 Milyar 644 Milyon TL olmuştu. Yani geride bıraktığımız yıl da desteklemeye ayrılan miktar olması gerekenin yaklaşık yarısıydı.

2017 yılına baktığımızda yine benzer bir tablo ile karşılaşıyoruz.  Orta Vadeli Mali Plan ve Programda 2017 yılında milli gelir (GSYH) 2 trilyon 404 milyar TL olarak hesaplanmıştır. Buna göre bütçeden tarımsal destekleme için ayrılması gereken pay, 20.4 milyar TL olmalıdır…

Ne var ki, 2017 yılı bütçesinden tarımsal desteklemeler için ayrılan ödenek 12 milyar 837 TL’dir.

Geçtiğimiz yıl özellikle dolardaki büyük artış nedeniyle girdi fiyatlarında yaşanan ve yaşanacak olan artışlar göz önüne alındığında bu konu daha da büyük bir önem kazanmaktadır.

Bu durumda üreticilerimizin ek bir takım sübvansiyonlarla rahatlatılması kaçınılmaz bir zorunluluk halini almış bulunmaktadır. Geçtiğimiz günlerde açıklanan Milli Tarım Projesinde, 2017 yılında çiftçinin kullandığı mazotun bedelinin yarısının devlet tarafından karşılanacağının açıklanması bu açıdan büyük bir beklenti yaratmış bulunmaktadır. 2017 yılına girmekte olduğumuz şu günlerde bu uygulamanın ne zaman ve hangi koşullarla uygulanacağının açıklanması ve uygulamanın bir an önce başlatılması büyük bir önem taşımaktadır.

HAVZA BAZLI DESTEKLEME MODELİ VE KAMU KURUMLARININ PİYASAYI DÜZENLEYİCİ ETKİLERİ OLUMLU OLDU

Bunun dışında desteklemelere konu olan ürün sayısının artırılması, desteklemelerin havza bazlı üretim çerçevesinde planlı bir üretimi sağlayacak biçimde yönlendirilmesi, hayvancılıkta et açığını ortadan kaldırmaya yönelik bazı önlemlerin alınması gibi uygulamalar olumludur. Uygulamada ortaya çıkabilecek bazı sorunların da bu çerçevede giderilebileceğini düşünüyoruz.

Yine bu çerçevede TMO ve ESK gibi kurumların güçlendirilmesi ve piyasayı düzenleyici müdahalelerde bulunabilecek bir yapıya kavuşturulması büyük bir önem taşımaktadır. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Sayın Faruk Çelik’in son dönemde bu konuda yaptığı açıklamalar üreticilerimizi rahatlatmıştır.

Bu konuda son olarak 2018 yılından itibaren sertifikasız tohumların destek kapsamı dışına çıkarılması ile ilgili kararı doğru bulmadığımızı da belirtmek istiyoruz. Her ne kadar sertifikalı tohum kullanmanın verimlilik üzerinde olumlu etkisi olduğu tartışılmaz bir gerçek olsa da ülkemizde girdilerin aşırı pahalı olması, üreticilerimizin büyük bölümünün küçük çiftçilerden oluşması, borç sorununun giderek büyümesi ve çiftçinin girdi temininde zorlanması düşünüldüğünde bu karar küçük üretici üzerinde olumsuz etki yaratacaktır. Ayrıca tohumculuk sektörünün uluslararasılaşması ve bu sektörde yaşanan kartelleşme olayı da göz önüne alındığında, yerel tohumlarımızın korunması açısından da bu kararın ne getirip ne götüreceği yeterince tartışılmış değildir.

*2017 için tarım sektörüne ilişkin öngörülerinizi paylaşabilir misiniz? Resmi otoriteden beklentileriniz nelerdir. İhracat için Rusya başta olmak üzere pazarlara ilişkin beklentileriniz nelerdir? ​

2017 yılında tarım sektörünün gelişim yönünün belirlenmesinde  yukarıda sözünü ettiğimiz olumlu yöndeki önlemlerin ne ölçüde hayata geçirileceği önem taşımaktadır.

Önümüzdeki yıl iklim koşullarının daha olumlu seyretmesi ve başta Rusya olmak üzere ihracat pazarlarımızın yeniden açılması da olumlu etkiler yaratacaktır.

Olumsuz faktörler ise döviz sorunundan sonra daha da artan girdi fiyatlarının üretim üzerinde yaratabileceği negatif etkilerdir. Bu konunun giderek ağırlaşmakta olan borç sorunu ile de ilgisi vardır.

Bilindiği gibi, girdi fiyatları ile üretici fiyatları arasındaki makasın üretici aleyhine açılması, üreticinin bütçesinin açık vermesi ve sonuçta borçlanma yoluna gitmesi sonucunu doğurmaktadır. Son yıllarda tarımsal kredilerdeki artış ve kredi kartlarının tarım kesiminde kullanım oranının artmasına bağlı olarak borçlanma oranı artmıştır ve artmaktadır. Bu durumda çiftçinin öz gelirlerini artırması ve aradaki açığın desteklemeler yoluyla kapatılması bir zorunluluk halini almış bulunmaktadır.

Bütün bu gelişmeler ışığında tarım sektörümüzün yıllardır karşılaştığı bir çok güçlüğü aşması ve dinamik özelliğini koruması bizi gelecek açısından umutlu olmaya sevk etmektedir.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

———————————————————-

 

Bakliyat sektörünün sorunları

(Dünya gazetesinin sorularına cevaplar)

 

 

*Türkiye bakliyat sektörünün 2016 yılında sergilediği performansı (üretim, ciro, büyüme oranı, ithalat, ihracat gibi) rakamsal veriler ışığında değerlendirir misiniz?

 

2016 yılında baklagil rekoltesi düştü. Nohut yüzde 2,2 azalarak 450 bin ton olarak gerçekleşti. Nohut, bu azalmaya karşın yüzde 98 kendine yeterlilik düzeyi ile yeterlilik oranı en yüksek ürün oldu. Buna rağmen 40 bin tondan fazla nohut ithal ettik. Üretimi artan tek baklagil yemeklik baklaydı; o da yüzde 1 oranında arttı.

Tüketimin fazla olduğu kırmızı mercimeğin yeterlilik derecesi de %81,6 olarak gerçekleşti.  Kuru fasulyede 16 yıllık geçmişte 2002-2004 dönemi haricinde yüzde 87 oranında yeterlilik derecesine sahibiz. Yeşil mercimekte 2000’li yılların başında ihtiyacımızın yüzde 90’ını üretirken geçen yıl yüzde 43’ünü üretebildik.

Geçen yıl kuru fasulye üretimimiz 215 bin tondu. Bir önceki yıla göre yüzde 2’nin üzerinde düşüş oldu. Kuru fasulye iç tüketimi karşılamadığı için ithalata gittik ve bu yılın başında ithalatta gümrük oranını sıfırlamak zorunda kaldık.

 

*2017 yılı bakliyat sektörü açısından öngörüleriniz nelerdir? Sektörün büyüme, üretim, pazar büyüklüğü, ithalat, ihracat gibi konulardaki hedef ve beklentilerini rakamsal veriler ışığı altında bizimle paylaşır mısınız?

 

Türkiye üretimde yaşanan tüm gerilemelere karşın hala dünyada bakliyat üretiminde 10. sırada yer alıyor. Ülkemiz bakliyat üretimi için son derece olumlu koşullara sahip. Doğru tarım politikaları ve istikrarlı bir destek politikasıyla Türkiye bugünkü üretimini kısa süre ikiye katlayabilir ve sıralamada çok daha üst sıralara tırmanabilir. Rakamsal olarak ifade edersek yıllık 1 milyon tonun üzerindeki üretim 2 milyon düzeyine çıkarılabilir.

 

 

*Son beş yılı hareket noktası olarak belirlediğimizde ithalat ve ihracat dengeleri açısından  bakliyat sektöründe nasıl bir durum ortaya çıkıyor? İthalat ve ihracat dengelerini Türkiye lehine çevirmek adına kamu kurum ve kuruluşlar ile özel sektöre ne gibi görevler düşüyor?

 

Son beş yılda genel olarak ithalatta artış, ihracatta azalma yönünde bir eğilim var. Bu olumsuz durumu tersine çevirebilmek için önce nedenleri doğru olarak tespit etmek gerekiyor. Bu çarpık tablonun sebebi üretimde verimliliğin düşüklüğü değil. Örneğin son 25 yılda kuru fasulyede verimlilik yüzde 104, nohutta yüzde 32, kırmızı mercimekte yüzde 64,  yeşil mercimekte yüzde 56 oranında arttı. Ancak bakliyat ekilen alan sürekli azalıyor. Bunun en büyük nedeni üreticinin yeterli kazanç sağlayamaması.

 

*Türkiye’nin son yıllarda ithal ettiği ürünler ve sebepleri hakkında bilgi verir misiniz? Bir tarım ülkesi olan Türkiye’nin bu ürünlerde dışa bağımlılığını azaltmak ya da ortadan kaldırmak adına ne tür çalışmalar yürütülmeli? Bu çerçevede kurumunuzun ne gibi çalışmaları söz konusu, bilgi verir misiniz?

 

2011 yılında 310 bin ton mercimek ithal etmiştik. Kuru fasulyede bu rakam 33 bin ton; nohutta 8.500 tondu. Geçen yıl toplam 400 bin tonun üzerinde bakliyat ithal ettik. Bunun 44 bin tonu fasulye ve bezelye idi.  İthalata ödediğimiz para 370 milyon doları buldu. En fazla ithal ettiğimiz bakliyat ürünü kırmızı mercimek. Bunu fasulye, yeşil mercimek ve nohut izliyor.

Bakliyat üretimindedışa bağımlılığı ortadan kaldırabilmek için biraz önce de belirttiğimiz gibi üretimi destekleyici önlemler almak gerekiyor. Ancak bu da yeterli değil. Baklagil üreticileri de başka tarımsal ürünlerin üreticileri gibi üretici fiyatları ile tüketici fiyatları arasındaki farkın sürekli üretici aleyhine açılmasından şikayetçi. Bu fark halen yüzde yüz civarında. Yani, üreticiden 3.5 liraya çıkan ürün markete geldiğinde 7 lirayı buluyor.

 

*Özellikle bakliyattaki fiyat artışının önüne geçmek adına son dönemde bazı bakliyat ürünleri ithalatına getirilen vergi indiriminin sektöre olabilecek etkilerini, olumlu ve olumsuz yönleriyle, somut veriler dahilinde değerlendirir misiniz?

 

En son kuru fasulye ithalatında vergilerin sıfırlanması olayında da gördüğümüz gibi bir ürünün arzı talebi karşılamadığında fiyatlar yükseliyor ve hemen ithalat gündeme geliyor. Gelen ithal ürünün fiyatları düşürebilmesi için de gümrük vergilerinde indirime gidiliyor. Ancak bu politika tam bir açmaz oluşturuyor; evet, belki kısa vadede o ürün söz konusu darlığı gidererek fiyatları bir ölçüde düşürüyor; ancak bu içeride üretim yapan kendi üreticilerimizi haksız rekabet karşısında bırakıyor. Sonuçta para kazanamayan üretici ya üretimi terk ediyor ya da başka bir üründe şansını deniyor.

Önemli olan uzun vadeli ve kalıcı önlemler alabilmek. Bunun için gerekli olan en başta üreticiye verilen desteğin artırılması. Bütün tecrübemiz gösteriyor ki, hangi ürüne destek verilse, o ürünün üretimi artıyor. Destek dediğimiz şey çoğu zaman adeta paranın “boşa harcanması” gibi görülüyor. Oysa destek olarak verdiğiniz para bir süre sonra size kazanç olarak dönüyor. Ancak gümrük vergilerinden vazgeçerseniz, sonuçta kendi üreticinizden esirgediğiniz desteği size ürün satan yabancı üretici ve tüccara vermek zorunda kalıyorsunuz.

 

*Bakliyat sektörünün küresel pazardaki konumunu değerlendirir misiniz? Türkiye’nin söz konusu pazarda konumu nedir, rekabet gücünü etkileyen faktörler nelerdir? Türkiye’nin konumunu daha güçlendirmek adına yapılması gerekenleri, kamu ve özel sektöre düşen görevleri anlatır mısınız? 

 

FAO verilerine göre dünyada bakliyat üretimi sürekli artıyor. 2005 yılında 60 milyon ton olan dünya bakliyat üretimi, 2010 yılında 70 milyon tona 2015 yılında da 78 milyon tona çıkmış bulunuyor. Bu artışta hem ekim alanlarındaki hem de verimdeki artışın önemli bir rol oynuyor. 2005 yılında 71 milyon hektar civarında olan dünya bakliyat ekim alanı, 2015 yılında 85 milyon hektarı aşmış durumda; aynı şekilde 2005 yılında hektara 8 bin 553 hektolitre olan verim de 2015 yılında 10 bin hektolitreye ulaşmış bulunuyor.

Türkiye’deki rakamlar ise verimlilik artışına karşın ekilen alandaki azalmaya işaret ediyor. Son 25 yılda yeşil mercimek ekim alanı  yüzde 94, kırmızı mercimek yüzde 67, nohut yüzde 60, kuru fasulye yüzde 47 oranında daralmış bulunuyor. Ülkemizin bakliyat üretimi alanında gerilemesinin başlıca nedeni burada yatıyor.

 

Yapılması gerekenlere gelince daha önce de belirttiğimiz gibi, ilk yapılması gereken üreticinin, dolayısıyla üretimin desteklenmesi yönünde teşvik politikaları geliştirmek ve gümrükleri indirmek bir yana iç piyasayı koruyucu önlemler almak. Bunu yaparken de iç piyasada spekülasyonu önlemek ve aracı kârlarını kısıtlayarak üretici fiyatlarını desteklemek.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

 

———————————————–

 

(10.11.2016)

TZD’nin ajandasında neler var?

*Yeni dönemde Türkiye Ziraatçiler Derneği’nin ajandasında neler olacak? Başkanlığınız döneminde yapmayı planladığınız çalışmalardan kısaca bahseder misiniz?

Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin ajandasında her zaman olduğu gibi tarımın sorunları, üreticinin sorunları ve tarım sektöründe çalışan teknik elemanların sorunları olacak. Bu sorunları belirleme, bunlara çözüm üretme ve çözüm önerilerini Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı başta olmak üzere yetkili karar mercilerine iletmeye yönelik çalışmalar yapıyoruz.  Kamuoyunu tarım, hayvancılık ve gıda sektörünün içinde bulunduğu durum konusunda bilgilendirme de ilgi alanlarımızdan biri.

Kısacası, 67 yıllık bir maziye sahip olan ve Elli yıldan fazla bir süredir Kamu Yararına Dernek statüsünü koruyan TZD, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da tarım sektöründe sözüne kulak verilen bir sivil toplum örgütü olarak üzerine düşeni yapmaya devam edecek.

*Türkiye tarımının bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Son yıllarda Türkiye tarımında ne gibi değişiklikler yaşandı?

Türkiye’de tarım sektörü ekonominin temel sektörlerinden biri. Avrupa’nın en büyük, dünyanın 7. büyük tarım ekonomisi. Halen nüfusun ve çalışanların dörtte biri bu sektör içinde.

Bir zamanlar tarım sektörü ekonominin sırtına yük olan bir sektör, bir “kara delik” olarak gösterilmeye çalışılırdı. Günümüzde tarım, hayvancılık ve gıdanın toplum yaşamındaki önemi daha iyi anlaşılıyor. Artık bu tür zırvalara itibar edenler pek kalmadı.

Tarım sektörü tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de büyük bir değişim içinde… Tarımsal nüfus giderek azalıyor… Tarım toprakları sürekli tarım-dışı amaçlar uğruna tüketiliyor. Buna karşılık teknolojideki gelişme sayesinde tarımsal üretim düşmüyor; hatta bir çok alt sektörde üretim artışı gerçekleşiyor. Ancak doğal olarak bu yeterli değil. Tarımsal teknolojinin verimli bir şekilde uygulanabilmesi için aşırı parçalanmış toprakların birleştirilmesi, üreticilerin eğitilmesi gerekiyor.

*Türk tarımındaki acil çözüm bekleyen en önemli sorunlar sizce nedir? Siz bu sorunlara yönelik ne gibi çözüm önerileri sunuyorsunuz?

Türk tarımındaki en acil sorunlar desteklemelerin yetersizliği, üretici fiyatlarının tüketici fiyatlarının çok gerisinde kalması ve girdilerin aşırı pahalı olması.

2006 yılında çıkarılan Tarım Yasasına göre Türkiye’de tarıma bütçeden destek olarak ayrılması gereken kaynağın en az GSMH’nın yüzde biri oranında olması gerekiyor. Oysa o tarihten bu yana destekleme miktarı ortalama binde 7 civarında. Yani, çiftçiye yasa ile tanınmış bir hak kısıtlanıyor.

Üretici fiyatlarının tüketici fiyatlarının gerisinde kalması da çok büyük bir sorun. Bunun en açık ölçütü üreticinin sattığı ürünün fiyatının marketlerde tüketiciye arz edildiğinde en az yüzde yüz oranında artması. Bu kadar yüksek aracı kârı hiçbir sektörde ve hiçbir ülkede yok.

Bunun en büyük nedeni üreticinin örgütsüz olması. Gerçi ülkemizde oda, kooperatif vb. bir çok tarım örgütü var. Ama bunların çoğu çeşitli nedenlerle işlevlerini gerektiği gibi yerine getiremiyor. Üreticilerin yalnız üretim aşamasında değil, üretilen ürünün işlenme ve pazarlanma alanlarında da etkin olması gerekiyor. Bunun örnekleri çok az. Hemen aklımıza gelen Pankobirlik… Gerçekten bir üretici kooperatifinin yapması gerekenleri üretim, sanayi ve pazarlama alanında gerçekleştiriyor ve dünya çapında markalar yaratabiliyor. Ancak bu gibi örnekler çok az.

Bizim sunduğumuz öneriler aslında dünyada başarılı olmuş örneklerin ülkemizde de uygulanmasına yönelik. Örneğin Avrupa’da hatta liberalizmin anavatanı olarak tanımlanan ABD’de kooperatifler tarımsal üretim ve gıda üretimi alanında başat durumunda. Tabii bu durumun gerçekleşmesi için devletin bu kuruluşlara yardımcı olması, bunun için yasal düzenlemeleri yapması ve haksız rekabeti önlemeye yönelik tedbirler alması lazım.

Bu konular her zaman ilgi alanımızda oluyor ve olmaya devam edecek.

*Türk üreticisi son yıllarda nasıl bir dönüşüm geçirdi? Siz şu anki üreticinin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hiç kuşkusuz eskisine göre çok daha bilinçli, dünyadaki değişim ve gelişimleri çok daha yakından izleyen, modern üretim tekniklerinin önemini çok daha iyi anlamış bir üretici kitlesine sahibiz. Genelde tarımsal üretim yaklaşık bir kuşaklık bir süre içinde geleneksel tarım teknikleri ve teknolojisinden modern teknolojiye sıçradı. ançak bu arada kentlerin çekiciliği arttı. Bu nedenle tarımda çalışan nüfusun yaş ortalamasının giderek artması büyük bir sorun.

Tarım sektöründeki ve üretici bilincindeki gelişme yalnız ülkemizde değil dünyada da yaşanıyor. Dolayısıyla bununla övünmenin fazla bir anlamı yok. Önemli olan dünyadaki yarışın içinde olmak ve bizden daha ileri olan ülkelerle rekabet edebilmek. Aksi takdirde giderek küresel bir nitelik kazanan dünya pazarında yerimizi korumamız mümkün değil. Ünlü deyişle söylersek tarımda “durmayalım, düşeriz” sloganı geçerli.

Şu anda bu yarışın içindeyiz, ama giderek ihracatçı bir ülke olmaktan ithalatçı bir ülke olmaya doğru gidiyoruz. Bu tehlikenin farkına varmamız ve durumu düzeltecek önlemler almamız gerekiyor.

*Dernek olarak üreticinin eğitimi, bilgilendirilmesi adına ne gibi çalışmalar hayata geçiriyorsunuz?

Dernek olarak daha çok tarımsal eğitimin kalitesinin artırılması, meslek içi eğitimin gerçekleştirilmesi, üreticilerin bilinçlendirilmesine yönelik çalışmalarımız var. Bunlar zaman zaman açılan eğitim kursları ve üreticilerin sorunlarının tartışıldığı, çözüm önerilerinin geliştirildiği toplantılar şeklinde gerçekleşiyor. Tarım sektöründe çalışan tarım teknisyen ve teknikerlerinin lisans tamamlamasına yönelik çalışmalar, tarımsal danışmanlığın geliştirilmesi, tarımsal üretim konulu araştırmalar ve en önemli onaltı yıldır kesintisiz olarak gerçekleştirilen Ulusal Tarım ve Gıda Kongrelerini bu tür çalışmalara örnek olarak gösterebiliriz.

*Tarım sektöründeki kooperatifler, odalar, birlikler ve sendikalar hakkında neler düşünüyorsunuz? Sizce bu yapılar tam anlamıyla üreticinin yanında olmayı başarıyor mu?

Bu kuruluşlar hiç kuşkusuz önemli görevler yerine getiriyorlar. Ancak bu çalışmaların geliştirilmesini engelleyen çeşitli faktörler var. Bunların bir kısmı kurum içi sorunlardan diğerleri ise yasal ya da mali engellerden kaynaklanıyor.

Burada devlete çok önemli bir görev düşüyor. Destekleyici uygulamalar bu açıdan çok önemli. Hepsinden önemlisi de üretici örgütlerinin düzensiz bir piyasanın yarattığı haksız rekabetten korunmasına yönelik önlemlerin alınması. En basitinden kuralsızlığın ve kayıtdışılığın yaygın olduğu bir ekonomik ortamda her şeyini yasalara uygun olarak yapmak zorunda olan üretici örgütlerinin rekabet etmesi çok zor.

Bu arada tarımsal örgütlerin gelişmesinde demokratik bir ortamın önemine de değinmek gerekiyor. Üreticinin özgürce örgütlenemediği ve finansal açıdan desteklenmediği koşullarda bu örgütler büyük engellerle karşılaşıyor.

*Gıda ve Tarım Bakanlığı’nın üreticiye yönelik hibe ve desteklerini nasıl buluyorsunuz? Bunlar ne kadar etkili oluyor?

Hibe ve desteklerin önemini biraz önce de belirtmiştik. Bu konuda ülkemizde çok istikrarlı bir ortam olduğunu söylemek güç. Bildiğiniz gibi bir dönem destekleme konusu siyasi partiler arasında “O ne veriyorsa ben beş fazla vereceğim” türünden bilimsellikten uzak bir rekabetin konusuydu. Daha sonra AB ile müzakere sürecinin gelişmesi sırasında tarım sektörünün küçültülmesi talepleri dayatıldı. Bunun için tarımsal desteklerin azaltılması, tarımda çalışanların oranının bir kaç yılda yüzde onlar seviyesine indirilmesi gibi gerçekçi olmayan talepler gündeme geldi. Bu arada IMF ve Dünya Bankası’nın bu yöndeki bazı programları Türkiye’de uygulamaya konuldu. Bunların sonucunda 2000’li yılların başlarında tarımsal ürünlere prim şeklinde verilen tüm destekler kaldırılarak yalnızca bir tür sosyal yardım paketi olan “Doğrudan Destek” uygulaması getirildi. Daha sonra bu durumun yarattığı yıkım ortaya çıktı ve destekleme primleri uygulaması yeniden başlatıldı. Ancak bu arada destekleme fonları ve desteklenen ürün sayısı azalmış oldu.

Son yıllarda destekleme konusunda en önemli sorun yasal destekleme miktarının verilmemesi ve girdiler üzerindeki ağır vergi yükü. Destekleme miktarı her yıl ortalama enflasyon miktarı kadar artırılıyor, ama çıkış noktası yetersiz olunca, bu artış yeterli olamıyor. Yine de mevcut desteklemeler olmasa Türkiye’nin bugün bulunduğu noktanın çok gerisine düşeceği bir gerçek.

*Gıda ve Tarım Bakanlığı’ndan üreticiye yönelik nasıl talepleriniz bulunuyor?

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’ndan isteklerimiz ağırlıklı olarak tarımda çalışan teknisyen, tekniker ve mühendislerin haklarının korunmasına ve geliştirilmesine yönelik talepler. Bu hem Bakanlık bünyesinde istihdam edilen elemanların haklarının korunup geliştirilmesi hem de istihdam oranının artırılmasını içeriyor. Bu arada Lisans Tamamlama ve Tarım Danışmanlığının geliştirilmesi konusu da çok önemli ve bu konu son günlerde Bakanlık ile müzakerelerimizin odağında yer alıyor.

*Bakanlığın geçen aylarda tarımsal danışmanlık hizmetlerine yönelik aldığı karar hakkında ne düşüyorsunuz? Bunun yansımaları sektörü nasıl etkileyecek?

Bakanlığın tarımsal danışmanlık hizmetlerine yönelik 5 Mayıs 2016 tarihinde aldığı kararla Oda ve üretici birliklerinde 8 olan danışman sayısı 2’ye düşürüldü; destek miktarı da 20 bin TL’ye indirildi. Bu şekilde tarımsal danışmanlık destekleri büyük ölçüde kaldırılmış oldu.

Alınan bu kararla üreticilere yönelik tarımsal danışmanlık hizmetleri yetersiz hale getirilirken tarımsal danışmanların önemli bir bölümü de işsizliğe terk edildi. Bu karar alınırken aralarında Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin de bulunduğu ilgili sivil toplum kuruluşları ve meslek kuruluşlarının görüşlerine başvurulmadı.

Ben bu kararla son on yıllık emeklerin heba edildiğini düşünüyorum. Açıkça söylenmese de bu kararın alınmasının gerekçesi olarak bazı tarımsal danışmanlık şirketlerinin yaptığı suistimal ve usulsüzlükler gösterilmektedir. “Kiralık diploma ve danışmanlık sertifikası” uygulamalarıyla devletin zarara uğratıldığı ileri sürülmektedir. Bu tür suistimaller her meslekte olabilir. Bunları düzeltecek çeşitli önlemleri almak mümkün iken bir çok teknik elemanın işini kaybetmesine ve tarımsal hizmetlerin aksamasına yol açacak bir uygulamaya başvurmak anlaşılır bir şey değildir. Bu yapılan ünlü halk tabiriyle “kurunun yanında yaşı da yakmak”tır. Bu konuları Bakanlığa ilettik. TZD olarak Sayın Bakan Faruk Çelik’e bu konuda Derneğimizin görüşlerini içeren bir dosya sunduk. Ben bu konuda yapılan yanlışın düzeltileceğine inanıyorum. Bugüne kadar bu konuyu düzenleyen tebliğin yayınlanmamış olması da bu inancımı güçlendirmektedir.

*Dünyada tarım alanında yaşanan gelişmeler ve trendler nasıl ilerliyor? Bu kapsamda Türkiye’de tarım sektörünü ve gıda güvenliğini nasıl bir gelecek bekliyor?

Dünyada tarım ve gıda sektörünün önemi her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Bu nedenle uluslararası planda büyük bir rekabet var. Bu yarışta geriye düşenler bir anlamda geleceklerini kaybediyor. Tarım ve gıda sektörü bir halkın geleceğinin sigortası. Bu alanda yarışı terk etmiş ve dışa bağımlı hale gelmiş bir ülkenin yaşama şansı kalmıyor.

Yukarıda ana noktalarıyla belirttiğimiz sorunların çözülmesi bu açıdan önemli. Bu yarışta başarılı olursak hepimizi aydınlık bir gelecek bekliyor. Aksini düşünmek bile istemiyoruz.

 

HÜSEYİN DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

 

———————————————–

 

(25.11.2016)

Dolardaki artış ve mazot zammı çiftçiyi vurdu

 

Geçtiğimiz günlerde Antalya’da üreticilerimizin Hal kapılarını kapatarak yaptıkları protesto, mevzi bir olay değil, ülkemizin dört bir yanında üretim yapan çiftçilerimizin içine düştükleri sıkıntılı durumun bir dışa vurumudur.

Türkiye’de öteden beri hem üreticiyi hem de tüketiciyi sıkıntıya sokan konuların başında üretici fiyatları ile market fiyatları arasındaki büyük farklar gelmektedir.

Bu sorunun üzerine son dönemde girdi fiyatlarını tavana vurduran dolardaki artış ve mazot zammı da binince üretici borçlarını döndüremez ve üretimi sürdüremez duruma gelmiştir.

Nitekim protestoyu gerçekleştiren üreticiler, 10 yıl önce domatesin kilosunu 1 liradan satarken, gübrenin torbasını 25 TL’den aldıklarını, günümüzde domatesi yine 1 liradan sattıklarını ancak aynı gübre için 125 TL ödediklerini dile getirmişlerdir. Bugün gübre daha pahalı satılmıyorsa bu geçtiğimiz Şubat ayında gübrede KDV’nin kaldırılmış olmasındandır.

Mazota baktığımızda 2015’in Ocak ayında 3.70 TL olan mazotun günümüzde 4.33 TL’ye çıktığını görüyoruz. 2010 yılına kadar tarımda kullanılan motorine özel tarife uygulanıyordu. O tarihte normal motorin 3,24 TL/lt. ile satılırken, kırsal motorin çiftçiye 3,10 TL/lt. ile satılmaktaydı. Daha sonra kırsal mazota yapılan indirim kalksa da petrol fiyatlarının uluslararası piyasada sürekli düşmesi sonucu motorin fiyatlarındaki artış nispeten sınırlı kaldı.

Ancak motorin üzerindeki vergi yükü azalmadı, arttı.  Geçen yıldan bu yana mazotun ortalama fiyatını 4 lira olarak kabul edersek, bu fiyattan satılan mazotta, ÖTV ve KDV, yani dolaylı vergi 2,26 TL’dir ( % 36.57 ÖTV + % 15.07 KDV). Bu rakam, çiftçiye bu yıl verilen 10 milyar TL’lik toplam desteğe yakın bir miktar oluşturmaktadır. Yani salt mazottan alınan dolaylı vergilerle, çiftçiye bir yılda verilen tüm destek geri alınmaktadır.

Oysa üyesi olmayı düşlediğimiz Avrupa Birliği ülkelerinden Belçika, Güney Kıbrıs, Litvanya ve Letonya’da tarımda kullanılan akaryakıtta ÖTV yoktur. Romanya, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Fransa, Macaristan, Slovenya, Finlandiya, İtalya, İsveç, İrlanda ve İspanya’da ise normalin çok altında bir ÖTV alınmaktadır.

MAZOTTA SÜBVANSİYON YÜRÜRLÜĞE KONULMALIDIR

Hükümet, geçtiğimiz günlerde Milli Tarım Projesi’ni açıklamış ve 2017 yılında tarımda kullanılan mazotun bedelinin yarısının sübvansiyon olarak devlet tarafından karşılanacağını üreticilerimize taahhüt etmiştir.

Son günlerde giderek hızlanan akaryakıt fiyatlarındaki artışlar böyle devam ederse 2017 yılında hangi tarihte başlatılacağı henüz belli olmayan uygulama başlatılsa bile anlamını yitirmiş olacaktır.

Son gelişmeler karşısında bizzat Başbakan tarafından yapılan bu taahhütün bir an önce yürürlüğe konulması bir zorunluluk halini almış bulunmaktadır.

Durumun değerlendirilmesi ve taahhüt edilmiş bulunan uygulamanın bir an önce başlatılması sektörümüzdeki tüm üreticiler tarafından beklenmektedir.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD  GENEL BAŞKANI                                                                                 

 

——————————————————–

 

BASIN AÇIKLAMASI

Tarım toprakları tehlike altında

Ülkemizde tarımda makineleşme ve traktör kullanımının artmasıyla 1950’li yıllarda hem tarımsal üretimde hem de o zamana kadar ekilmeyen toprakların tarıma açılmasında önemli gelişmeler sağlanmıştı. 1949 yılında 15 milyon 272 bin hektar olan tarım alanları, 1960 yılında 23 milyon 266 bin hektara, 1970 yılında 27 milyon 339 bin hektara, 1979’da ise 28 milyon 625 hektara kadar çıkmıştı.

Ancak 1980’den sonra tarım üzerindeki korumacılığın kaldırılması ve tarımı korumayı amaçlayan kamu iktisadi teşekküllerinin satılması ya da kapatılmasının etkisiyle ters yönde bir eğilim başladı.

1980’de 28 milyon 175 bin hektara ulaşmış olan tarım toprakları önce yavaş bir şekilde daha sonra hızlanarak kullanım dışına çıkmıştır. Bunda tarımsal politikalar ve erozyon kadar tarımı kent rantlarına feda eden ve en verimli tarım topraklarının bulunduğu verimli ovaları beton kentleşmeye teslim eden anlayışlar da rol oynamıştır. Böylece, 1990’da 27 milyon 856 bin, 2000’de 26 milyon 379 bin, 2010’da 24 milyon 394 bin hektar olan tarım alanları 2015 yılında 23 milyon 949 bin hektara kadar gerilemiştir.

Türkiye’de Tarım Alanları

Tarım Alanları 2002 2013 2014 2015
(Bin ha) % (Bin ha) % (Bin ha) % (Bin ha) %
Tarla Bitkileri 17.935 67,5 15.613 65,6 15.789 66 15.738 66
Nadas 5.040 19 4.147 17,4 4.108 17,2 4.114 17,2
Sebze 930 3,5 808 3,4 804 3,4 809 3,4
Meyve 2.674 10,1 3.232 13,6 3.238 13,5 3.284 13,7
TOPLAM 26.579 100 23.800 100 23.939 100 23.949 100
Kaynak: GTHB,2016.

 

Türkiye’de tarım topraklarının kaybında tarım topraklarının amaç dışı kullanımı birinci sırada yer almaktadır. Çukurova ve Bursa Ovası başta olmak üzere Türkiye’nin tüm verimli ovalarında yaşanan yapılaşma son on yılda hızlı bir şekilde devam etmiştir.

2007’den itibaren Türkiye genelinde 12 milyon dekarlık tarım arazisinin, sanayi, yerleşim alanı ve turizme açıldığı hesaplanmaktadır. Örneğin tarım toprakları çok verimli olmasına karşın sınırlı olan Antalya’da  son 10 yılda yaklaşık 267 bin dekar tarım alanı yapılaşma nedeniyle  yok olmuştur. Böylece kentin yüzölçümünün yüzde 21’ini oluşturan tarım toprakları yüzde 18’e kadar düşmüştür. Tarım arazilerinin korunması amacıyla uygulanacağı açıklanan ‘Milli Tarım Projesi’ kapsamında tarımsal üretim potansiyeli yüksek 49 ilden 141 ovanın, tarımsal sit alanı ilan edilmesi bu açıdan olumlu bir gelişmedir. Ancak bu listede rant oranı yüksek olan Antalya’dan tek bir ovanın bile yer almaması yapılaşma tehdidinin sürdüğünü göstermektedir. Zeytinliklerle ilgili geri çekilen son yasa tasarısı da koruma altına alınan alanlarda bile istisna hükümleri ile yapılaşmanın ne kadar güç olduğunu göstermiştir.

Tarım topraklarının yitiminde rol oynayan bir diğer önemli etken erozyondur. Türkiye’deki arazilerin 5,6 milyon hektarında hafif, 15,6 milyon hektarında orta, 28,3 milyon hektarında şiddetli ve 17,4 milyon hektarında çok şiddetli erozyon görülmektedir. Tarım arazilerinin yüzde 59’u erozyon tehdidi altındadır.

Ülkemizde nadasa ayrılmış olarak görünen 4 milyon hektarın üzerinde arazinin büyük bir bölümü aslında ekononik getirisi düşük olduğu için ekilmeyen topraklardan oluşmaktadır. Bu duruma tarım sektöründe yıllardan bu yana girdi fiyatlarıyla üretici fiyatları arasında oluşan makasın üretici fiyatları aleyhine açılması neden olmaktadır. Özellikle hububat ve bakliyat gibi temel ürünlerde ekim alanlarının gerilemesi bu durumu kanıtlamaktadır. 2007  yılında buğday ekilen tarım alanı 8 milyon hektarın üzerindeyken 2016’da bu rakam 7 milyon 600 bin hektara düşmüştür.  Örneğin 19 milyon 106 bin 386 dekar büyüklüğünde tarım alanına sahip Konya’da tarım alanlarının yüzde 96,9’unda tahıllar ve diğer bitkisel ürünler ekilirken her yıl 5,5 milyon dekardan fazla tahıl ekilen alan nadasa bırakılmaktadır.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

 

———————————————

 

(22.12.2016)

RAPOR

Tarımsal Politikamızın Temel İlkeleri Neler Olmalıdır?

GİRİŞ

“Bugün”ünü anlamak için “dün”ü bilmek gerekir.

“Bugün”ü anlamak ise “gelecek” açısından önemlidir. Çünkü geçmiş bilinmeden ve “bugün” doğru bir biçimde analiz edilmeden gelecek anlaşılamaz ve planlanamaz.

Ülkemizde bir çok sektörde olduğu gibi tarımda da geçmişte olduğu gibi bugün de geleceğe yönelik kısmi ya da “master” planlar hazırlanmıştır ve hazırlanmaktadır. Ancak bir planı gerçek bir plan haline getiren şey bir “hedef” belirlemektir.

Günümüzde çeşitli yönetimler tarafından hazırlanan planların bir bölümü açık ve net bir hedeften yoksundur. Ancak, dünyanın finans merkezlerinde ülkemiz için hazırlanan planlar oldukça net hedefler içermektedir. Bu planların hedefi ülkemizde Cumhuriyet sürecinde kurulmuş olan ve “ulusal ekonominin temeli tarımdır” özdeyişiyle ifade edilen gerçeği değiştirmek, onun yerine küresel karar mekanizmalarının çıkarlarını ön planda tutan değişimleri gerçekleştirmektir.

Ülkemizde tarım politikasının temel ilkelerini saptarken hem küresel karar merkezlerinin hem de Cumhuriyet döneminde oluşturulan yapının özelliklerini bilmek ve hedefleri bu gerçekleri göz önünde tutarak belirlemek bir zorunluluktur.

O nedenle raporumuza, tarım politikalarımızın iç ve dış faktörlerin karşılıklı etkileşimleriyle günümüze kadar nasıl değişimler geçirdiğini kısaca hatırlatarak başlayacağız.

Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana geçtiği aşamaları belirlediğimizde ve günümüzün ihtiyaçlarını göz önüne aldığımızda göreceğiz ki tarım sektörümüz yeni bir dönüm noktasına gelmiştir. Bu dönüm noktasında karşımızda hem tehditler hem de fırsatlar vardır. Bugün alınacak kararlar ve belirlenecek politikalar tehditlerin mi yoksa fırsatların mı geleceğimizi şekillendireceğini belirleyecektir.

 

  1. Cumhuriyetin, Osmanlı İmparatorluğundan devraldığı tarımsal yapı

 

Cumhuriyet, Osmanlı’dan feodal büyük toprak mülkiyetine dayalı, geri ve pazara ancak belirli kıyı ovalarında açılmış bir yapı devraldı.

İmparatorluğun gelişme dönemlerinde toprak rejimi, “miri” olarak tanımlanan, toprak mülkiyetinin esas olarak devlete ait olduğu ve merkezi yönetim tarafından atanan yöneticilerin toprağa tasarruf ettiği bir sisteme dayanıyordu. Köylü, Batı’daki angarya sistemine benzer yükümlülükler altındaydı ve elde ettiği ürünün önemli bir bölümünü vergi olarak veriyordu. Devlet, bir çok bölgede bu vergilerin toplanmasını “mültezim” adı verilen taşeronlara havale etmişti. Ayrıca Güneydoğu’da ve Balkanlar’da yönetimi aşiret reislerine ya da feodallere bırakılmış geniş topraklar da vardı.

Osmanlı yönetiminin son dönemlerinde, özellikle Çukurova ve Ege Bölgesinde pamuk, tütün gibi ihraca yönelik endüstriyel ürünler üreten “plantasyon tipi” büyük işletmeler kurulmuştu. Bunların bir bölümü yabancıların kişisel mülkü ya da Reji gibi şirketlerin yönetimindeydi. Üretici köylü bu işletmelerde toprak kölesi durumundaydı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Anadolu köylüsü, yıllar süren savaşlarda tükenmişti.

Cumhuriyet döneminde üretici köylüyü “milletin efendisi” olarak tanımlayan Mustafa Kemal Atatürk, yaptığı bir konuşmada, Osmanlı dönemindeki köylülüğün durumunu şu sözlerle tanımlıyordu:

Yedi asırdan beri cihanın dört köşesine sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini yabancı topraklarda bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz, ve buna mukabil daima tahkir, terzil ile mukabele ettiğimiz ve bunca fedakarlıklarına ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık ve cebbarlıkla uşak menzilesine indirmek istediğimiz asil sahip”…

 

  1. Cumhuriyet yönetimi, bu yapıyı dönüştürmek için neler yaptı?

 

Köylünün kalkındırılmasının Cumhuriyet’in gelişmesinin zorunlu bir bileşeni olduğunu bilen Mustafa Kemal önderliğindeki yönetim ilk olarak şu adımları attı:

  • 1924’te Ziraat Vekaleti kuruldu. Tarım ve hayvancılık alanında bazı yasal düzenlemeler yapıldı.
  • 1925’te, feodal sisteme ait bir yükümlülük olan Aşar vergisi kaldırıldı.
  • Topraksız ve küçük köylünün güçlendirilmesi için 1927-1929 arasında 711.000 Hektar hazine arazisi köylüye dağıtıldı.
  • Devlet ilk kez üreticiye kredi ve girdi desteği verme uygulamasını başlattı.

Bu önlemler yetersiz de olsa savaş yıllarında tamamen çökmüş bulunan tarımsal üretimin halkın beslenmesine yeterli asgari  üretim düzeyini yakalamasına yardımcı oldu. Bu sayede tüm dünyayı kasıp kavuran 1929-1933 ekonomik bunalımı Türk tarımını ve üretimini fazla etkilemedi.

 

  1. Devlet müdahaleleri tarımsal yapının altyapısına önemli katkılarda bulundu

 

1929 bunalımı, “liberal” ekonomi uygulamalarının kriz dönemlerinde devlet müdahalelerini olanaksız hale getirdiğini gösterdi. Güçlü bir kamu sektörünün  hem tarım hem de sanayideki önemi ortaya çıktı. Bu yüzden krizin hemen ardından, Cumhuriyet yönetimi, 1933-1945 yılları arasında, “Devletçilik” adıyla bilinen uygulamalara hız verdi.

Bu çerçevede, ilk olarak korumacı-desteklemeci politikalar benimsenerek, şu uygulamalar gerçekleştirildi:

. Demiryolları inşa edilerek tarımsal alanların pazara açılma süreci hızlandırıldı.

  • Tarımsal kredi hacmi artırıldı.
  • 1935’te Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri (TSK) ve Tarım Kredi Kooperatifleri Birlikleri (TKK) kuruldu.
  • 1937’de Ziraat Bankası Kanunu çıkarılarak tarıma güçlü bir finansal destek sağlandı.
  • Bunu 1938 yılında TMO’nun ve 1944 yılında TZDK’nın kuruluşu izledi.
  • Devlet Üretme Çiftlikleri ardı ardına kurulmaya başlandı.
  • 1945’te Toprak İşleri Genel Müdürlüğü kuruldu. Bu örgüt daha sonra Toprak Su Genel Müdürlüğü’ne dönüştü.
  • Savaş yılları içinde toprak reformuna yönelik büyük bir adım olan “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” çıkarıldı.
  • Bunu Çiftçi Mallarını Koruma Kanunu, Zeytincilik Kanunu, Tütün Kanunu, Çeltik Kanunu, Orman Kanunu’nun çıkarılması izledi.

 

  1. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan gelişmeler köyü pazara açtı ve tarımsal üretimi artırdı

 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye ekonomisi ile birlikte Türk tarımının “dışa açılma” dönemi başladı. Buna “liberalleşme” dönemi de diyebiliriz. Ancak bu dönemin günümüzdeki “liberalleşme” döneminden önemli bir farkı vardı. Savaş sırasında tüm Avrupa yakılmış yıkılmış ve önemli bir tarım ürünleri açığı ortaya çıkmıştı. O dönemde savaş dışı kalmış tek bölge ülkesi Türkiye idi. Dolayısıyla Türkiye’ye verilen görev tarımsal üretimi artırmak ve Avrupa’nın besin açığını kapatmada yardımcı olmaktı.

Bu arada, Türkiye’yi borçlandırmak ve ABD’ye bağımlı kılmak amacıyla yapılan Marshall Yardımı, o günkü stratejinin bir gereği olarak tarımda makineleşme ve teknolojiyi geliştirmeye yardımcı oldu. Özellikle Avrupa’nın tarımsal ürün ihtiyacını karşılamak için üretimin artırılması, tarım sektörünün pazara açılmasını hızlandırdı. Bu arada tarımsal üretimin geliştirilmesi açısından gerek duyulan korumacı önlemler de devam ettirildi.

Bu önlemler şunlardı:

  • Ürün destek kapsamı genişledi.
  • Girdi desteği ve makineleşme arttı.
  • Kredi kullanımı beş katına çıktı.
  • İşlenen arazi miktarı 16 milyon hektardan 23-24 milyon hektara çıktı.
  • Dünya pazarına açılmanın bir gereği olarak pamuk, tütün gibi sanayi ürünlerinin üretim oranı arttı.
  • Gelişen tarımsal üretimin alt yapısını oluşturmak amacıyla DSİ Genel Müdürlüğü, EBK, Yem Sanayii, Zirai Mücadele ve Karantina Genel Müdürlüğü, Toprak Su Genel Müdürlüğü başta olmak üzere bir çok tarımsal KİT kuruldu.
  • Üretici birlikleri tarım-sanayi birliğini geliştirecek sanayi yatırımlarına giriştiler.

 

  1. “Planlı Kalkınma” dönemi olarak adlandırılan 1960’ları izleyen yıllarda kırsal nüfus azaldı

 

1960-80 arasının en temel özelliği “Beş yıllık Kalkınma Planları” ile gelişmeye katkı yapılmasıdır. Planlı dönemin temel hedefleri, tarımsal üretimin artırılması, tarımsal destekleme politikalarının geliştirilmesi, tarımsal nüfusun azaltılması, teknolojinin geliştirilmesidir.

Bu dönemde DPT kurulmuş, tarımsal nüfusun toplam nüfus içindeki payı yüzde 75’ten yüzde 55’e inmiştir.

Tarımsal üretim artışı yüzde 3-4 arasında sabit tutulmuştur.

Tarımsal desteklemeler kapsam ve oran olarak artmış, bunun sonucunda tarım sektörüne kaynak aktarılmıştır.

 

  1. “1980 sonrası”nda “korumacı” anlayış yerini “piyasacı” anlayışa bıraktı

 

1980 sonrası Türk tarımı açısından bir dönüm noktasıdır.

24 Aralık 1979 tarihinde alınan istikrar önlemleri bu dönemin başlangıcını oluşturur.

1980 sonrasında yapılmak istenen, uzun yıllar tam olmasa da kendine oldukça yeterli olan tarım kesimini tam olarak dünya pazarlarına açmak ve gelişmiş ülkelerin ekonomik yapılarının bir uzantısı haline getirmektir.

Bu dönemde, Avrupa ülkeleri başta olmak üzere eskiden tarımsal hammadde ya da gıda maddeleri ithal eden gelişmiş ülkeler, tarımsal açıdan ihracatçı ülkeler haline dönüşmüşlerdi. Avrupa pazarının doyması dünyanın en büyük tarımsal üreticilerinden biri olan ABD’yi de yeni tarımsal pazarlar aramaya yöneltmişti.

Bu durumda, gelişmiş ülkelerin etki alanına girmiş olan Türkiye’nin artık tarımsal üretimini geliştirecek politikalara bir nokta koyması, giderek tarımsal üretimden vazgeçip “ithalatçı ülke” konumuna gelmesi gerekiyordu.

Ancak bu kolay bir iş değildi.

Bunun için öncelikle “korumacı” tarımsal yapının dönüştürülmesi, mevcut destekleme politikalarının değiştirilmesi, piyasayı düzenleyen ve çiftçinin ürününü değerlendiren kurumların dağıtılması ve yok edilmesi gerekiyordu.

 

  1. 1980 sonrasında, özelleştirmeler “korumacı” yapının değiştirilmesi için kullanıldı

 

Bu amaçla ilk önce, “küreselleşme” olgusu öne sürülerek: “içine girilen yeni dönemde artık hiçbir devletin öz kaynaklarını koruma ve geliştirme gibi bir politikasının olamayacağı, her ülkenin küresel ekonominin bir parçası olması gerektiği” şeklinde yoğun bir propaganda yapılmıştır. Bu yapılırken, “küreselleşme bağlamında liberalleşme” olarak tanımlanan dönüşüm süreçlerinin ABD, AB ve diğer gelişmelerini tamamlamış ülkelerin kendi çıkarlarına uygun olarak geliştirdikleri stratejiler olduğu göz ardı edilmiştir. Özellikle tarım gibi, ülke ekonomisi, halk sağlığı ve ulusal güvenlikle yakından ilgili stratejik bir sektörde gelişmiş ülkelerin “korumacı” önlemleri tüm katılığıyla sürdürdüğü gizlenmiştir.

Yine bu dönemde, devlet yapısında önemli değişiklikler gerçekleştirilirken, tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesi de başlatılmıştır. Ancak, tarım kesiminin taşıdığı büyük önem ve ülke nüfusunun hâlâ önemli bir bölümünü barındırması (1980’de yüzde 56 idi. Bu rakam 2000’li yıllarda yüzde 35’e düşmüştür), siyasi kaygılar gibi nedenlerle bu süreç oldukça ağır bir biçimde işlemiş ve yaklaşık 20 yıl sürmüştür.

Bu süre içinde şu adımlar atılmıştır:

  • 1984 ve 86 yıllarında yapılan yasal değişikliklerle KİT’lere ortak alma ve bunları özel kişi ve kurumlara devretmenin yasal yolu açılmıştır.
  • Özelleştirmelerin tek elden yürütülmesi için gerekli düzenlemeler yapılmıştır. (Önce Kamu Ortaklığı İdaresi görevlendirilmiş, daha sonra Kamu Ortaklığı Yüksek Kurulu ve daha sonra Özelleştirme İdaresi Başkanlığı oluşturulmuştur)
  • Bu amaçla Amerikan Morgan Bank’a bir Özelleştirme Master Planı hazırlatılmıştır.
  • Ardından YEMSAN, SEK, EBK, ORÜS özelleştirilmiştir.
  • ÇAYKUR, TÜGSAŞ, TMO, TEKEL ve Şeker Fabrikaları A.Ş. gibi kurumların özelleştirme yoluyla tasfiyesi için tüm hazırlıklar yapılmıştır.
  • Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri’nin sınai işletmeleri kapatılmış ya da kapatılmaya zorlanmış, ülke kalkınmasının kilit sektörü olan tarımsal sanayinin gelişmesi önlenmiştir.
  • Bu işlemlerin yapılabilmesi için tarımsal KİT’ler ve üretici birlikleri özel bankalara yüksek faizlerle borçlandırılmış, daha sonra faiz ödemeleri zarar olarak gösterilerek “kara delik” edebiyatı yapılmıştır.
  • Devlet Üretme Çiftlikleri’nin özel sektöre açılması yoluyla bu kurumların özelleştirilmesi için ilk adımlar atılmıştır.
  • Bu arada, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nı işlevsiz kılacak ve olası bir devlet yönlendirmesini engelleyecek önlemler de alınmıştır.
  • Bu çerçevede 1985 yılında Toprak Sulama Teşkilatı kapatılmıştır. Zirai Donatım kapatılmıştır. Böylece sulama ve köylüye gübre başta olmak üzere girdi temininde düzenleyici kurumlar dağıtılmıştır.
  • Tarım Bakanlığı teşkilatı içindeki genel müdürlükler dağıtılmış ve teknik personel işlevsiz kılınmıştır. Yetkiler bakanlıklar ve kurumlar arasında aşırı bir şekilde bölünmüş, bu alanda herhangi bir politikanın koordineli olarak uygulanması imkansız hale getirilmiştir.
  • Bu arada ithalatın serbestleştirilmesi yoluyla tarım ve hayvancılık alanında üretim yapan toplum kesimi iflasa sürüklenerek caydırılmak istenmiştir.
  • Bu politikanın özellikle hayvancılık alanında yarattığı yıkım bugün tam anlamıyla ortaya çıkmış durumdadır. Geçmişte bölgenin en büyük hayvan üretici potansiyeline sahip olan ve hayvan ihraç eden Türkiye, bugün kaçak hayvan cenneti haline gelmiştir. Yerli ırkları ıslah yerine dışarıdan uyum sorunu olan, hastalıklı hayvanlar ithal edilmiş, YEMSAN, EBK VE SEK’in özelleştirilmesi ile üretici ürettiğini değerinin çok altında satmaya ya da imha etmeye yönlendirilmiştir.
  • Desteklenen ürün sayısı azaltılmış ve tarım üreticisinin gelir düzeyi aşağıya çekilmiştir.

 

  1. 2001 Tarımsal Destekleme Reformu Tarım Sektörünü tahrip etti

 

1980-2000 yılları arasında uygulanan neo-liberal politikalar nedeniyle GSMH’da tarım sektörünün payı yüzde 27’den yüzde 15’e düşmüştü.

Tarımsal desteklerin Gayri Safi Milli Hasıla’ya oranı ise 1995’te yüzde 3 iken 1999’da yüzde 0.7’ye olmuştu.

Tarımsal üretim değeri içinde desteklerin payı ise 1995 yılında yüzde 17.7 iken 1996’da yüzde 9’a yani neredeyse yarıya inmişti.

1980’de enflasyon oranı yüzde 90.3 iken bitkisel ve hayvansal kredi faiz oranı yüzde 16 idi. 2000 yılına gelindiğinde enflasyon oranı yüzde 32 iken bitkisel ve hayvansal kredi faizi yüzde 40’ın üzerine çıkmıştı.

1980’de 16 milyon 500 bin olan ve 1991’de 20 milyon 400 bin tona çıkan buğday üretimi  1999’da 18 milyon tona ancak ulaşmıştı.

1984’te 975 bin ton olan kırmızı et üretimi  2000 yılında 864 bin tona düşmüştü.

Tarım alanında ihracatın ithalatı karşılama oranı 1980’de yüzde 531 iken 1999 yılında yüzde yüzün altına düşerek tarımsal ürün ithal eden ülke konumuna gelinmişti.

 

1999’dan sonra ülkemizde “Tarım Destekleme Reformu” adı altında Dünya Bankası ve IMF tarafından hazırlanan bir program uygulanmaya başlandı. Daha sonra bu programın tavizsiz yürütülmesi için Kemal Derviş Dünya Bankası görevinden ayrılarak Türkiye’ye geldi ve “parlamento dışından” hükümete girerek “Ekonomiden Sorumlu Bakan” oldu.

 

9 Mart 2004 tarihinde Dünya Bankası, Türkiyede yapılmasına önayak olduğu reformun “başarılarını” sergilemeyi amaçlayan bir rapor yayınladı.

 

“Türkiye: Tarımsal Sektör Destekleme Reformunun Etkilerine Bir Bakış” başlığını taşıyan raporda yapılan “reform”un sonuçları bir başarı öyküsü gibi anlatılıyordu.

 

İşte, bizzat yazarlarının ağzından o reformun “başarılı” sonuçları:

-Tarım kesimine kaynak aktarımında 4.3 milyar dolarlık azalma…

-Tarımsal gelirde yüzde 16 kayıp…

-Tarımsal sübvansiyonlarda 5.5 milyar dolarlık düşüş…

-Tarımsal üretimde yüzde 4 oranında azalma.

-Tarımsal karlılıkta düşüş ve çiftçinin uğradığı 1.45 milyar dolarlık net kayıp…

-Tarımsal fiyatlardaki reel yüzde 13’lük düşüş.

-Gübre fiyatlarının ikiye katlanması…

-Tarımsal kredi faizlerinin yazde 30’un üzerine çıkması…

-Türkiye’nin OECD ülkeleri arasında tarımını en az destekleyen ülke durumuna getirilmesi…

-Girdi fiyatlarının yükselmesi nedeniyle gübre ve ilaç kullanımında yüzde 30’luk düşüş…

-Tarımsal kredi hacminin üçte bire inmesi…

-Hayvancılıkta üretimin yüzde 10 oranında düşmesi…

-Ekili alanlarda 450 bin hektarlık azalma…

-Kaynak kıtlığı nedeniyle genelde üretim kaybının meydana gelmesi…

-Bölgesel eşitsizliklerin derinleşmesi…

Raporun vardığı sonuç şuydu:

“Reform, tarımsal gelirdeki düşüşten yüzde 80 oranında sorumludur”.

 

  1. 2002 sonrasında kısmi bir iyileşme yaşanırken sorunlar kronikleşti

 

2002 yılından günümüze kadar olan dönem tarım açısından hem belirli kazançları hem de kayıpları kapsamaktadır.

Bu durumun sebebi AKP öncesi dönemde Tarım sektörüne verilen desteklerin Doğrudan Gelir Desteği dışında hemen hemen sıfırlanmış olmasıdır. Bu destek de “alan bazlı bir destek” olduğundan daha çok geniş topraklara sahip büyük çiftçilerin yararlandığı bir destek olmuştur. Küçük ve orta çiftçi ekonomisi bu dönemde büyük bir yıkıma uğramıştır.

 

Rakamlara baktığımızda 2002 yılında uygulanan Doğrudan Gelir Desteği kapsamında

1 Milyar 558 Milyon TL destek verilmişken, 2015 yılında toplam 2 Milyar 605 Milyon TL destek

ödendiği görülür.

2002 yılında girdi destekleri kaldırılmışken 2015’te 683 Milyon TL mazot desteği, 819 Milyon TL kimyevi gübre desteği, ayrıca toprak analizi desteği, organik tarım ve iyi tarım desteği gibi destekler yapılmıştır.

En önemli fark prim desteklerinde ortaya çıkmıştır. 2002 yılında 186 Milyon TL prim desteği verilmiş iken, bu rakam 2015 yılında 2 Milyar 727 Milyon TL’ye çıkmıştır.

Bu tablo, çiftçilerin AKP dönemini daha önceki IMF reformu” ile kıyasladıklarında neden kısmi bir “iyileşme” dönemi olarak gördüklerini açıklamaktadır.

Ne var ki, bu dönemde de tarımın genel durumunda bir düzelme görülmemiştir. Örneğin destekler söz konusu olduğunda 2002 dönemi öncesiyle yapılan kıyaslama rakamları önemli artışlar gösterse de bu durum söz konusu dönemde desteklerin büyük ölçüde kaldırılmış ya da azaltılmış olmasından kaynaklanmıştır. Bir örnek vermek gerekirse 2006 yılında bizzat AKP Hükümeti tarafından çıkarılan Tarım Yasası tarıma bütçeden ayrılacak desteğin en az GSMH’nın yüzde biri oranında olması gerektiğini yasal bir zorunluluk olarak belirlemişken, o tarihten günümüze bu orana ulaşılamamıştır.

Örneğin Gayrisafi Milli Hasıla (GSMH), 2015 yılında cari fiyatlarla 1 trilyon 953 milyar 561 milyon TL olmuştur. Aynı yıl bütçeden, çiftçiye doğrudan 10 milyar TL kaynak ayrılmıştır. Bu rakam olması gerekenin neredeyse yarısıdır. KİT’lerin finansmanı, diğer müdahale alımları, kredi sübvansiyonu gibi kalemler de dikkate alındığında bu miktar 13 milyar liraya ulaşmıştır; ki bu durumda bile oran binde 7 civarında kalmıştır.

  1. Tarımsal destekleme yetersiz kalınca çiftçinin borcu arttı

Tarımsal desteklemelerin önemi çiftçinin bütçesinin yıllardır açık vermekte oluşu nedeniyle hayati bir önem kazanmıştır.  Bu açığın en büyük nedeni ülkemizde genel enflasyon düzeyi ile tarımda kullanılan ve büyük oranda ithal edilen girdilerin zamlanma oranları arasındaki farktır. Ülkemizde girdi fiyatları neredeyse her yıl genel enflasyon oranının üzerinde artmaktadır. Bu durumda aradaki fark desteklemelerle kapatılamayınca çiftçi borçlanma yolunu seçmektedir.

Daha önce sözünü ettiğimiz “Tarımsal Destekleme Reformu” döneminde çiftçinin borçlanma imkânı da kısıtlanmıştı. O dönemde yalnızca Ziraat Bankası tarafından verilen tarımsal kredilerde 90’lı yıllarda reel tarımsal kredi oranı ortalama faiz hadlerinin yüzde 20 altındayken, 2001-2002 döneminde ortalama faiz hadlerinin yüzde 30 üzerine çıkmıştı. Böyle olunca da tarımsal kredi kullanımı dibe vurmuştu.

2002 sonrası dönemde sıcak para hareketlerinin artması ve ülkeye önemli ölçüde döviz girmesi sonucunda dünya ortalamalarına göre yüksek olsa da kredi faiz oranları eskisine göre önemli ölçüde düştü. Bu durum tarım sektörüne önemli ölçüde kredi akışına yol açtı. Ziraat Bankası’nın kredi muslukları açılırken özel bankalar da bir anlamda tarım sektörünü “keşfettiler”. Bunun sonucunda 2015 yılında tarım sektörüne bankalar tarafından açılan kredi miktarı 60 milyar liraya ulaştı.

Tarım sektörüne kredi akışının hızlanmasında bu sektörün gelecekte taşıdığı önemin daha da artacağının anlaşılması da önemli bir rol oynadı.

Ülkemiz koşullarında tarıma verilen desteklerin olması gerektiği düzeyde olmaması nedeniyle çiftçinin kredi ihtiyacı giderek büyümeye devam etmektedir. Kredi ihtiyacı karşılanmaya devam ettiği sürece borçlanmanın yarattığı tehlike fazla hissedilmemektedir. Nitekim, geçtiğimiz yıllarda tarımsal üretici fiyatları ile girdi fiyatları arasında üretici aleyhine bir açılma olduğu ve buna bağlı olarak çiftçinin kazancı azaldığı halde gerek yatırım gerekse traktör ve benzeri makine alımları açısından bir durgunluk yaşanmamıştır. Bu da kredi miktarındaki genişleme sayesinde olmuştur. Ancak üretimin temeli yatırımdır. Yatırım da esas olarak üreticinin birikmiş sermayesi ile gerçekleştirilir.

 

  1. Borçlanmada kritik noktaya gelindi

Ayrıca borçlanma sarmalının sonsuza kadar devam ettiği görülmemiştir. Bir mali kriz ve buna bağlı tıkanma yaşandığı takdirde bu sorun tüm vehametiyle karşımıza çıkacaktır. O nedenle destekleme (11 milyar TL) ile tarımsal kredi (60 milyarın üzerinde) arasındaki oransızlığın azaltılması acil bir zorunluluk haline gelmiş bulunmaktadır.

Tarımda “gelişmiş” olarak tanımlanan ülkelerde desteklemelerin bütçe içindeki oranları bizdekinden çok daha yüksektir. Örneğin AB bütçesinin yaklaşık yüzde 40’ı tarımsal desteklere ayrılmaktadır.  Maliye Bakanı’nın açıkladığı rakamlara göre, Türkiye’de bütçeden tarımsal desteklemeye ayrılan pay 2015 yılında doğrudan desteklemeler için yüzde 2.1, dolaylı desteklemeler de hesaba katıldığında yüzde 2.8 civarında olmuştur.

 

  1. Girdi fiyatlarındaki artış çiftçinin bütçesini eritti

Ülkemizde tarımsal girdilerde dışa bağımlılık oranının yüksek olması nedeniyle üreticiler döviz fiyatlarındaki dalgalanmalardan büyük zarar görmektedir.

Girdi fiyatlarının yüksek oluşunda vergi oranları da önemli bir rol oynamaktadır.

Örneğin, Tarım sektöründe yılda 3.3 milyon ton civarında mazot kullanılmakta ve bu mazot neredeyse tümüyle ithal edilmektedir.

Şu anda 4 liranın üzerinde bir fiyattan satılan mazottan, ÖTV ve KDV, yani dolaylı vergi olarak 2,26 TL ( % 36.57 ÖTV + % 15.07 KDV) alınmaktadır . Bu rakam, çiftçiye bu yıl verilen 10 milyar TL’lik toplam desteğe yakın bir miktar oluşturmaktadır. Yani salt mazottan alınan dolaylı vergilerle, çiftçiye bir yılda verilen tüm destek geri alınmaktadır.

Oysa üyesi olmayı düşlediğimiz Avrupa Birliği ülkelerinden Belçika, Güney Kıbrıs, Litvanya ve Letonya’da tarımda kullanılan akaryakıtta ÖTV yoktur. Romanya, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Fransa, Macaristan, Slovenya, Finlandiya, İtalya, İsveç, İrlanda ve İspanya’da ise normalin çok altında bir ÖTV alınmaktadır. Türkiye’de ise aksine, 2011 yılına kadar normal motorinden 7 kuruş daha ucuza satılan kırsal motorinin fiyatı normal motorinle eşitlenerek, zaten ağır olan vergi yükü daha da ağırlaştırılmıştır.

 

Diğer girdilere gelince: Gübreden yüzde 18 KDV alınmaktadır. Kırsal elektrikte ise yüzde 1 enerji fonu, yüzde 2 TRT payı ve yüzde 18 KDV alınmaktadır.  Tarımsal ilaçlardan, tarım makinaları ve traktörlerden, tohumluk ve hayvan yemlerinden yüzde 8 KDV alınmaktadır.

Gelinen noktada tarımsal girdilerde vergi oranlarının düşürülmesi ve fiyat dalgalanmalarına karşı girdi sübvansiyonlarının artırılması bir zorunluluk halini almış bulunmaktadır.

 

Türkiyede tarımsal milli gelir dolar olarak 60 milyar dolar civarındadır. Dolardaki yükseliş sonucu bu rakamın yıl sonunda 45-50 milyar dolara düşmesi bekleniyor. Yani tarım kesimi dolardaki yükselişten dolayı asgari 10 milyar dolar (30 milyar lira) kaybetmiş bulunuyor.

 

Türkiye’de tarıma verilen yıllık desteklemenin 11 milyar lira civarında olduğu düşünülürse, çiftçi, dolardaki yükseliş nedeniyle bir yıllık desteklemenin üç katı miktarında gelir kaybına uğramış durumdadır.

Dolar cinsinden tarımsal milli gelirdeki bu düşme sonucu tarım kesiminde kişi başına düşen milli gelir 2.800 dolara kadar gerilemiştir. Türkiye ortalaması ise 10 bin dolar civarındadır. Yani tarımsal nüfusun yaşam standardı kentsel nüfusun çok altına düşmüştür.

  1. Tarım topraklarının kaybı 1980’den bu yana aralıksız sürüyor

İkinci Dünya Savaşı sonrasında tarımda makineleşme ve traktör kullanımının artmasıyla hem tarımsal üretimde hem de o zamana kadar ekilmeyen toprakların tarıma açılmasında önemli gelişmeler sağlanmıştı. 1949 yılında 15 milyon 272 bin hektar olan tarım alanları, 1960 yılında 23 milyon 266 bin hektara, 1970 yılında 27 milyon 339 bin hektara, 1979’da ise 28 milyon 625 hektara kadar çıkmıştı.

Ancak 1980’den sonra tarım üzerindeki korumacılığın kaldırılması ve tarımı korumayı amaçlayan kamu iktisadi teşekküllerinin satılması ya da kapatılmasının etkisiyle ters yönde bir eğilim başladı.

1980’de 28 milyon 175 bine ulaşmış olan tarım toprakları önce yavaş bir şekilde daha sonra hızlanarak kullanım dışına çıktı. Bunda tarımsal politikalar kadar tarımı kent rantlarına feda eden ve en verimli tarım topraklarının bulunduğu verimli ovaları beton kentleşmeye teslim eden anlayışlar da rol oynadı. Böylece, 1990’da 27 milyon 856 bin, 2000’de 26 milyon 379 bin, 2010’da 24 milyon 394 bin hektar olan tarım alanları 2015 yılında 23 milyon 949 bin hektara kadar indi.

 

Çizelge1. Türkiye’de Tarım Alanları

Tarım Alanları 2002 2013 2014 2015
(Bin ha) % (Bin ha) % (Bin ha) % (Bin ha) %
Tarla Bitkileri 17.935 67,5 15.613 65,6 15.789 66 15.738 66
Nadas 5.040 19 4.147 17,4 4.108 17,2 4.114 17,2
Sebze 930 3,5 808 3,4 804 3,4 809 3,4
Meyve 2.674 10,1 3.232 13,6 3.238 13,5 3.284 13,7
TOPLAM 26.579 100 23.800 100 23.939 100 23.949 100
Kaynak: GTHB,2016.

 

1990-2015 döneminde kaybedilen tarım alanlarının toplamı 3 milyon 907 bin hektardır. 1979’a göre alırsak rakam 4 milyon 676 bin hektara çıkıyor. Bu rakam Avrupa’nın en önemli tarım ve hayvancılık ürünleri ihracatçısı Hollanda’nın topraklarından daha büyük bir alandır.

  1. Tarımsal üretim bu gelişmelerden nasıl etkilendi?

Yukarıda sözü edilen gelişmeler tarım sektörümüzde bazı ürünlerde gerilemelere bazı ürünlerde ise artışlara yol açmıştır. Bu dönemde ekilen tarım arazilerindeki ve tarımsal istihdamdaki düşüşe rağmen traktör ve diğer tarımsal alet ve makinelerin yanı sıra, gübre ve ilaç kullanımındaki artış sayesinde verimlilikte önemli gelişmeler sağlanmıştır. Üretimin sebze ve meyvecilikte katma değeri daha yüksek ürünlere, ihraç ürünlerine ve örtüaltı üretime yönelmesi de bu yönde etkide bulunmuştur.

Buna karşılık buğday başta olmak üzere hububat ve bakliyat ekim alanlarında daralma olurken önemli bir verim artışı da sağlanamamış o nedenle bu ürünlerin üretiminde kayda değer bir artış sağlanamamış, bazı ürünlerde ise önemli gerilemeler görülmüştür.

Şekerpancarı ve tütün gibi sınai ürünlerin üretimi ise Şeker ve Tütün Kanunu gibi yasalar çıkarılarak büyük ölçüde engellenmiştir. Bu ürünleri işleyen milli nitelikteki sanayi işletmeleri de satılmış ya da özelleştirme kapsamına alınmıştır.

Bir başka sınai ürün olan pamukta ise düşük üretim fiyatları politikası, tarım satış kooperatiflerine sağlanan desteklerin kaldırılması ve sınai işletmelerinin kapatılması gibi uygulamalardan dolayı önemli gerilemeler yaşanmıştır.

Bu söylediklerimizi tek tek ürünler bazında rakamlarla ifade edersek:

  1. HUBUBAT ÜRETİMİ

a.1- BUĞDAY:

Son 20 yılda buğday üretimi 17,2 – 22,05 milyon ton arasında seyretmektedir. Ülkemizde artan nüfusa paralel olarak buğday talebi de artarken üretim bu artışa cevap verememektedir. Sözü edilen yıllarda üretim açısından en büyük düşüş “Tarım Reformu”nun sonuçlarının alındığı 2001-2004 yılları ile 2007-8 yılındaki kuraklık dönemi sırasında görülmüş, üretim bu dönemde 21 milyon tondan 17.2 milyon tona kadar düşmüştür. 2015 yılında buğday üretimi bir önceki yıla göre yüzde 18,9 oranında artarak 22,6 milyon ton olmuştur. 2016 yılında bu rakamın 19 milyon ton civarında gerçekleşmesi beklenmektedir. Buğday tüketimimizin uzun yıllar ortalamasının da 18-19 milyon ton seviyelerinde olduğu düşünüldüğünde Türkiye en temel ürün olan buğdayda kendine yeterlilik açısından kritik noktada bulunduğu ve kimi zaman bu eşiğin altına düştüğü söylenebilir.

Buğday ekim alanları ise 2000 yılından bu yana 9,4 milyon hektardan 7,5 milyon hektara düşmüştür.

Buğday ithalatımız da 2001 yılındaki “reform”dan etkilenmiş, bu dönemde 1 milyon tonun üzerine çıkan ithalat 2003 yılında iki milyon tona yaklaşmıştır. 2007-2008 kuraklık yıllarında bu rakam üç milyon tonun üzerine çıkmış, 2014 yılında ise 5 milyon eşiği aşılmıştır.

a.2- ARPA:

2001 yılından bu yana arpa üretiminde de hem miktar hem de ekili alanlar  açısından bir gerileme söz konusudur. 2000 yılında 8 milyon ton olan üretim 2007-8 döneminde 6 milyonun altına düşmüş daha sonra altı milyonlar seviyesinde seyretmiştir. 2015 yılında arpa üretimi bir önceki yıla göre yüzde 27 oranında artarak 8 milyon tona çıkmıştır. 2016 yılında bu rakamın 6.300 ton civarında olması beklenmektedir.

Arpa ekim alanları da 3.7 milyon hektardan 2.7 milyon hektara düşmüştür.

2001 yılından itibaren başlayan arpa ithalatı sürekli artarak son yıllarda 6-7 yüz bin ton arasında değişmiştir.

a.3- YULAF:

Yulafta 2000 yılında 300 bin tonun üzerinde olan üretim 180 bin tona kadar düşmüştür. Ekim alanları da daralarak 155 bin hektardan 86 bin hektara inmiştir.

a.4- MISIR:

Yukarıda verilen örneklere aykırı bir örnek olarak mısır üretimi 2000 yılından günümüze kadar sürekli artan bir seyir izlemiştir. Bunun en büyük sebebi TMO tarafından uygulamaya konulan politikalar, prim uygulaması ve diğer desteklerin artırılması, sertifikalı tohumluk kullanımı, üretimde mekanizasyonun gibi sebeplerdir. Mısır örneği, istenildiği ve yeterince destek verildiği takdirde diğer hububat ürünlerinin de üretimlerinin artırılabileceğine verilebilecek en güzel örnektir. Bu destekler sonucu 2002 yılındaki 2,1 milyon ton mısır üretimi 2014 yılında yüzde 183 artışla 5,95 milyon tona ulaşmıştır. 2015 yılında da artış devam etmiş mısır üretimi bir önceki yıla göre yüzde 7,6 oranında artarak 6,4 milyon ton olmuştur. Aynı dönemde 525 bin hektar olan ekim alanı 650 binin üzerine çıkmıştır. 2016’da üretimin 6 milyon tona yakın olması beklenmektedir. Türkiye, bu üretim artışına karşın halen 1.5 milyon ton civarında mısır ithal etmektedir.

a.5- ÇELTİK/ PİRİNÇ:

Son dönemlerde üretimi artan bir başka ürün de çeltik ve pirinçtir.

Çeltikte 2002’de 360 bin ton olan çeltik üretimi son yıllarda 900 bin tonun üzerine çıkmıştır. 2015 yılında üretim 920 bin ton olmuştur. Aynı dönemde ekim alanları da 60 bin hektardan 110 bin hektarın üzerine yükselmiştir. Çeltik üretiminde bölge düzeyinde çok yüksek oranlı yoğunlaşma vardır. Buna göre üretimin %69’u Marmara Bölgesi’nde, yüzde %26’sı da Karadeniz bölgesinde gerçekleşmektedir. Bu iki bölge Türkiye çeltik üretiminin % 95’ini karşılamaktadır.

Bu artışa karşın Türkiye 300 bin ton civarında çeltik ithal etmektedir.

 

  1. BAKLİYAT ÜRETİMİ

Bitkisel üretimde bakliyat ürünleri insan beslenmesinde hububatla birlikte önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle Birleşmiş Milletler tarafından 2016 yılı Uluslararası Bakliyat Yılı olarak ilan edilmiştir.

Ülkemizde üretilen bakliyat içerisinde nohut ve mercimek en önemli yeri tutmaktadır. 2008 yılında Güneydoğu Anadolu Bölgemizde hüküm sürеn kuraklık nedeniyle kırmızı mercіmek üretimimiz önemli ölçüdе аzаlmа göѕtermiş, toрlam bakliyat üretіmіmіz de önemli ölçüde gеrilеmiştir.

Bir zamanlar dünyanın en önemli bakliyat ihracatçılarından biri olan ülkemizin son yıllarda üretim azalmasına bağlı olarak bu ürünlerde de net ithalatçı hale geldiğini görüyoruz.

1990’lı yılların ortalarına kadar ülkemizde bakliyat ithalatı yapılmıyordu. Buna karşılık 1990’lı yılların başlarında 400 milyon dolara yakın ihracat geliri sağlanıyordu. 2006 yılına gelindiğinde ithalat 300 milyon doların üzerine çıkmıştı.

Ülkemiz özellikle 1997 yılından itibаren önemli mіktarlarda bakliyat ithal etmiştir. 1994 yılına kadar ithalatımızın hemen hemen tamamını kuru fаsulye oluştururken, 1994 yılından itibаren yeşil mercіmek, 1997 yılından itibarеn de nohut ve kırmızı mercimek ithalatımız önemli ölçüde artış göstermiştir. 2000 yılındа 78 milyon Dolаrа ulaşan bakliyat ithalatımız, 2003 уılına kadar azalma göstererek 14 milyon dоlara gerilemiş, ancak daha sonraki yıllarda sürеkli artış göstererek 2007 yılında 78,7 milyоn dolara 2008 yılında iѕe 333 milyon dоlarla rekor düzeye yükselmіştіr.

 

Bakliyat dış ticarеtimizdе ithаlаtımız ilk kez 2008 уılında іhracatımızın üzеrindе gerçekleşmіş ve o yıl ülkemіz 146 milyon dolarlık açık vermiştir. 2007 yılı ithalatımızın yüzde 48,8’ini kuru fasulye, yüzde 8,72’sini kırmızı mercimek, уüzde 14,7’sini yеşil mercimek yüzde 5,5’ini de nohut іthalatı oluştururkеn 2008 yılı ithalatımızın уüzde 66,9’unu kırmızı merсimek, yüzde 16,9’unu kuru faѕulye, yüzdе 6,4’ünü yeşil mercimek, yüzde 2,7’sіnі de nоhut іthalatı оluşturmuştur. 2008 yılında bаkliyаt ithalatımızın maksimum düzeyde gerçekleşmesinde söz konusu yılda kırmızı merсimek üretimimizin önemlі ölçüde azalması neden оlmuştur. Bakliyat üretimimiz halen toparlanamamış olup net ithalatçı konumumuz devam etmektedir.

Aşağıda verdiğimiz bakliyat ürünlerinin toplam üretim ve ekim alanları ile tek tek üretim miktarları ve alanlarını gösteren tablolar bu ürünlerde yaşanan üretim azalması olgusunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

(Kaynak TÜİK ve Egeli &Co.)

 

(Kaynak TÜİK ve Egeli &Co.)

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın baklagil üretimine desteğini yüzde 50 oranında artırması sebebiyle 2016 yılında bakliyat üretiminin bir miktar artması beklense de geçen yıla göre daha kurak bir yıl geçirdiğimiz için üretimin yine 1 milyon ton civarında gerçekleşmesi beklenmektedir.

  1. MEYVE/SEBZE ÜRETİMİ:

Türkiye’de meyve ve sebze üretimi 1970’li yıllardan itibaren kesintisiz büyüyen ender sektörlerden biri olarak dikkat çekmektedir. Türkiye’nin yaklaşık 50 yıllık bir dönemde bu ürünlerde gelişme çizgisini aşağıda verdiğimiz tablo ortaya koymaktadır.

Yıllara göre Meyve ve Sebze Üretimi (Bin ton)

Yıllar            Meyve üretimi       Sebze üretimi       Toplam

1970                7.414                        8.439                   15.853

1975                7.476                        9.562                   17.038

1980                9.545                      11.990                   21.535

1985                9.012                     15.258                    24.270

1990             10.747                      16.457                    27.204

1995              10.824                     18.944                    29.768

2000               13.421                    22.358                     35.779

2005               14.715                    24.320                     39.035

2010               16.386                    25.997                     42.383

2011                17.195                    27.547                     44.742

2012               18.013                     27.820                    45.833

2013               18.239                     28.448                    46.687

2014               17.104                     28.570                    45.674

2015               17.800                      29.600                   47.400

(Kaynak: TÜİK)

Bu rakamlar Türkiye’yi meyve/sebze sektöründe dünyanın dördüncü büyük üreticisi yapmaktadır. Doğal olarak bu ürünlerin ihracatımızdaki yeri de giderek önem kazanmaktadır.

Ancak son yıllarda siyasal ortamdaki gerginlikler sebze meyve ihracatımızda artış eğiliminin önündeki en büyük engel haline gelmiştir. Özellikle Rusya ile yaşanan uçak krizi meyve ihracatımızı olumsuz olarak etkilemiştir.

Uçak olayından önce Ocak-Ağustos 2015 tarihindeki ihracat rakamları ile 2016 yılının Ocak-Ağustos ihracat rakamları karşılaştırıldığında bu durum açıkça görülmektedir.

2015 yılı Ocak-Ağustos döneminde 508 bin 417 ton olan Türkiye genelindeki meyve ihracatı 2016 yılının aynı döneminde 486.415 tona düşmüştür. Ancak miktar olarak yüzde 4’lük bu azalma ürün fiyatlarındaki genel artıştan dolayı değer olarak yüzde 4’lük bir artış sağlamıştır.

Miktar olarak en büyük düşüş ise domateste görülmüş ve geçen yılın aynı döneminde 404 bin 357 ton domates ihraç edilirken bu yıl aynı dönemde bu rakam 353 bin 236 tona inmiştir. Domateste yüzde 13’lük düşüşün değer olarak yansıması ise çok daha büyük olmuş ve yüzde 40’ı bulmuştur.

Ocak-Ağustos 2015 döneminde Rusya Federasyonuna yapılan meyve-sebze ihracatı 714 bin 941 tondan 131 bin 863 tona; değer olarak ise 511 milyon 304 bin 146 dolardan 103 milyon 517 bin 952 dolara düşmüştür. Bu oransal olarak  miktarda yüzde 82, değerde ise yüzde 80 oranında bir düşüşe denk gelmektedir.

Son aylarda Rusya ile gerginliğin azalması ve ambargoların kaldırılması yönünde bazı adımlar atılması üreticilerimizi ve ihracatçılarımızı umutlandırmıştır. Ancak bu sürecin oldukça yavaş işlemesi dikkat çekmektedir.

Bu durum yalnızca yaş meyve ve sebzeyi değil çekirdeksiz kuru üzüm gibi önemli ihraç ürünlerimizi de olumsuz etkilemektedir. Çekirdeksiz kuru üzümde geçen yıl Ocak-Temmuz döneminde 129 bin 692 ton olan ihracat, bu yıl aynı dönemde 107 bin 188 tona inmiş; değer olarak da aynı dönemde ihracat geliri 229,7 milyon dolardan 216,2 milyon dolara düşmüştür. Bu durum fiyatları da etkilemiş, geçen yıl 5 lira 30 kuruş civarında seyreden kuru üzüm kilogram fiyatı, bu yıl 3 lira 20 kuruşa kadar gerilemiştir.

  1. SINAİ ÜRÜNLER

d.1- AYÇİÇEĞİ TOHUMU:

Türkiye’de ayçiçeği tohumu yağlık bir bitki olarak büyük önem taşımaktadır. Bu bitkinin üretimi alan olarak fazla bir gelişme göstermese de verimlilikteki artışa bağlı olarak 2004 yılından bu yana gelişme göstermektedir. Bu eğilimin istisnası 2007-2008 kuraklık dönemidir. Bu dönemdeki düşüş daha sonraki süreçte telafi edilmiştir.

TÜRKİYE YAĞLIK AYÇİÇEK TOHUMU EKİM ALANI, ÜRETİM VE VERİMİ

YILLAR     EKİM ALANI (Ha)    ÜRETİM (Ton)    VERİM (Kg/Da)

2004              480.000                   800.000                    167

2005             490.000                    865.000                    177

2006             510.000                 1.010.000                    198

2007             485.700                    770.000                     159

2008             510.000                    900.387                     177

2009             515.000                     960.300                    186

2010             551.400                  1.170.000                    212

2011             556.000                  1.170.000                    210

2012             504.610                  1.200.000                    238

2013            520.260                   1.380.000                    265

2014                                              1.600.000

2015                                              1.700.000

 

Türkiye, üretimde artan bu rakamlara karşın 700 bin tonun üzerinde yağlık ayçiçek tohumu ithal etmektedir.

d.2-  TÜTÜN:

Türkiye’de bir zamanlar çiftçinin en önemli gelir kaynaklarından birini oluşturan, milli sanayiinin üzerine kurulduğu bir kaç tarım ürününden biri olan ve önemli ihracat geliri sağlayan tütün üretimi özellikle Tütün Kanunu’nun çıkarılması, tütün ekimine sınır konulması ve ulusal tütün sanayiinin tasfiye edilmesinden sonra önemli bir yıkıma uğramıştır.

1992 üretim yılında 335 bin tona yaklaşın üretim, 1999’da 245 bin tona inmiş, Tütün Kanunun etkisiyle bu rakam 2001 yılında 147.600 tona düşmüş, 2007’de 74 bin 500 ton olmuştur. 2015 yılında tütün üretimi bir önceki yıla göre yüzde 24,9 oranında azalarak 62 bin tona inmiştir.

Tütün üreticilerinin sayısındaki düşüş de bu azalmaya eşlik etmiştir.

1990’lı yıllarda 500.000’li rakamlarda seyreden tütün ekicisi sayısı 2000’li yıllarda hızlı bir azalma sürecine girmiş ve 2006 yılına gelindiğinde tütün üreticilerinin üçte ikisinin üretimden çekilmesiyle üretici sayısı 200 binlere düşmüştür. 2015 yılında rakam 56 bine kadar inmiştir. Üretici sayısının son 14 yıldaki düşme oranı yüzde 86.2’dir. Bu süreçte tütün ürünleri imalatının yüzde 89.3’ü yabancıların kontrolüne geçmiştir. Şu anda yabancı kontrolünün en yüksek olduğu imalak dalı tütün ürünleri sanayiidir.

Tütün Eksperleri Derneği’nin raporuna göre ülke topraklarında yetişen (yerli) tütünlerin sigaralarda kullanımı 2003’te yüzde 43 oranındayken, bu oran 2008’de TEKEL’in sigara biriminin özelleştirilmesinden sonra hızla azalarak 2015 yılı itibarıyla yüzde 13’e inmiştir.

d.3- PAMUK:

Tarım Reformunun uygulanmaya başlandığı 2000 yılından sonra üretim düzeyi hızla düşen bir diğer tarımsal sanayi ürünü de pamuk olmuştur.

1995/96 ile 1998/99 dönemlerinde 757 bin hektar ile en yüksek seviyesine ulaşan pamuk üretimi 2000’li yıllarla birlikte hızlı bir gerileme sürecine girmiş ve 2009/10 döneminde ekim alanları 420 bin

hektara kadar düşmüştür. Pamuk ekim alanlarının son dönemler itibariyle 440-480 bin hektar

seviyelerine geldiği görülmektedir.

Bu süreçte kütlü pamuk üretiminde de düşüş olmuş, ancak verimlilik artışı nedeniyle üretim düşüşü ekim alanlarındaki düşüş kadar büyük olmamıştır.

Pamuk üretiminde dikkat çeken bir husus ekili alan ve üretim açısından Ege ve Akdeniz bölgesindeki düşüşlere karşın Güneydoğu Anadolu bölgesinde hem ekili alanlar hem de üretim açısından yaşanan gelişmedir. Rakamlara bakıldığında ekim alanları Ege bölgesinde yüzde 63, Çukurova’da yüzde 73 oranında azalırken Güneydoğu’da yüzde 29 oranında artmıştır. TÜİK verilerine göre 2015 yılında ülkemizde üretilen pamuğun yüzde 58’i Güneydoğu Anadolu bölgesinde, yüzde 22’si Ege Bölgesinde yüzde 18’si Çukurova yöresinde ve yüzde 1’i Antalya yöresinde üretilmektedir.

1995’ten 2015’e Güney Doğu Anadolu Bölgesinde pamuk üretimi yüzde 91 artarken, Ege’de yüzde 44, Çukurova’da yüzde 55, Antalya’da yüzde 71 azalmıştır.

Bu durum GAP kapsamında sulama projelerinin bir bölümünün gerçekleştirilmesi ile yakından ilgilidir. Bu olay incelendiğinde GAP ve benzeri projelerin tarım sektörüne ve ekonomimize yaptığı ve yapabileceği katkılar açısından öğretici bir örnek ortaya çıkmaktadır.

Kütlü pamuk üretimi 2015 yılında yüzde 4,4 oranında artarak yaklaşık 2,4 milyon ton olurken, 2016 yılında bu rakamın 2000 tonun altında gerçekleşmesi beklenmektedir.

Üretimdeki bu düşüş sonucu geçmişte önemli bir pamuk ihracatçısı olan Türkiye’nin pamuk ithalatı da artmıştır. TÜİK verilerine göre 2015 yılında ülkemizden 76 milyon dolar değerinde, 48 bin ton lif pamuk ihracatı yapılırken 1,2 milyar dolar değerinde, 803 bin tonluk ithalat yapılmıştır.

d.4- ŞEKER PANCARI:

Ülkemizin en önemli tarımsal sanayi ürünlerinden biri de şeker pancarıdır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında tarımı milli ekonominin temeli olarak gören bir anlayışla şeker pancarı üretimine önem verilmiş ve tüm ülke sathına yayılan şeker fabrikaları kurularak bu ürünün ekonomiye katkısı büyük oranda geliştirilmiştir.

Şeker sektörü tarımsal açıdan katma değeri çok yüksek bir ürün olmasının yanı sıra ekonominin tümü açısından büyük önem taşımaktadır. Şeker ve şekerpancarı üretimi, hem tarım alanında hem de ekonominin diğer kollarında geniş bir istihdam sağlamanın yanı sıra şeker üretimi sırasında melas, maya, küspe, ve biyoyakıtlar gibi ürünler de üretilmektedir. Ayrıca nakliye sektörü, pazarlama sektörü gibi sektörler de önemli kazançlar elde etmektedir.

Bu nedenle son yıllarda özellikle dünya pazarında yer tutmak isteyen şeker pancarı üretebilecek ülkelerde pancar üretimi ve yeni şeker fabrikalarının kurulmasına hız verilmiş bulunuyor. Örneğin Rusya son dört yılda şeker pancarı üretimini yüzde  35, şeker üretimini ise yüzde 50 arttırmış, ithal ettiği 3,4 milyon tonluk ham şekeri işlemek için rafinerilerinin kapasitelerini büyütmüştür. Çin’de 2006/2007 üretim döneminde şeker pancarı alanları yüzde 10 genişlemiştir. Hindistan’ın şeker üretimi ise son yıllarda 18.6 milyon tondan 24 milyon tona çıkarılmıştır.

Öte yandan geçmişte şeker fabrikalarını özelleştirmiş bulunan Polonya ve Fransa gibi ülkeler son gelişmeler karşısında şeker üretimlerini artırmak için büyük şeker şirketleri tarafından satın alınan ve üretimleri düşürülen bu fabrikaları yeniden kamulaştırmaya ve işletmelerini üretici birliklerine devretmeye başlamışlardır.

Türkiye’de ise tam aksi yönde bir gelişme söz konusudur.

1980’li yıllarda başlayan “liberalleşme” akımı şeker pancarını da etkilemiş giderek bu ürüne kota koyan Şeker Kanunu ile şeker pancarı ekimi kısıtlanmış ve kamunun elindeki şeker fabrikaları özelleştirme kapsamına alınırken esas olarak yabancı sermaye tarafından kurulan Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) üretimi teşvik edilmiş ve geliştirilmiştir.

Bu nedenle söz konusu uygulamaların yürürlüğe konulduğu 2000 yılındaki Tarım Reformundan en çok etkilenen sektörlerden biri de şeker pancarı ve şeker sektörü olmuştur. 2000 yılında 18 milyon 759 bin ton olan şeker pancarı üretimi 2003 yılında 12 milyon 758 bin tona kadar düşmüştür.

Son yıllarda bu rakamda bir miktar artış görülmektedir. 2014 yılında şeker pancarı üretimi bir önceki yıla göre yüzde 2,3 oranında artarak 16,9 milyon ton olarak gerçekleşmiş; 2015 yılında ise iklim koşulları nedeniyle yüzde 1,7 oranında azalarak yaklaşık 16,5 milyon ton olmuştur.

Son yıllarda şeker pancarı üretimi ve şeker sanayii açısından en önemli sorun kamunun elindeki şeker fabrikalarının özelleştirme kapsamına alınmış olmasıdır.

Halen 25 şeker fabrikasının kamu hisselerinin özelleştirilmesi için ihale süreci başlamış bulunmaktadır. İhale süreci sonunda altı grup halinde parça parça satılması planlanan şeker fabrikalarından sadece  5-6 kârlı fabrikaya talep gelmesi, bunlar dışında kalanların ise kapatılması beklenmektedir.  Çoğunluğu bölgesel ürünlerin değerlendirilmesi ve bölgesel eşitsizliklerin giderilmesi amacıyla kurulmuş bulunan bu fabrikalar ile bunların yan tesisleri olan 5 adet makina, 1 adet elektromekanik, 1 adet tohum işleme, 4 adet alkol fabrikası, 1 adet şeker enstitüsü ve 2 adet tarım işletmesi halen önemli ekonomik ve sosyal işlevlere sahip durumdadır.

Yapılan hesaplara göre bu işletmelerin kapatılması durumunda şeker üretimi yüzde 40 – 50 oranında, sektörel istihdam yüzde 50 – 60 oranında azalacak, yan sektörler ve yöresel ekonomilerde ciddi bir gerileme yaşanacaktır.

  1. Güncel Gelişmelerin Tarım Sektörü Üzerindeki Muhtemel Etkileri

Geçmiş konusunda yaptığımız bu değerlendirmeler önümüzdeki dönemde tarım sektörü ile ilgili alınacak kararların geleceğimizi belirlemede büyük bir önem taşıdığını göstermektedir.

Bu kararların ne şekilde belirleneceği ise günümüzde gerek ulusal gerekse uluslararası  bazda ekonomik ve siyasi gelişmelerle yakından ilgilidir.

Bu açıdan öncelikle uluslararası ilişkiler ve gelişmelere kısaca bir göz atmak gerekir.

e.1- RUSYA İLE KRİZ:

Yukarıda sebze-meyve üretimi ve ihracatı ile ilgili bölümde 2015 Ocak-Ağustos rakamları ile 2016 Ocak-Ağustos rakamlarını kıyaslayarak Rusya krizinin sebze-meyve ihracatı açısından nasıl olumsuz bir tablo yarattığını göstermiştik.

15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasından ve uçak olayının Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkileri sabote etmek amacıyla FETÖ tarafından tezgâhlanan bir provokasyon olduğu düşüncesinin hem Türkiye hem de Rusya yetkilileri arasında kabul görmesinden sonra iki ülke arasındaki “tıkanıklık”ların giderilmesi açısından önemli adımlar atılmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Putin’e yazdığı mektup ve ardından Rusya’ya yaptığı ziyaret ile başlayan “buzların çözülmesi” dönemi son olarak Türkiye’nin evsahipliği yaptığı Dünya Enerji Kongresi’ne Putin’in katılımıyla yeni bir ivme kazanmıştır.

Bu ziyaret sırasında varılan önemli anlaşmalardan biri de sebze-meyve ve gıda konusunda olaydan sonra Türkiye’ye uygulanan ambargoların kaldırılması konusundadır.

Her ne kadar bu kararın alınmasının ardından krize kadar en büyük pazarımızı oluşturan Rusya’ya sebze-meyve ihracatının hemen eski seviyelerine ulaşması beklenmese de gelişmelerin bu yönde seyredeceği anlaşılmaktadır. Bu gelişme tarım sektörü açısından önemli bir sorunun çözüm yoluna girdiğini göstermesi açısından son derece olumludur.

e.2- ULUSLARARASI KREDİ DERECELENDİRME KURULUŞLARININ OLUMSUZ DEĞERLENDİRMELERİ:

Son dönemde S&P, Fitch ve Moody’s gibi uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları birbiri ardına ülkemiz ekonomisi ile ilgili olarak olumsuz değerlendirmeler yapmış ve kredi notunu düşürmüşlerdir. Konu doğrudan tarım sektörü ile ilgili olmasa da ülkemize sermaye akışında bir yavaşlama olması durumunda son yıllarda giderek tarımsal kredilere bel bağlayan tarım sektörünün de bu olaydan olumsuz etkilenmesi doğaldır.

Tarım sektöründe geçen yıl kullanılan banka kredisi miktarı 60 milyar TL gibi büyük bir rakama ulaşmıştır. Son yıllarda bütçeden tarıma ayrılan destekleme fonunun 10 milyar TL civarında olduğu düşünülürse bu rakamın önemi daha iyi anlaşılır.

Tarım sektörü, ülke ekonomisi açısından taşıdığı önem, halkın beslenmesindeki oynadığı rol ve risklere açık olması açısından dünyanın tüm ülkelerinde devlet tarafından desteklenen bir sektördür. Destekleme oranlarına bakıldığında bir ülkenin gelişmişlik düzeyi yükseldikçe tarıma verilen desteğin de arttığı görülmektedir.

Bunun yanı sıra tüm dünyada tarım sektörü giderek daha fazla uluslararası ekonomi ile entegre olmakta ve kredi piyasasında önem kazanmaktadır. Yakın zamana kadar ülkemizde tarımsal krediler yalnızca bir kamu bankası olan Ziraat Bankası tarafından verilirken günümüzde ülkemizde faaliyet gösteren tüm önemli bankalar “Tarım Bankacılığı” alanına girmiş bulunmaktadır.

Günümüzde tarımsal işletmelerin finansmanında özkaynaklar birinci derecede rol oynuyorsa, ikinci sırada “destekleme”, üçüncü sırada ise kredi  “kredi” gelmektedir. Ülkemizde ise bu sıralama giderek bozulmakta girdi maliyetlerinin sürekli artmasından dolayı özkaynaklarını artırmakta zorlanan tarımsal işletmelerin “dışarıdan” finansman ihtiyacı artmaktadır. Bu süreçte “desteklemelerin” kredilerden daha önemli bir paya sahip olması gerekmektedir. Çünkü destekleme adı üstünde karşılıksız verilirken bir kaynaktır. Kredi ise nihayetinde borçlanmadır. Orta ve uzun vadede borçların ödenebilmesi için işletmelerin finansmanında Özkaynak+Destekleme kaynaklı finansmanın kredilerden daha büyük bir paya sahip olması gerekmektedir.

Ülkemizde bu denge bozulmuş durumdadır. Yaklaşık yüzde 80’i küçük ve orta işletmeler olan tarımsal işletmelerin bir çoğu hasat döneminde elde ettikleri kazançla geçimlerini ancak karşılayabilmekte kimi zaman bunu dahi başaramayarak açık vermektedir. Bu açığın kapatılması ve yeni yatırımlar için son yıllarda giderek daha fazla banka kredisi kullanılmaktadır. Banka kredileri ise esas olarak ülkemize yüksek faizden yararlanmak için gelen fonlardan karşılanmaktadır. Bu fonlar azaldığı takdirde bankaların kredi musluklarının kısılması ve kredi faizlerinin yükselmesi kaçınılmazdır. Böylesi olumsuz bir gelişme, mevcut finansman modeli düşünüldüğünde tarım sektörü açısından olumsuz sonuçlar doğuracaktır.

e.3- ULUSLARARASI GERİLİMLERİN ETKİLERİ:

Son yıllarda ülkemiz çevresinde yer alan bölgelerde uluslararası gerilimler tırmanmaktadır. Rusya ile yaşanan bu tür bir gerilimin tarım sektörü üzerindeki olumsuz etkilerine değinmiştik. Ancak olumsuz gelişmeler Rusya ile sınırlı değildir. Mevcut konjonktürde Rusya ile ilişkilerimizin gelişmesi dahi bazı “Batılı” müttefiklerimizle ekonomik ilişkilerimizi olumsuz etkileyebilmektedir. Geçmişte Ukrayna krizi sırasında ABD ve AB’nin Rusya’ya karşı uyguladığı ambargoya Türkiye’nin katılmaması bu ülkelerle ilişkilerimizi olumsuz yönde etkilemişti. Günümüzde Türkiye-Rusya ilişkilerinin gelişmesi de özellikle AB ile tarımsal ürünlerimizin dış ticareti konusunda bazı olumsuz gelişmelere yol açabilir.

Bu konu Gümrük Birliği ve TTIP/TTYO adı verilen anlaşma ile de ilgilidir. Bilindiği gibi ABD ve AB arasında çok kapsamlı bir ticaret ve yatırım ortaklığı kurulması planlanmakta ve bu konudaki müzakereler sonuç aşamasına gelmiş bulunmaktadır.

Türkçesi “Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTYO)” olan—orijinal adı ‘Transatlantic Trade and Investment Partnership (TTIP)-  bu ortaklığın kurulmasıyla ABD ve AB arasındaki ticaret ve yatırım ilişkilerinde herhangi bir sınıra, kurala ve engellemeye bağlı olmayan bir serbest ticaret bölgesi oluşturulacaktır.

Türkiye 1996 yılında AB ile Gümrük Birliği anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşmaya göre, iki taraf arasındaki gümrük tarifeleri kaldırılmıştır. Ayrıca Gümrük Birliği Anlaşması’nda Türkiye’nin AB yükümlülüklerine tek taraflı uyması zorunluluğu hüküm altına alınmıştır. Yani, AB’nin Türkiye dışındaki diğer ülkelerle yaptığı serbest ticaret anlaşmalarına, Türkiye taraf olmasa bile uymak zorundadır. Ancak Türkiye’nin hâlihazırda ABD ile bir serbest ticaret anlaşması olmadığı için ABD pazarına aynı şartlarda girmesi mümkün olmayacaktır. TTIP’in hayata geçmesi durumunda ABD menşeli tarım ürünleri ülkemize serbest ticaret kapsamında gümrüksüz olarak girerken Türkiye’nin ABD pazarına aynı koşullarda giremeyecektir. Bu durumda AB ile Gümrük Birliği anlaşmasından doğan büyük zararlara çok daha büyükleri eklenecektir.

Putin’in Türkiye ziyaretinin ardından iki ülkenin de dahil olacağı bir serbest ticaret bölgesi kurulması düşüncesi telaffuz edilmeye başlanmıştır. Kurulacak bu bölge karşılıklı eşitlik ve yarar ilkesine dayanırken TTIP’in olumsuz etkilerine karşı tepkilerin artması ve bu durumun ABD ve AB ile ekonomik ilişkilerimizi olumsuz etkilemesi olasıdır.

Ayrıca Ortadoğu ile olan ekonomik ilişkilerimiz de gelecek açısından önemli riskler ve belirsizlikler taşımaya devam etmektedir. Mısır ile ekonomik ilişkilerimiz kopuktur. Suriye’de ancak “muhalif güçler”in elindeki bölgelerle ticaret yapılabilmektedir. Irak’ta Musul krizi derinleşmekte ve Irak Hükümeti ile ilişkiler gerginleşmektedir. Önümüzdeki dönemde bu gelişmelerin yaratabileceği risklere karşı önlem alınması bir zorunluluk halini almaktadır. Ayrıca Ortadoğu ile olan ekonomik ilişkilerimiz de gelecek açısından önemli riskler ve belirsizlikler taşımaktadır. Mısır ile ekonomik ilişkilerimiz kopuktur. Suriye’de ancak “muhalif güçler”in elindeki bölgelerle ticaret yapılabilmektedir. Irak’ta Musul krizi derinleşmekte ve Irak Hükümeti ile ilişkiler gerginleşmektedir. Önümüzdeki dönemde bu gelişmelerin yaratabileceği risklere karşı önlem alınması bir zorunluluk halini almaktadır.

  1. Tarım Konusunda Uygulanan Ulusal Politikalar ve Etkileri:

f.1- PLAN ÇALIŞMALARI:

Tarım sektörümüzle ilgili olarak geçmişte izlenen politikalar üzerinde raporumuzun önceki bölümlerinde durmuş ve korumacı politikaların kaldırılması ve tarımdaki kamu işletmelerinin tasfiye edilmesinin sektörü özellikle küçük ve orta üreticiler açısından nasıl olumsuz etkilediğini göstermiştik.

Özellikle 2000’li yılların başlarından itibaren IMF ve Dünya Bankası gözetiminde uygulamaya konulan “Tarım Reformu” ve onun bir parçası olan “özelleştirme” politikalarının yıkıcı etkilerini rakamlarla ortaya koymuştuk.

Bu durumda, yukarıda belirtilen uluslararası riskler de göz önüne alınarak tarım sektörünün korunması ve geliştirilmesi yönünde planlı ve uzun vadeli bir politika yürütülmesi gerektiği açıktır.

Ülkemizde son olarak 28/7/2011 tarihli ve 28008 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Kamu İdarelerince Hazırlanacak Stratejik Planlara Dair Tebliğ (Sıra No:1)” gereği; 639 sayılı “Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” ile Bakanlık tarafından 2013-2017 Dönemini kapsayan bir Stratejik Plan hazırlanmıştır.

2013-2017 Stratejik Planı oluşturulurken Bakanlıklar, diğer kamu kurum ve kuruluşları, Valilikler, Belediyeler, Üniversiteler, Sivil Toplum Kuruluşları ve diğer sektör temsilcileriyle dış paydaşlarımızın görüş, düşünce ve önerilerini almak üzere anketler yapılmıştır.

Gerek 2010-2014 Stratejik Plan döneminde, gerekse 2013’ten günümüze bu çerçevede yapılan çalışmalar sonucu tarım sektöründe bir takım olumlu gelişmeler yaşanmıştır.

Bunları kısaca özetlersek:

Üretim ve ihracat artmış, sektör ile ilgili bilgi ve gelişmeler bilgisayar ortamında kayıt altına alınmış, aralarında Tarım Kanunu’nun da yer aldığı bazı çerçeve yasalar çıkarılmış, bölgesel master planlar hazırlanmış ve Tarım Havzaları Destekleme Modeline geçilmiş, sıfır faizli kredi uygulamaları başlatılmış, Tarım arazilerinin korunması ve toplulaştırılmasına yönelik yasal ve fiili adımlar atılmıştır.

Bu yönde çalışmalar sürdürülürken hazırlanacak yeni planda stratejik hedeflerin daha net olarak belirlenmesi ve bu tür çalışmaların bir hedefe yöneltilerek çelişkili uygulamaların ortadan kaldırılması hedeflenmelidir.

Bu hedefler arasında Tarım topraklarının korunmasını engelleyen uygulamaların ortadan kaldırılması, özellikle tahıllar, baklagiller ve endüstriyel bitkilerde üretimin ve kendine yeterliliğin artırılması, desteklemelerde Tarım Yasası’nın koyduğu kriterlere ulaşılması, başta şeker fabrikaları olmak üzere kamuya ait tarımsal sanayi işletmelerinin korunması, destekleme ile kredilendirme arasında destekleme aleyhine dönmüş olan dengenin yeniden kurulması mutlaka yer almalıdır.

f.2- ORTA VADELİ PLAN:

Başbakan Binali Yıldırım tarafından geçtiğimiz günlerde açıklanan yeni Orta Vadeli Planda tarım sektöründen hiç söz edilmemesi hayal kırıklığı yaratmıştır.  Başbakan’ın büyümenin kalitesinden bahsederken “Saman alevi gibi birden bire büyüyorsunuz, tamamen tüketime bağlı tamamen ürün bazlı büyüme; bu kalıcı olmaz.” demesi ve “tüketime bağlı büyüme” ile “ürün bazlı büyüme”yi aynı kefeye koyması da anlaşılamamıştır. Tarımsal sektörü açısından bakıldığında ürün bazlı büyüme Başbakan’ın sözünü ettiği “katma değeri artırmanın” ve “rekabet gücünü geliştirmenin” çıkış noktasıdır.

Orta Vadeli Planda “tasarrufların” artırılması ve cari açığın kapatılması anlayışı önemli bir rol oynamaktadır. Elbette kendi başına bu çabalar olumludur; ancak geçmişte olduğu gibi “tasarruf” gerekçesiyle tarıma ayrılan desteklemelerin kısılması ve cari açığın kapatılması amacıyla başta mazot olmak üzere önemli girdilerdeki aşırı vergi yükünün artırılması beklenenin tam tersi yönde sonuçlar doğurabilir.

Son günlerde doların yükselişi ve 3.1 sınırına ulaşması hiç kuşkusuz tük ekonomi üzerinde olumsuz bir etki yaratacaktır. Tarımsal girdilerin büyük ölçüde ithal edilmesi dolayısıyla bu yükselişin olumsuz etkilerinden en fazla etkilenecek sektör tarım sektörüdür. Bu girdilerin başında da mazot gelmektedir. Bilindiği gibi mazot üzerinden alınan vergiler neredeyse bütçeden destekleme fonuna ayrılan kaynağın tümünü götürmektedir. Bu durumda geçmişte olduğu gibi tarımda kullanılan mazot üzerinden alınan vergilerin hafifletilmesinde büyük yarar bulunmaktadır.

SONUÇ:

Tarım sektörü halen ülkemizin en önemli sektörlerinden biri olmaya devam etmektedir. Geçen yıl sektörün GSYH’ya katkısı 125 milyar lira olmuş ve 18 milyar dolarlık ihracat yapmıştır. Olumlu iklim Koşullarının da etkisiyle sektör yüzde 19’lu bir büyüme gerçekleştirmiş ve ekonomiye önemli katkı sağlamıştır. Bu yıl rekoltelerde bir miktar düşme olmasına karşın tarım sektöründeki büyümenin ekonominin genelindeki büyümeden fazla olması beklenmektedir.

Bu gelişmeler, tarım sektörünün önünde önemli fırsatlar yattığını göstermektedir.

Ancak bu olumlu gelişmelerin arkasında sürekliliği tehdit eden, işletmelerimizin ekonomik yapılarını zayıflatan, tarım topraklarımızın korunmasını güçleştiren çok sayıda “tehdit” de yer almaktadır. Bu tehditleri giderecek gerçekçi politikalar izlenmediği takdirde karşımıza bir “sürdürülebilirlik” sorunu çıkacaktır.

Tarım sektörü yeterince örgütlü olmadığı için çıkarlarını savunamamaktadır. Bu nedenle gerek teşvik ve desteklerde gerekse sorunlarını kamuoyuna maletmede diğer sektörlerle kıyaslandığında geri planda kalmaktadır. Bunda belki yeterince destek olunmadığı halde sektörün büyümeye katkı sağlamaya devam etmesi de rol oynamaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki, bu büyümenin arkasında önemli bir borç sorunu yatmaktadır. Bu sorun, ancak ve ancak girdi maliyetlerini azaltmak ve tarım işletmelerini yalnız üretim aşamasında değil tarımsal ticaret ve sanayi alanında da desteklemekle giderilebilir.

TÜRKİYE ZİRAATÇILAR DERNEĞİ

YÖNETİM KURULU

—————————————-

 

(18.01.2017)

 

TÜRKİYE ZİRAATÇILAR DERNEĞİ GENEL BAŞKANI HÜSEYİN DEMİRTAŞ’IN  16. ULUSAL TARIM VE GIDA KONGRESİ AÇILIŞ KONUŞMASI

 

Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin düzenlediği ‘’16.Ulusal Tarım ve Gıda

Kongresine’’hoşgeldiniz…

Değerli katılımcılar,kongremize göstermiş olduğunuz ilgiye ayrıca teşekkür ediyorum.

Bu kongreyi düzenlememize imkan sağlayan ve destekleri nedeniyle;

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na,TMO Gn.Müdürlüğüne,ESK  Gn.Müdürlüğüne,

Ankara Ünv.Ziraat Fakültesine, Ziraat Mühendisleri Odasına,

Ziraat Bankası,İş Bankası,Denizbank ve Şekerbank’a,

Türk Traktör’e,Besd-Bir’e, Reis Gıda’ya, Tarsim’e, Tire Süt’e, Vilsan’a,

Köy-Koop’a, Yem Sanayicileri Birliği’ne, Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Merkez Birliği’ne, Türkiye Arı Yetiştiricileri Merkez Birliği’ne, Deniz Ürünleri Avcıları Üreticileri Merkez Birliği’ne, Tüketici Hakları Derneği’ne ve Kasaplar Federasyonu’na huzurunuzda teşekkürlerimi sunuyorum..

 

Değerli Katılımcılar;

 

TZD 68 yıllık mesleki birikimi ile ‘’Kamu yararına çalışan bir meslek kuruluşu ‘’olarak ülkemiz tarım sektörü alanında sorumluluk ve misyon üstlenmiş bir kuruluştur.

 

Tarımsal üretim sahasında ‘’çiftçinin ve hayvan yetiştiricisinin’’ en yakınında görev yapan üyeleri onun hayat tarzının çileli mesleğinin, üretim ve pazarlama sorunlarının,imkan ve kabiliyetlerinin en yakın tanığıdır.

 

Bugün gerçekleştireceğimiz  kongremizde 4 oturumda ‘’Tarım ve Hayvancılıkta; üretim,finansman ve pazarlama sorunları’’ konularını masaya yatıracağız.Oturumlarımızda;

 

Yem Sanayicileri Birliği, Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği, Tarımsal ve Kırsal Destekleme Kurulu, Tire Süt Kooperatifi ve Köy-Koop başkanlarımız ile Bilim adamları ve konu uzmanı öğretim üyelerimiz,ayrıca tarım bankacılığı temsilcilerimiz,çalışmalarını ve değerli görüşlerini sizlerle paylaşacaklardır.

Bu içeriği ile oldukça kapsamlı ve geniş katılımlı kongremiz,ülkemiz hayvancılık sektörüne ve yetiştiricilerimize yol gösterecek,ilgili kuruluşlarımız arasında farkındalık ve işbirliği yaratacağına inanıyorum.

 

Sayın konuklar ve değerli arkadaşlarım;

Son yıllarda ülkemizin yoğun siyasi gündemi çerçevesinde toplum hayatımızda ve ekonomide öne çıkan konularla ilgilenen kamuoyunda tarım sektörü önemi ölçüsünde yer bulamaz oldu.Zaman zaman ortaya çıkan krizler ve enflasyon etkisi ile pazarda yükselen gıda fiyatları et fiyatları kamuoyunda gündem oluşturmaktadır. Bu gündemde öncelikli olarak tüketicilerin hassasiyetleri ortaya konmaktadır.

Oysa ülkemizde her kesimden önce tarım ve hayvancılık sektörü ve onun üretici unsuru olan çiftçilerimizin ve hayvan yetiştiricilerimizin gözetilmesi gerekmektedir.

Yaklaşık 80 milyonluk nüfusumuzu besleyen gıda üretimi, elbette stratejiktir ve ekonomide öncelik konusu olmalıdır.Ülkemizde kalkınma deyince sanayileşme,modernleşme deyincede kentleşme akla geliyor

 

Gerçek zenginlik kaynağımız TARIM dır.Yaşam TOPRAKTADIR ve Aslolan ÜRETİMDİR.

 

Köylerimizin unutulmasına,ormanlarımız ve meralarımızın yağmalanmasına,akarsularımızın yok edilmesine; kentleşme adına,turizm adına,sanayileşme adına ve enerji temini adına gerekçe gösterilmemelidir. Çünkü doğal kaynakların yerini ve değerini,insan eliyle yapılan hiçbir tesis doğalın yerini alamaz.

Bu günlerde tarım ve hayvancılık sektöründen kamuoyuna yansıyan iki habere dikkatinizi çekmek isterim;

 

Birincisi, tavukçuluk sektörümüzün büyük üretici kuruluşlarımızdan biri olan BANVİT Brezilyalı gıda devi; Brezilya-Katar ortaklığına satıldı.

Ayrıca bu sektörde şeker pilicin iflası.Köytur pilicin iflas erteleme talebi,Mudurnu ve Aytaç gibi firmaların üretimi bırakması, sektörün yaşadığı sıkıntının bir göstergesidir.

En önemli sebebi ise;tarım sektöründe olduğu gibi hayvancılık sektöründe de yem girdilerinin ithalata bağlı olması, dolayısıyla son zamanlarda dolar ve Euro kurunun yükselmesi ve desteklemenin yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.

 

İkinci haber ise; TMO AB’den 90.000 ton buğday alımı için ihale açtı..! Konuya ilişkin yapılan açıklamalarda şu ifade dikkat çekiyordu.’’Limanlarımızdan un sanayine beklemeden satılacaktır.’’

İşte tarımın stratejik önemini gösteren iki ekonomik olay..!

Kısacası tarım ve gıda alanında dünyada büyük bir rekabet yaşanmaktadır.Bu yarışta öne geçen ülkeleri yakalayabilmek için;bakış açımızı genişletmemiz ve kendi dar sorunlarımızdan öte,dünyada yaşanan bu yarışta, kazanmak için neler yapmamız gerektiğine bakmamız gerekiyor.

 

Sayın konuklar ve değerli arkadaşlarım,

Büyükbaş hayvancılık olarak ele aldığımız süt sığırcılığı ve besi sığırcılığı, et ve süt üretimimizin temel kaynağıdır.

Ülkemizde et üretiminde dünyada 21. Sırada yer alıyor.Fakat kişi başına hayvansal protein tüketiminde 81. Sırada yer alıyoruz.İki günde bir;et,tavuk,balık yiyemiyenlerin nüfus içindeki oranı % 70, bu yetersizlik insanlarımızın %10’unda doğrudan bedensel ve zihinsel gelişim geriliğine yol açıyor.

Sığır ve koyun-keçi yetiştiriciliğinde,hayvan varlığı sayımız toplamda giderek azalmaktadır.Yerli ırkların sayısı dahada azalmakta,yerini kültür ırkların ve melezleri almaktadır.

Genelde hayvan sayısındaki azalmada kırdan-kente nüfus değişimi önemli bir etkendir.Şöyleki;

 

1940 yılında kırsal nüfus % 75 iken,2015 yılında şehir nüfusu % 75 oldu.Buda gösteriyorki, kırsaldan kopuş devam ederken iş gücüde azalmıştır.Ve yoğun iş gücü gerektirenhayvancılık terkedilmekte.

Bu süreçte ülkemiz hayvansal ürün üretiminde nüfusun ihtiyacını karşılayamamakta ve ‘’kırmızı et ithalatına mecbur kalmaktadır.’’2010-2015 yılları arasında neredeyse yerli et üretimi kadar et ithalatı yapılmıştır.

Değerli Katılımcılar…

 

Bu yılki toplantımızın ana teması hayvancılıktır..

Bu noktadan hareketle tavukçuluk sektöründeki durumumuza bakacak olursak;

Beyaz et tüketiminde gelişmiş ülkelerin ve dünya ortalamasının gerisinde bulunuyoruz. Yumurta tavukçuluğunda üretim ve tüketim yönünden iyi bir durumdayız.

1113 adet işletmede 3229 adet kümeste gerçekleşen yumurta üretimimizle dünya sıralamasında 10.cu Avrupa sıralamasında 3.cü sırada bulunuyor ve 32 ülkeye ihracat yapıyoruz.

 

Kanatlı sektöründeki bu olumlu gelişmeye rağmen en temel konuda (girdilerde) ciddi bir dışa bağımlılık söz konusudur.Damızlık konusunda işletmelerimiz tamamen Fransa, Hollanda ve İsrail menşeili ‘’Hibrit meteryal’’ kullanmaktadırlar.Maalesef Tavukçuluk Araştırma Enstitüleri ve bu alanda yetişmiş elemanların deneyimleri değerlendirilememiş ve yerli hibrit damızlık üretimimiz geliştirilememiştir.

 

Özetle ülkemizde kırsal nüfusun azalması.ekonomik ve sosyal yapıdaki değişimler sonucu,tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de tarım sektöründe büyük ölçüde bir değişim süreci yaşandı.

Bu süreçte hayvan yetiştiricilerimiz daha zor bir işletme faaliyeti yürütüyor.Her şeyden önce bir sermayeyatırımı ortaya koyuyor.Entegre sayılabilecek bir tesis kuruyor. Yüksek verimli damızlık satın alıyor, ekipman ve iş gücü temin ediyor ve belirsizliklerle dolu bir piyasaya hayvansal ürün olan et ve süt üretiyor.

Anadolu’da onlardan binlercesi bu meşakketli işte,insan üstü bir çalışmaya rağmen iflas etti.Binlercesi  yetiştirdiği hayvanını düzensiz piyasada kaybetti veya verdiği tüccardan parasını alamadı.

Değerli Katılımcılar..

Ne yazıkki hayvancılığımızın modern tekniklere adaptasyonunda çok önemli bir rol oynayabilecek olan yem sanayi, Et Balık Kurumu,SEK ve Tigem gibi kurum ve kuruluşlarımızı bir dönem modernleştirerek,üreticilerimizin hizmetine sunacağımız işlevsiz hale getirdik,sattık yada kapattık.Gerçi bu hatanın kötü sonuçlaroyla çok kısa zamanda karşılaşınca tekrar bu kurumları canlandırmaya çalıştık,ama bunun hiçde kolay olmadığını her geçen gün yaşayarak öğreniyoruz.

Bu süreçte kooperatiflerimizde kendi  kaderleriyle başbaşa bırakıldı.En zor koşullarda bazı kooperatif birliklerimiz başarılı çalışmalar yürüttüler.Bu kuruluşların temsilcilerinin bir bölümü bugün aramızda;Onlarda kendi tecrübelerini aktaracaklar.Ancak,önümüzdeki dönemde onlara toplum olarak.devlet olarak desteğin artırılması gerekiyor.Girdi fiyatlarında,et fiyatlarında ve süt fiyatlarındaki sıkıntıları biran önce sona erdirecek,önlemlerin en kısa zamanda alınması gerekiyor.Bu bağlamda;

  1. Ulusal Tarım ve Gıda Kongremiz vesilesiyle sektöre ilişkin görüşlerimizi şu başlıklar altında sunuyoruz.

 

– 2006 yılında çıkarılan Tarım kanununca öngörülen bütçeden her yıl tarımsal desteklemeler için bütçeden ayrılan pay(GSYH)nın %1’den daha az olmamak zorundadır.Belirlenen bu oranın üreticilere yani sektöre aynen aktarılması gerekir.(O yıldan bugüne dek bu orana hiç ulaşılmamıştır.)Yapılan tarımsal destekler ancak yarısı düzeyinde gerçekleşmiştir.

 

– Bitkisel ve hayvansal üretimde yetiştiricilerimiz için önemli girdilerden damızlık ve yem teminidir.Milli Tarım Projesinde Hayvan İslahıda yer alıyor.22 ilimiz hayvan yetiştiriciliği bölgesi ilan ediliyor.Bunlar planlı ekonomilerde uygulanan genel sistemlerdir ve doğrudur.Bu bağlamda;Damızlık üretimini karşılayacak yurt sathına yayılmış TİGEM çiftliklerimizin potansiyelini harekete  geçirmek gerekir. Tigem’ler işlevli hale getirilerek;Araştırma Enstitülerimiz,Üniversitelerimiz bu tesislerde damızlık üreterek yetiştiricilerimizin ihtiyacı karşılanmalıdır.(Meslektaşlarımızın çoğu bu çiftliklerdeki okullarda eğitim aldılar ve pek çoğunda da görev yaptılar).

 

– Diğer bir kaynağımız meralarımızdır.Hukuki vasfı günümüz şartlarına göre düzenlenmeli ve korunmalıdır.Vrimlilik yönünden ıslah edilmelidir.Hayvancılığımızın ihtiyacına akılcı bir sistemle sunulmalıdır.

 

– Ülkemizin gündeminde temel sosyo-ekonomik konulardan biri olarak gündemde kalan gıda enflasyonunun önlenmesi için;tarımsal ve hayvansal ürünlerin üretim,planlama ve pazarlama safhasına kadar çiftçinin ve üreticilerin desteklenmesi / korunması toplumun her kesiminin lehine olacaktır.Bunlar sadece ana başlıkların bir bölümü.

 

Sözlerimi burada tamamlarken Derneğimiz’in mesleki alanda önem verdiği şu iki konuyuda takip ettiğini ifade etmeliyim.

Bunlardan birincisi TARIM LİSANS TAMAMLAMA programıdır.

Bilindiği üzere Açıköğretim Önlisans mezunlarından ;öğretmenlere.ilahiyat,sağlık,adalet,polis vb.mezunlarına ‘’Lisans Tamamlama’’ hakkı tanınmıştır.Sadece ‘’tarım’’ meslek mensuplarına bu hak halen tanınmamıştır.

Ayrıca Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nda görev yapan ‘’Veteriner Sağlık Teknikerleri’’ sağlık lisans tamamlama hakkından yaralanarak Ziraat Fakültelerinin ‘’Zootekni’’ bölümünde öğrenimlerini sürdürmektedirler.(Bunu elbette önemli bir adım olarak değerlendiriyoruz.) Yani sağlıkla ilgili bir bölümde değilde, teknik bir bölümde bu hak tanınmıştır.

Halbuki 1994 yılında aynı sınavla Açıköğretim Önlisans bölümüne giriş yaparak mezun olan veteriner sağlık teknikerleri bu haktan yaralanırken,aynı Bakanlığın teknik personeline bu hak verilmemiştir. Aynı iş yerinde yanyana çalışan iki meslek grubundan tarım meslek mezunları gerçektende mağdur edilmiş çalışma barışı zedelenmiştir.

Ayrıca söz konusu bu uygulamanın Anayasamızın ‘’Eğitimde Fırsat Eşitliği’’ ilkesinede uygun düşmediğini burada belirtmek istiyorum.

 

İkincisi;’’SERTİFİKALI TARIM DANIŞMANLIĞI’’ sorunudur.

 

Hatırlanacağı üzere geçen yıl yayınlanan tebliğle üretici birliklerinde istihdam edilen tarım danışmanlığı sayısı;önce 8’den 3’e indirilmiş daha sonra 2 kez yayınlanan Bakanlar Kurulu kararıyla oda ve birliklerde danışman sayısı 5’e,20.000 TL olan ücretinde 30.000 TL’ye çıkarılmıştı.

 

Sahada çalışıp,sistem dışında kalan veya bu sahada çalışmayı hedefleyen ancak çalışma imkanı bulamayan sertifika sabihi,tüm tarım danışmanlarının;geçmişdeki olumlu/olumsuz durumları da dikkate alınarak;

2017 yılında ‘’serbest tarım danışmanlığının’’ sisteme dahil edilmesi beklentisi içerisindeyiz.

Sözlerimi tamamlarken değerli çalışmalarınızın ülkemiz hayvancılık sektörüne ve yetiştiricilerine.tüm meslek çalışanlarına yararlı olmasını diliyor.kongreyi (hepinizi)saygı ile selamlıyorum.

 

 

—————————————————

(15.02.2017)

Yapılandırma çare değil

Ziraat Bankası ve Tarım Kredi’ye borcu olup da ödemeleri aksattığı için temerrüde düşen üreticilerin borçlarının yeniden yapılandırılmasına ilişkin karar olumlu bir karardır; bununla birlikte sağladığı rahatlama geçici olacaktır.

Çiftçi borçlarının giderek artması ve ödeme güçlüklerinin başgöstermesinin esas nedeni üreticinin elde ettiği gelir ile üretim masrafları arasındaki dengenin giderek bozulmasıdır. Ziraat Bankası ve Tarım Kredi’nin çiftçiye kullandırdığı borç miktarı bu nedenle 43 milyar lira gibi büyük bir rakama ulaşmıştır. Tarım kredileri son yıllarda sektörel krediler bazında en hızlı büyüyen kredi türüdür ve geçtiğimiz yıl verilen toplam tarım kredisi miktarı 65 milyar TL’nin üzerine çıkmıştır.

Tarımsal kredilerin bu kadar hızlı bir biçimde artmasının en büyük nedeni üreticilerin bütçesinin açık verdiği koşullarda desteklemenin bu açığı kapatmaya yetmemesidir.

Bilindiği gibi Tarım Kanunu, Tarımsal desteklemeye bütçeden ayrılması gereken asgari miktarın milli gelirin asgari yüzde biri oranında olmasını öngörmektedir. Ne var ki, bu oran söz konusu yasanın kabul edildiği 2006 yılından bu yana tek bir yıl bile uygulanmamıştır. 2017 yılında milli gelir (GSYH) 2 trilyon 404 milyar TL olarak hesaplanmaktadır. Buna göre bütçeden tarımsal destekleme için ayrılması gereken pay asgari 20.4 milyar TL olması gerekirken bu rakam 12 milyar 837 TL olarak kalmıştır.

Öte yandan girdi fiyatları özellikle döviz fiyatlarındaki oynaklığa bağlı olarak genel enflasyon oranının üzerinde artmaktadır. Bu durum en açık biçimde en önemli girdilerden biri olan mazot fiyatlarında görülmektedir. O nedenle geçen yıl ilan edilen Milli Tarım Projesinde tarımsal üretimde kullanılan mazotun fiyatının yüzde ellisinin devlet tarafından karşılanacağı sözü verilmiştir. Üreticiler halen bu vaadin yerine getirilmesini beklemektedir.

Girdilerde fiyatlar artarken üretici ürününü geçen yıllardaki fiyattan satmak zorunda kalmaktadır. Gıda enflasyonunun başını alıp gittiği koşullarda üreticinin ürettiği ürünlerin fiyatındaki artış (Tarımsal ÜFE) TÜİK’in rakamlarına göre geçen yıl 12 aylık ortalama itibariyle yüzde 2.86 olmuştur. Bu rakam tarım ürünleri piyasasında üretenin değil aracının kazandığını açıkça göstermektedir.

Kısaca özetlersek, tarımsal kredi piyasasındaki büyük artışların nedeni, tarımsal ekonominin canlanması ve yatırımların artmasından çok üreticilerin gelir kaybına uğraması ve bunun sonucunda öz kaynaklarının giderek erimesidir. Öz kaynak/kredi/destekleme arasında olması gereken denge özkaynak aleyhine her geçen gün biraz daha fazla bozulmaktadır. Takipteki kredi miktarının giderek artması ve sık sık yapılandırma ihtiyacının ortaya çıkması bundan kaynaklanmaktadır.

Alınan son yeniden yapılandırma kararına göre uygulamadan Ziraat Bankasına borcu olan yaklaşık 10 bin, Tarım Kredi Kooperatiflerine borcu olan 32 bin 87 üretici faydalanabilecektir. Yapılandırılacak takipteki kredi miktarının 1 milyar TL civarında olması beklenmektedir. Bu kararla şu anda icra takibi ile karşı karşıya bulunan üreticilerin bir bölümü geçici olarak rahatlasa da, sorunu doğuran koşullar değişmeyeceği için önümüzdeki dönemde yeni yapılandırma taleplerinin gündeme gelmesi kaçınılmazdır.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

 

——————————————

 

(13.03.2017)

Ekmekte ilaç tartışması                                    

Hürriyet gazetesinde 6 Mart 2017 tarihinde yayınlanan “Ekmekte İlaç Tartışması” başlıklı yazı temel besin kaynağımızı ilgilendirmesi açısından kamuoyunun dikkatini çekmiş ve tartışılmıştır.Ne yazık ki, bu tartışmada “Fırıncılar Odası” ve “Fırıncılar Federasyonu” adına yapılan açıklamalarda şahsıma hakarete varan bazı ifadeler kullanılmıştır.

Öncelikle bir hususu belirteyim. Genel Başkanlığını yaptığım Türkiye Ziraatçılar Derneği (TZD) 68 yıllık mesleki deneyime sahip, tarım sektöründe Türkiye’nin en eski sivil toplum kuruluşu olma onurunu taşıyan, ve Bakanlar Kurulu kararıyla aldığı “Kamu Yararına Dernek” sıfatıyla faaliyet gösteren saygınlığı tartışmasız bir kuruluştur. Kamuoyunda yanlış algılara meydan vermemek için Derneğimizin konuya ilişkin görüş ve değerlendirmelerinin tekrar açıklanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Önceliğimiz üretimin çağdaş seviyede artırılması,ürün kalitesinin iyileştirilmesi ve çiftçinin gelirinin artırılmasıdır.Konvansiyonel tarım metodlarının kullanılması yanında alternatif organik tarım ve iyi tarım uygulama yöntemlerininde yaygınlaştırılmasıdır.

Derneğimiz tüzüğü gereği toplum sağlığını ve tarım sektöründe sağlıklı üretim yapılmasını gözetmek göreviyle yükümlüdür.

Söz konusu açıklama, içinde bulunduğumuz aylarda buğday ve bitkisel bazda çoğu tarım ürünlerinde ilaçlama faaliyetinin başlaması nedeniyle yapılmıştır. Bilindiği gibi ülkemizde 80 milyon insanımızı doyurmak ve birim dekardan daha fazla ürün alabilmek için üreticilerimiz günümüzde katı,sıvı gübre ve kimyasal zirai ilaç kullanmaktadır.Bu çerçevede;doğru ilaç seçimi yapıldığı,önerilen dozda kullanıldığı, ilaçlama zamanının iyi belirlendiği ve son ilaçlama ile hasat arasındaki süreye uyulduğu sürece ilaç ve gübereler bir sorun olmamakla birlikte;yanlış ve aşırı kimyevi gübreler ve tarım ilacı kullanımı çeşitli sorunlara yol açmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, her yıl 500 bin kişi tarım ilaçları ile zehirlenmekte ve bunlardan önemli bir bölümü yaşamını yitirmekte, ya da kalıcı zarar görmektedir.Israrla anlatıldığı gibi tüm tarımsal ilaçlar ortalama 20 günde dekonpeze (ayrışma) olur anlayışı da doğru değildir.Öyle ilaç türleri vardırki;etki süresi çok kısa 3 gündür,bazılarıda 90 güne kadar sürebilir.Ayrıca sistemik etkili pestisitler,bilgisiz ve bilinçsiz üreticilerin elinde kullanıldığı zaman birer kimyasal silaha dönüşebilmesidir.Bu tür ilaçların kalıntıların insan ve çevreye zararlı etkileri olduğu ortaya çıkınca içindeki etkili maddeye göre dünyada bir kısım ülkelerde ve ülkemizdede yasaklanmıştır.Özetle aşırı doza maruz kalmaya bağlı kimyasal ilaç kalıntılarının çeşitli kanser türlerini tetiklediğine ilişkin veriler giderek çoğalmaktadır.Bu husus,söz konusu habere ilişkin olarak görüşleri alınan konu uzmanları tarafından da doğrulanmıştır.Ve bu açıklamalar ilgili haberin ekleri olarak yayınlanmıştır.Kaldıki ülkemizde de Akredite olmuş kalıntı analiz laboratuarları aracılığı ile yetkililer tarafından oto-kontrol yapılabilir.

Bu çerçevede, söz konusu haberde ilaçlama yapacak üreticilerimize ve bu ürünleri kullanacak tüketicilerimize uyarı yapılırken zirai ilaçların artık sadece yaş sebze ve meyvede değil tahıllarda da kullanıldığı” belirtilmiş, “Tarım ilaçları fazla kullanılırsa , bu tüketiciye hastalık olarak geri dönüyor” denilmiştir. Buğdaydaki aşırı kullanıma bağlı kalıntıların ülkemizde temel besin kaynağı durumunda olan ekmek vasıtasıyla insan vücuduna geçebileceği gerçeği de bu arada hatırlatılmıştır.

Bu açıklamada fırıncıları ilgilendiren bir husus yoktur. Fırıncıların kalıntı sorunundan sorumlu olduğu şeklinde bir ifade de kullanılmamıştır. Hal böyleyken, bu meslek grubunu temsil eden bazı kişilerin gösterdiği tepkiyi anlaşılmaz buluyor ve kınıyoruz. Eğer bu mantık geçerli olsaydı, örneğin sebze ve meyvede kalıntı sorunu ile ilgili açıklamalarımıza manavların ve marketlerin tepki göstermeleri gerekirdi ki; böyle saçma bir durum bugüne kadar hiç yaşanmamıştır.

Bu vesileyle şu hususu bir kere daha hatırlatmayı, kamuoyuna karşı bir görev olarak kabul ediyoruz.

Tarım ilaçları ve kimyasal bazlı gübrelerin kullanımı, bilinçsiz, denetimsiz ve yüksek dozda olduğu takdirde yıllar içinde kullanan insanların vücudunda birikmekte ve insan sağlığına zarar vermektedir. Bu zarar söz konusu ilaçların aşırı kullanımının yanı sıra, ürünlerin aşırı kullanımı ile de arttığı için temel gıda maddemiz olan ekmek konusunda hem üreticilerimizin, hem de tüketicilerimizin dikkatli olmaları gerekmektedir. Sorun sadece buğdayda değil bu uyarımız tüm tarım ürünleri içindir.

Bu nedenlerle tarım ilaçları reçete ile kullanılmaktadır; hatta gelişmiş ülkelerde başlatılan “akıllı tarım” uygulamaları kapsamında bir tarlanın değişik bölgelerine hangi dozda ilaç atılacağı bile bilgisayarlarla hesaplanarak üretim yapılmaktadır.

Unutmayalım ki, ülkemizde neredeyse tamamı iç piyasada tüketilen ve esas olarak bu konuda eğitim verilmemiş küçük işletmeler tarafından üretilen 20 milyon tonluk rekolteye sahip bir ürün söz konusudur. Ülkemizde özellikle kimyasal kalıntı analizi yapan laboratuvar ve denetçi sayısının azlığı da göz önüne alındığında üreticilerin ve tüketicilerin bilinçlendirilmesi özel bir önem kazanmaktadır.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI                                                                         

———————————————————–

 

24.03.2017

Yaş Meyve ve Sebzede ihracat arttı, risk devam ediyor

Geçen yıl özellikle Rusya ile ilişkilerin gerginleşmesinin ardından düşüş gösteren yaş sebze ve meyve ithalatı bu yılın ilk iki ayında geçen yıla göre önemli ölçüde arttı. Elde edilen gelir ise bu artışla orantılı olmadı.

Akdeniz İhracatçı Birlikleri’nin yayınladığı rakamlara göre Türkiye bu yılın ilk iki ayında 753 bin 224 ton yaş meyve ve sebze ihraç etti. Bu rakam geçen yılın aynı döneminde 535 bin 668 tondu. Buna karşılık ihracattan elde edilen değer geçen yıl 292 milyon 533 bin dolar iken bu yıl 363 milyon 354 bin dolar oldu. Bu rakamlar, ihracat, miktar olarak yüzde 40’ın üzerinde bir artış gösterirken elde edilen gelirdeki artışın yüzde 24 oranında kaldığını gösteriyor.

İhracatta en fazla gelir getiren ürün domates. Geçen yıl 75 bin ton domates ihraç edilip bunun karşılığında 41 milyon 382 bin dolar gelir elde edilirken, bu yıl 104 bin 821 ton domates ihraç edilerek 68 milyon 913 bin dolar gelir elde edildi. Domatesi mandarin, limon ve portakal gibi narenciye ürünleri izledi.

Bu artışta en önemli rolü Rusya ve Irak ile ilişkilerimizdeki düzelme oynadı.

Rusya’ya yaptığımız yaş meyve ve sebze ihracatı yılın ilk iki ayında geçen yıla göre yüzde 122 oranında arttı. Ancak fiyat düşüklüğü faktörü burada da kendini gösterdi ve elde edilen gelirdeki artış yüzde 73 ile sınırlı kaldı.

Irak’ta da benzer bir durum yaşandı.  Yapılan ihracat yüzde 58 oranında artmasına karşı elde edilen gelir 60 milyon dolar civarında kalarak değişmedi.

Bu rakamlar, dış ilişkilerimizdeki düzelmenin ihracat rakamlarına olumlu olarak yansıdığını, ancak yitirilen pazarlara tekrar girebilmek için önemli ölçüde fiyat kırılmak zorunda kalındığını gösteriyor.

Son günlerde gerilim yaşanan Almanya da ihracat pazarımızda önemli bir yer tutuyor.

Rusya ve Irak’ta olduğu gibi bu ülkeye yapılan ihracatta da artış oldu. Ancak burada kaybedilen pazara yeniden girmek gibi bir sorun olmadığı için Rusya ve Irak’ın tersine, elde edilen gelir, miktar olarak artışın üzerinde gerçekleşti. Geçen yılın ilk iki ayında Almanya’ya 16 milyon 550 bin ton yaş sebze ve meyve ihraç edip 16 milyon 887 bin dolar kazanırken, bu yılın aynı döneminde 18 milyon 341 bin ton ürün ihraç edip bunun karşılığında 22 milyon dolar gelir elde ettik. Böylece miktardaki artış yüzde 11 iken gelirdeki artış yüzde 31 ulaştı.

Gerilim yaşanan bir başka ülke olan Hollanda’ya aynı dönemde yapılan ihracat yüzde 10 gerilemesine karşın, elde edilen gelirde yüzde 5 oranında artış var.

İHRACATTAKİ DALGALANMALAR İÇ PAZARI DA ETKİLİYOR

Bu rakamlar geçen yıla göre ihracatta önemli bir düzelme olmasına karşın Rusya ve Irak gibi pazar sıralamasında ilk iki sırayı paylaşan ülkelerden yeterli gelir elde edilemediğini gösteriyor. Bu durum, üreticiyi sıkıntıya sokuyor. İhracattaki tıkanıklık nedeniyle iç pazarda artan arz üretici fiyatlarının düşmesine neden oluyor.

Rusya ile ilişkilerimizdeki düzelme de istikrarlı bir görüntü çizmiyor. Sözü edilen iki aylık dönem ilişkilerde iyileşmenin zirve yaptığı dönemdi. Mart ayı başlarında Rusya’nın Türkiye’den bazı tarım ürünlerinin ithalatındaki kısıtlamaları kaldırmasına ilişkin kararname Rusya Başbakanı Dimitri Medvedev tarafından imzalandı ve bu durum ihracatçı ve üreticilerimizde büyük sevinç yarattı. Ancak daha sonra bu kararnamenin en önemli ihracat ürünümüz olan domatesi kapsamadığı anlaşıldı. Bunun üzerine Türkiye, Rusya’dan ithal edilen buğday, mısır ve ay çiçek yağına uygulanan gümrüksüz ithalat rejimini sona erdirdi.

Türkiye son 6 ayda Rusya’dan 2 milyon tonu gümrük vergisinden muaf olmak üzere 3,1 milyon ton buğday ithal etmişti.15 Mart tarihinden itibaren Türkiye’ye bu ürünleri satan Rus ihracatçı firmalar yüzde 130 gümrük vergisi ödemek zorunda kaldılar.  Bu durum, önemli bir tahıl ihracatçısı olan Rusya’ya Türkiye pazarı fiilen kapanması anlamına geliyor.

MUHTEMEL RİSKLERE KARŞI ÖNLEM ALINMASI GEREKİYOR

Rusya pazarındaki dalgalanmaların, Suriye’de Türkiye-Rusya ilişkilerinin yeniden gerginleştiği bir döneme denk gelmesi dikkat çekiyor.  Rakamlar, siyasi gerginliklerin ihracatımız üzerinde olumsuz bir etki yaptığını açık bir biçimde gösteriyor. Bu durum, önümüzdeki aylarda diğer pazarlara göre yüksek fiyatlarla ihracat yaptığımız Almanya ve Hollanda gibi ülkelere yaptığımız ihracatta da benzer bir durumun yaşanması riskini gündeme getiriyor.

Bu dalgalanmaların etkili olduğu alanlardan biri de turizm. Bu sektör yaş sebze ve meyve piyasası ile yakından ilişkili. Son yıllarda ülkemize gelen turist sayısında milyonlarla ifade edilen düşüşler iç pazardaki yaş sebze ve meyve tüketimi de daraltırken ürün fiyatlarının düşmesine neden oluyor. Bu durum üreticilerin kayıplarını iç pazardaki satışlarıyla telafi etmelerinin önünde engel oluşturuyor.

Bütün bu gelişmeler, sebze meyve ihracatı alanında bu yılın ilk iki ayında yaşanan olumlu gelişmelerden ötürü rehavete kapılmamamız gerektiğini gösteriyor. Önümüzdeki dönem için yeni pazarlar bulunmadığı takdirde bu yılın ilerleyen aylarında bazı sıkıntılarla karşı karşıya kalabiliriz. Böyle bir ihtimale karşı şimdiden önlem almamız gerekiyor.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

——————————————————–

(20.04.2017)

RÖPORTAJ

“TİGEM’ler işlevsel hale gelmeli”

(Başkent gazetesi tarafından TZD Genel Başkanı Hüseyin DEMİRTAŞ ile yapılan röportaj)

 

*Türkiye’de tarımın genel sorunları, yürüyen aksayan yönleri konusundaki tespitlerinizden söz eder misiniz?

Tarımın sorunları genelde iç içe. Ancak dikkat çeken en önemli sıkıntı girdi fiyatlarının yüksek olması. Başta mazot olmak üzere tohum, gübre, zirai ilaç tarımın olmazsa olmazları. Türkiye olarak tarımsal girdilerde dışa bağımlı bir ülkeyiz. Et ve süt hayvancılığında da durum aynı. Sütün Türkiye’de fiyatı iki yıldır aynı. Kaba yem ithal ediliyor. Meraların durumu belli, parsel parsel meralar gidiyor. Son iki yıl içerisinde süt sığırı ithal edildi. Arz talep dengesi bozulunca üretici sütünü satamadı. Elde kalan sütün süt tozu yapılması gündeme geldi. Geç de olsa doğru bir karardı. Böylece 60 bin ton süt, süt tozu yapılarak ihraç edildi. Kararların zamanında alınması gerekir. Süt ineği para etmeyen çiftçi, hayvanını satmak zorunda kaldı. Ya da et için kesti, sadece ineğini kesmedi, hayvanın karnındaki danayı da kesmiş oldu. Kırmızı et fiyatlarının yükselmesi de verimli bir üretim temelinin olmamasından kaynaklanıyor. Planlamadan üretim yapıyoruz.

Pazar sorunu yine tarımın önceliklerinden. Çiftçi yalnız, bunun için de kooperatifleşmek zorunlu. Küçük üretici sıkıntılı. Düzgün bir örgütlenme yapısı yok. Sadece üretici örgütleri var ama pazarlama anlamında bir örgütlülük maalesef yok. Ama Avrupa’da böyle değil, üretimden, pazarlamaya örgütlülük var. Pazarlanamayan ürün yaş sebze ve meyve üreticinin elinde kaldı, muhafaza depoları yok. Yani üretiyor çiftçi ama pazarlayamıyor. Devletin bunu bir an önce ele alması gerekir. Tarım tasfiye sürecine girdi. Çiftçi, üretici köylerden kopartıldı, kentlerde yığılma oldu. Bu insanlar ne kentli oldu, ne de köylü… Yarı köylü durumuna düştü. Hesap, çiftçiyi hizmet sektöründe istihdam etmekti ama bu da olmadı. Gelinen noktada işsizlik tavan yaptı. Devletçe kırsala ayrılan kaynak yetersiz. Desteklemeye yeterli kaynak ayrıldığında üretimin arttığını görüyoruz. Örneğin mısırda bu yapıldı ve sorun kalmadı. Yonca, korungada da aynı şey yapılsa besicilikte, süt sığırcılığı da sorunlarını kolayca aşacaktır.

“ÇİFTÇİNİN HAKKI GASP EDİLİYOR”

*Yıllardır bunlar tarımın bu anlattığınız sorunları hep konuşulur. Ancak nedense kalıcı çözümler üretilemiyor. Bunun nedenini nasıl açıklıyorsunuz?

2006’da AK Parti’nin çıkardığı bir Tarım Kanunu var. Kanunda diyor ki; GSMH’nin yüzde 1’i destekleme olarak çiftçiye verilir. Ancak uygulamada devlet hep çiftçiye borçlu kaldı. Hiçbir zaman bu oranda destek çiftçiye verilmedi. Son 10 yıla baktığımızda bir kez GSMH’dan yüzde 0,60 oranında bir destek kullandırılmış. Eğer üreticinin hakkı verilse, sorunlar önemli oranda çözülmüş olur. Tarım Kanunu açık ama çiftçinin hakkı gasp ediliyor. Milli Tarım Projesi çıkarıldı. Biz de TZD olarak çok beğendik ve bunu desteklediğimizi açıkladık. Bununla birlikte projenin takipçisi olacağımızı da ifade ettik. Ama bugüne kadar projenin lafta kaldığını görüyoruz. Çiftçi bekliyor. Deniyor ki; ‘Çiftçinin mazotunun yarısı bizden, yarısı sizden.’ Peki nerede mazotun yarısı? Canlı hayvan ithal edilmeyeceği söyleniyordu. Türkiye’ye 1 milyona yakın canlı hayvan ithal edildi. Devlet istese bu yanlışları düzeltebilir. Afrika’dan tarım arazisi kiralanıyor. Türkiye’nin 7 iklim bölgesinde her şey yetişiyor. Sanki Türkiye’de tarım arazisi bitti, Afrika’dan arazi kiralıyoruz. 99 yıllığına Sudan’dan arazi kiralandı. Sudan çiftçisini oraya koyacaklar ve üretim yaptıracaklar. Projeye göre, Türkiye’ye Sudan’dan ucuza tarım ürünleri ihracatı yapılacak. Böylece arz talep dengesini düzeltmiş olacak. O da yetmiyor gibi 200 bin dönümü aşan bir alanda da örnek çiftlik yapacaklarını söylüyorlar. Kim için, Sudan’ın çiftçisi için mi örnek çiftlik yapılacak? Kaldı ki bu işi geçmişte TİGEM’ler yapıyordu. Ama bu işletmeler işlevsiz hale getirildi. Sudan’da bu işi yapmak yanlış bir tarım politikası.

*TZD olarak bu işi yıllardır takip eden bir organizasyonsunuz. Türk tarımının kurtuluşu için nasıl bir formül öneriyorsunuz?

Kısa sürede bir formül olmaz. 10 yılın altında bir uygulama çözüm getirmez. Örneğin Araştırma Enstitüleri, Ziraat Fakülteleri ne güne bekliyor. Niye biz kalkıp Hollanda’dan ‘Konya kadar bir ülke ama dünyayı besliyor’, İsrail’den tohum alalım. Fakülteye kaynak ver, destekle, bilim adamlarını bir araya getir, kendi ülkene adapte olacak hayvanı, bitkiyi yetiştir. Türkiye şartlarına uymayan hayvanı getiriyorsun, hayvan daha yolda iken hastalanıyor. Böyle geçici yöntemlerle tarım olmaz. 10 yıl çok da uzun bir süre değil, bugüne kadar rahatlıkla söylediğimiz işler yapılabilirdi, halen de fırsat var. Fakülteleri, TİGEM’leri faaliyete geçirebilir devlet. Türkiye’nin hemen hemen her yerinde TİGEM’ler var, bunları işlevsel hale getir devlet olarak. Dışarıya gitmeye gerek yok. Tarım sektörü çok önemli neredeyse tüm ürünler stratejik oldu. Bırakın tarımda 80 milyona yetmeyi, hayvanların yemini bile dışarıdan alıyoruz. 104 ülkeden tarım ürünü ithal ediyoruz. Oysa Türkiye kendi kendine tarımda yeten kıskanılacak ülkeydi. Ama geçici politikalarla tarımın düzelme şansı olmaz. Biz doğruya doğru deriz. Ziraat Bankası’nın temerrüde düşen çiftçilerin kredilerini yapılandırması gibi… Bu iyi bir hareket. Geldiğimiz noktada, kırsalda çiftçinin traktörü kredilerden dolayı hep icrada. Çünkü çiftçi mevcut koşullarda üretemiyor. Hatta bu nedenle Türkiye 4 milyon hektar arazini ekmiyor.

Çevre kirliliği var. Sulu tarımda su saatleri uygulaması başlatıldı. Dolayısıyla maliyetler arttı ve çiftçi ekmiyor. Bunlar hallolursa tarımın sorunları biter. Üretici kesinlikle ihmal edilmemeli.

*Türkiye’nin tarımsal ürünlerini ihraç ettiği ülkelerle olan ilişkilerinde sıkıntılar söz konusu. Bu durumu nasıl değerlendiriyor sunuz? Rusya, Irak, İran gibi ülkeler ile ilişkiler…

Biz siyasetin dışındayız, tarım bilimsel bir konu. Ama mevcut siyasi iktidarın bakış açısı çok önemli. Şimdi Türkiye Avrupa ile mi beraber, Ortadoğu ile mi? Bilemiyoruz. Bu konuda bir istikrar yok. Bir uçak krizi Rusya ile her şeyi alt üst etti. Daha sonra birlikte hareket edip Avrupa’ya meydan okuyoruz. Pazar belirsiz, bir siyasi tıkanıklık, üreticinin malını kucağında bırakıyor. Rusya’dan ayçiçeği , Amerika’dan buğday, Ukrayna’dan arpa, Kanada’dan mercimek, Arjantin’den bakla, İtalya’dan nohut, Yunanistan’dan pamuk, Meksika’dan sarımsak, Almanya’dan vişne, Bulgaristan’dan nar, İran’dan kuru fasulye, İngiltere’den çay, İsrail’den domates tohumu, Hollanda’dan karnabahar  alıyoruz. Avustralya’dan pirinç, Angola, Kango’dan saman alıyoruz. İthalat yapmadığımız ülke yok.

*Sertifikalı tohum konusunda ne gibi sıkıntılar yaşanıyor?

Sertifikalı tohum maalesef ciddi bir sıkıntı. Önceden çıkmış bir kanundu. 2017’den sonra uygulama yoğunlaştı. Sertifikalı tohum en az yüzde 25 oranında artı değer yaratıyor. Ama hastalıklar da bitmiyor. Sertifikalı olunca ithal almak zorundasınız. Sertifikalı tohumu tüzel kişiler alabiliyor. Örneğin bizim Ayaş tohumunu Ayaş üreticisi alamıyor. Aslında tekelleşmeye doğru bir gidiş var. Eskiden küçük üretici yol boyunca ürettiğini satıyordu. Sertifikalı tohum ekeceksin diye dayatma var. Ürün bazında yerli çeşitlilik azalacak. Bu önemli oranda küçük üreticinin sıkıntısı olacak. Diğer bir konu da üretici sertifikalı tohum alırsa destekleniyor. Yasaklamıyor ama yerli tohum kullanırsa destek vermiyor devlet. Destekleme olmazsa çiftçi ekmiyor. Yasak yok ama destek yok. Eğer komşuna elindeki sertifikalı tohum verirsen cezası var. Patent almak için çok fazla detay var. Çiftçi devletten bir şey alamayacağını düşünürse kesinlikle ekmiyor. Buğdaydan, baklaya her tohum sertifikalı olacak. Artık Ayşe ninenin kendi kurutup kullandığı tohumla üretim dönemi bitti.

*Tarım alanlarının konuta dönüşüyor… Kimse dağ, tepe tercih etmiyor, nerede düz arazi varsa projeler oralarda konuşlandırılıyor…

Müteahhit için tarım arazisinde bina yapmak maliyetleri düşürüyor. Son 40 yıldır Ankara’dayım birici sınıf tarım arazileri hep konuta dönüştü. Avrupa’da bu yasak. Ankara’nın tarım arazisi İç Anadolu’yu besleyecek kapasitedeydi. Çok yazık oldu, eğer konut yapılacaksa Elmadağ’a doğru gitsin, Kırıkkale’ye yapılsın dağ, tepe oralar. Yenimahalle’nin birinci sınıf tarım arazisi yok edildi. Bu Ankara örneği ama Türkiye’nin hemen hemen her yerinde aynı durum yaşanıyor. Her şeye rağmen yine de sağlıklı adımlar atılsın dünyaya yetecek tarım ürününü yetiştirebiliriz.

Atılan geç adımların da bir faydası olmuyor, köyler boşaltıldı, yaşlılar dışında kimse kalmadı. Bunun için genç çiftçilere destekler gündeme geldi ama çok geç kalındı. Köyler tatil yeri gibi kullanılıyor. Bu yüzden de dışa bağımlı kalıyoruz. Köylerin mahalle olması konusu da, tarımın sekteye uğramasında etkin olmuştur. Büyükşehir Yasası’nın da yeniden bir düzenlemeye gidilmesi gerekir. Kuş uçmaz kervan geçmez köylerin mahalle olmasının ne faydası var. Ek maddelerle bu durumdaki köylerin durumu düzeltilebilir.

*Tarım alanında ki sivil toplum kuruluşlarına düşen görevlerden söz eder misiniz?

Tarıma ilişkin o kadar çok birlik, dernek var ki. STK’lar tabi ki kendi sektöründeki sorunlarla birlikte, sektörün kurum ve kuruluşlarda çalışanlarının özlük hakları ile ilgili sorunları da takip edip çözüm odaklı yaklaşımlar gösteriyor. Burada bir denge oluşturmak gerekir. Eskiden Tarım Bakanlığı İl Müdürlükleri çiftçiyi bilinçlendirme çalışmaları yapıyordu ama şimdi o da bitti. Fidandan, eğitime eğitimler veriliyordu çiftçilere. Şu anda paralı ve bürokrasisi fazla olan işler durumuna geldi. Özel sektöre verilmiş işler oldu.

—————————————–

 

(02.06.2017)

Domates üreticisi Rusya’dan umudu kesti

Rusya Tarım Bakanı Aleksandr Tkaçev’in Türkiye’den domates alımına yönelik yasağın en azından üç yıl daha devam edeceğini açıklaması domates üreticilerinin geleceğe yönelik umutlarını kırdı.

Tkaçev’in açıklamasında Rusya’da halen 800 bin ton domates ürettildiğini belirtmesi ve yasağın sürmesinin nedeninin Rusya’nın kendi domates üretimini artırmak olduğunu belirtmesi, bu pazarın yalnız yakın gelecek açısından değil kalıcı olarak kapanabileceğini gösteriyor.

Kaldıki Rusya seracılık çalışmasına hız vermiş olup,3 yıl sonra zaten örtü altı üretiminde özellikle yaş sebzede açığı kapatacağını düşünerek,ambargo koyduğu tarım ürünleri için Türkiye’den ithalata ihtiyaç duymayacağı anlaşılmaktadır.

Bilindiği gibi Rusya Türk domatesine ambargo koymuş olsa bile, halen üretim açığı olduğu için bu pazara Beyaz Rusya gibi Rusya’ya yakın ülkeler üzerinden “dolaylı” ihracat yapılabiliyor. Rusya’nın önümüzdeki dönemde üretimini artırması durumunda çevre ülkelerden yapılan bu ihracatın da giderek azalacağı öngörülüyor.

Zaten Rus Bakan da, yaptığı açıklamada ithalatı iki kat azalttıklarına dikkat çekti ve “Yakın gelecekte Türk domateslerinin pazarımıza dönmesi söz konusu değil” dedi. İhracatın Avrupa odaklı geliştirilmesi de zor; çünkü bu pazar doymuş durumda. Ortadoğu’da istikrarsızlık, ihracatın geliştirilmesinin önüne bir engel olarak çıkıyor.

Ayrıca Rus hükümetinin domates dışında Türk gıda ürünlerine yönelik kısıtlamaların tümünü kaldıran kararnameyi yürülüğüge koyması önemli bir gelişmedir.Öncelikle Türkiye’nin hindi ve tavuk eti ile turşu ve çilek ithalatında bulunacaklarını belirtmeleri bu alandaki üreticilerimizide rahatlatacaktır.

Bu gelişmeler dikkate alındığında Türkiye’nin domates başta olmak üzere yaş sebze ve meyve ürünleri için yeni pazarlar yaratması büyük bir önem kazanıyor.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

———————————————-

(10.05.2017)

Zeytinliklerde “Sınai Yapılaşma” tehdidi…

(Tarlasera dergisi sorularına cevap)

 

*Üretim Reformu taslağını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce böyle bir taslağın oluşturulma gerekçesi nedir?

Taslak, adından da anlaşılacağı üzere “Üretim Reform Paketi” adını taşıyor… Yani sözü edilen maddeler bu paket kapsamında üretimi artırma amaçlı olarak hazırlanmış. Ancak, üretimin tek yanlı bir biçimde düşünüldüğü anlaşılıyor. Örneğin daha önce zeytinlik sahaları ile ilgili olarak “bu sahalara en az üç kilometre mesafede kimyevi atık bırakan toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez”  hükmü varken bunun yerine “kamu yararı gereğince yapılacak yatırımlar kapsamında zeytinlik sahalarına kurulacak tesisler bu hükümden müstesnadır” denilerek zeytinlik alanlarda sınai yapılaşmaların yolu açılıyor. Burada “kamu yararı” gibi kapsamı çok geniş olan bir istisna getirilmesi aslında söz konusu olanın “istisna” değil genel bir hüküm olduğunu gösteriyor; çünkü her türlü sanayi işletmesi neticede “kamu yararına” olarak gösterilebilir. Sanayi tesislerinin kurulmasının ardından bu alanların özelliklerini yitirecekleri ve farklı yapılaşmalara da açılacağı da anlaşılmaktadır.

Bu hükmün yaratacağı tepkileri yatıştırmak için taslağa “yatırım yapılan alan içinde bulunan zeytin ağacının iki katı kadar ağacın Bakanlık tarafuından gösterilecek yere dikilmesi zorunludur” hükmü konulmuş; ancak bu hükme uymamanın karşılığı ağaç başına iki yüz lira ile sınırlanmış. Zeytinlik alan ile imarlı sanayi tesisi arsası arasındaki rant farkı düşünülürse sanayi tesislerini kuranların bu parayı vererek zeytinlik kurma yaptırımından kurtulacakları açıktır.

Daha önce kullanıma açılmış tarım arazilerinin kullanıcılarına satılmasını da yukarıda belirtilen anlayışın bir uzantısı olarak değerlendiriyoruz. Burada tarım alanlarını ve tarım sektörünü “üretken olmayan” bir sektör olarak gören ve arsa rantı sağlamanın üretkenlik olduğunu düşünen bir anlayış kendini ele vermektedir.

*Tarım arazileri üzerinde kısa ve uzun vadede nasıl bir etkiye yol açacak?

Bu taslak yasalaşırsa tarım arazilerindeki erimenin hızlanarak sürmesi kaçınılmazdır. İşin garip tarafı, bu taslağın tam da Hükümetin açıkladığı Milli Tarım Projesi kapsamında tarım topraklarının korunması amacıyla bazı önlemlerin alınacağı ve kesinlikle bundan böyle tarım topraklarının kesinlikle korunacağının açıklandığı bir döneme renk gelmesidir.

*Taslağın yasalaşması halinde tarım sektörü (üretim, pazar vb.) bu durumdan nasıl etkilenecektir?

Taslak yasalaşırsa bundan en çok zeytinlik alanlar etkilenecektir. Zeytinin ne kadar önemli bir ürün olduğu bilinmektedir. Dünya ölçeğinde söz sahibi olabileceğimiz bir üründe son yıllarda çeşitli nedenlerle özellikle yağ alanında sıkıntı çekiyoruz. Bunun sonucunda ithalat ve fiyatlar tırmanıyor. Bu yoldan kaybedeceğimiz maddi avantajları bile düşünsek, bu anlayışın “üretimi artırmayı” amaçlayan bir paket içinde yer almasının ne kadar garip bir olay olduğu anlaşılabilir.

*Bu tür yasaların Türkiye’nin gelecekteki gıda güvenliğini nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz?

Gıda güvenliğinin en başta bol ve denetimli üretimle sağlanabileceği düşünülürse söz konusu hükmün gıda güvenliği açısından da olumsuz bir yön taşıdığını söyleyebiliriz. Bilindiği gibi bir ürünün üretim açığı oluşunca kaçakçılık da gelişmekte ve kaçak ürünler gıda güvenliğinin sağlanmasını imkansız kılmaktadır.

*Sizce tarım alanlarının korunmasına yönelik olarak neler yapılması gerekiyor?

Aslında ne yapılması gerektiği biliniyor. Biraz önce söylediğimiz gibi Milli tarım Projesinde de bu konunun önemi vurgulanıyor ve çeşitli önlemler sıralanıyor. Önemli olan bilinmeyen bir şeyi keşfetmek değil, bilinen önlemleri uygulamaktır.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

———————————————–

 

(14.05.2017)

TÜRKİYE ZİRAATÇILAR DERNEĞİ GENEL MERKEZİNİN ÇİFTÇİLER GÜNÜ MESAJI

 

14 Mayıs günü tüm dünyada ‘’Çiftçiler Günü olarak kutlanmaktadır.

Ülkemizde de bu önemli gün, Ankara/Tandoğan meydanında Türkiye’nin her köşesinden gelecek olan emektar çiftçilerimizin taleplerini ve seslerini duyurduğu merkezi bir etkinlikle kutlanacaktır.

Tarım sektörü, ülkemiz ekonomisine  büyük katkısına rağmen maalesef hak ettiği önemi görmemekte, bütçeden hak ettiği payı alamamaktadır. Buna bağlı olarak çiftçilerimiz başta borç sorunu olmak üzere büyük sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır.

Günümüzde sektörün sorunlarının başında, girdilerin (mazot, gübre, zirai ilaç, tohum,damızlık vs.) yüksek oluşu ve dışa bağımlılık, ithalat politikaları ile gümrüklerin düşürülmesi sonucu yaşanan haksız rekabet, bitkisel ve hayvansal bazda maliyetin yüksekliği, tarım ürünlerinin tarlada maliyetin altında satılması, tarladan-markete yüksek aracı karları, taban fiyat politikaları, pazarlama sorunları, çiftçi örgütlemelerinin yetersizliği ve en önemlisi tarımsal desteklemelerinin yetersizliği sorunları gelmektedir.

Türkiye Ziraatçılar Derneği  olarak kuruluş amacımız ve tüzüğümüz gereği; bu sorunların çözümü için çaba gösterirken, üretim sürecinden tüketime kadar çiftçilerimizin haklı taleplerini destekleyeceğimizi ve her platformda onların sesi, gözü ve kulağı olmaya devam edeceğimizi bu vesileyle bir kere daha belirtiyor; tüm çiftçilerimizin 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü’nü kutluyoruz.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

————————————————————

 

(30.07.2017)

TÜRKİYE ZİRAATÇILAR DERNEĞİ GENEL BAŞKANI HÜSEYİN DEMİRTAŞ’IN

           68.KURULUŞ YILDÖNÜMÜ,ÖDÜL TÖRENİ AÇILIŞ KONUŞMASI

 

 

Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin 68.Kuruluş Yıldönümü ve Geleneksel Ödül Töreni toplantısına hoşgeldiniz!

Derneğimizin 68.Kuruluş Yıldönümü törenine onur verdiniz…Hepinizi Yönetim Kurulumuz adına sevgi ve saygıyla selamlıyorum…

Değerli Arkadaşlar,

Konuşmama başlarken öncelikle bugünkü kuruluş yıldönümünde aramızda olmayan,geçen yıl yitirmiş olduğumuz ve uzun dönem Genel Başkanlık yapmış olan Sn. İbrahim Yetkin’i saygıyla ve özlemle anıyorum.

Ayrıca Derneğimize çok önemli hizmetlerde bulunmuş çok sayıda büyüğümüz ve arkadaşlarımız yaşamlarını yitirdikleri için aramızda yoklar, ama onlar anılarıyla her zaman aramızda olacaklar. Onları bu vesileyle bir kere daha anıyoruz.

1949 yılında kurulmuş olan ve 1959 yılında kamu yararına çalışan dernek statüsüne kavuşmuş olan derneğimiz, ülkemiz tarım sektöründe üstlendiği misyon ile bugün bir kere daha huzurlarınızdadır.

 

Ülkemiz sahip olduğu coğrafi konumu ve ekolojik sistemi ile Dünyanın en elverişli tarım ülkesidir. Kalkınma yarışının ve stratejik mücadelenin çok hızlandığı günümüz dünyasında,tarımın ne kadar önemli bir zenginlik kaynağı olduğuda herkesçe bilinmektedir.

 

Bu noktadan hareketle,biz  T.Z.D olarak 68 yıldır ülkemiz kamuoyunda tarım sektörünü sahiplenen ve onun ana unsuru çiftçilerimize destek olan, bir meslek kuruluşu olmanın gururu ve bilinciyle faaliyet göstermekteyiz.

 

Yıllar içinde kazandığımız deneyimle,yürüttüğümüz hizmetlerimiz kamuoyunda ve sektöre hizmet veren resmi/sivil tüm tarımsal kuruluşlarca yakından izlenmektedir.

Çalışmalarımızda bizimle işbirliği yapan tüm kurum ve kuruluşlarımıza, en kalbi teşekkürlerimizi sunuyorum.

Bugün burada katılımınızla 68.Kuruluş Yıldönümümüzü kutluyor ve üstün hizmet ödüllerimizi, kamuoyu önünde takdim ediyoruz.

 

Bilindiği üzere T.Z.D ödülleri, tarım ve gıda sektörüne katkıda bulunan kişi, kurum ve kuruluşlara veriliyor…

Titiz bir incelemeyle hak edenlere verilen bu ödüller,manevi değerinin yanı sıra dostlarımızla buluşmanın ve onlara şükran duygularımızı ifade etmeninde bir aracı oluyor…

Bu çerçevede; Yurt sathında yaygın milyonlarca üretici ve çiftçiye, binlerce kuruluşa ve yüzlerce ürüne dayalı tüm sektörün aynası olarak , onun ekonomik faaliyetini izlemek, sesini duyurmak ve kamuoyunu doğru bilgilendirmek konusu,bize göre birinci önceliktir.Bu nedenle yazılı ve görsel medyada ve internette tarım kesimini yansıtan medya mensuplarının samimi ve özverili çalışmalarını takdire değer buluyoruz.Bu alanda özenle seçilen arkadaşlarımızı huzurunuzda ödüllendiriyoruz.

Tarım ürünlerini üreten çiftçilerimiz büyük zorluklarla karşı karşıya bulunuyor.Tarım sektörünün ana unsuru olan fedakar çiftçilerimiz, zor ekonomik ve doğal koşullar altında, üretim faaliyetlerini sürdürürken, büyük emekleriyle ülkemize tartışmasız en değerli katkıyı sunmaktadırlar.

Onlardan biri ve onlarla aynı hayat tarzında bulunmak, biz ziraatçıların gurur kaynağıdır.Aslında bugünkü koşullarda tarlasını terk etmeyen ve ürününü sattıktan sonra kimi zaman masrafını zor çıkaran üreticilerimiz bize göre herbiri birer kahraman…

Özellikle genç kuşaklar arasında geleceğini tarımda arayanların sayısının giderek azalması..Devlet bu gerçeği gördüğü için genç çiftçilere son zamanlarada bir takım teşvikler veriyor.Bu anlayışla ülkemiz çiftçilerini en karakteristik özellikleriyle temsil eden 4 çiftçimizi törenimize davet ettik.

İçinde bulunduğumuz dönem sektörümüz açısından dinamik bir dönemdir. Pek çok yapısal değişim hızlı şekilde yaşanmaktadır.Böylesi bir ortamda derneğimiz gelişmeleri izlerken, kurumsal ilişkilere önem vermekte ve Bakanlığımızla olumlu bir iletişim içinde bulunmaktadır.

 

Bunun bir göstergesi olarak’’Tarımsal Kamu Hizmeti Ödülümüzü’’ Bakanlığımız nezninde, yakın mesai içinde olan ve çalışmalarımıza destekleriyle güç veren Müsteşar Yardımcısı Sayın Durali KOÇAK’a takdim ediyoruz.

Ayrıca akademik yaşamı boyunca küreselleştirme karşıtı Türkiye’de tarım sektöründe bağımsızlığı savunarak bir duruş sergileyen,kendi alanında yaptığı araştırmalarla sektöre ışık tutan,verdiği eserleri ve makaleleri nedeniyle ‘’Tarımsal Eğitim ve Araştırma’’ dalında Prf.Dr.Mustafa KAYMAKÇI layık görüldü.

Tarım sektörünün teknik ve bilimsel gelişiminde nitelikli araştırmacılarımızın ve akademisyenlerimizin çalışmaları yakından izlediğimiz bir konudur.Aynı dalda başarılı çalışmaları nedeniyle özenle seçtiğimiz akademisyenimizide ödüllendirmeyi uygun gördük.

 

Bu paralelde; tarım sektöründeki meslek kuruluşları arasında ‘’üye tabanımızın mesai paylaşımına dayanan’’ ve bu nedenle doğrudan bağımız olan bir kuruluş varki; ZİRAAT MÜHENDİSLERİ ODASI …Uzun yıllara dayanan mesleki ve örgütsel dayanışma içerisinde olduğumuz ve bugün olduğu gibi gelecektede pek çok programda birlikte hareket edeceğimiz, Ziraat Mühendisleri Odası’nın değerli Başkanına da huzurunuzda ödülünü sunacağız…

Tarımsal sanayi sektörümüzün modernleşmesi ve ekonomik faaliyet çarkının uygun işlemesi yönünden özel önem verdiğimiz bir konudur.Hayvancılığımız açısındanda destekleyici bir işlevi olan yem sanayinin üretimini artırarak gelişmesini yakından izliyoruz.Aynı şekilde Beyaz et sanayimizde önemli hamleler yaparak Avrupa standartlarında faaliyetlerini sürdürüyorlar.O nedenle biz kendi topraklarımızda, kendi ürünlerimizin yetiştirilmesine ve değerlendirilmesine katkıda bulunan,bu sanayi kuruluşlarımızın faaliyetlerinin geliştirilmesine ve teşvik edilmesine büyük önem veriyoruz.

Günümüzde özellikle ‘’gelişmiş ülkelerde tarımsal kooperatifler yalnız üretim alanında değil,sanayi ve ticaret alanında da söz sahibi konumundadır. Ülkemizde bu alanda faaliyet gösteren, örnek nitelikte kuruluşlarımız var. Onlarla yakın çalışma yürütmeyi, her zaman kendimize görev bildik.Bu yaklaşımla başarılı olan bir üretici birliğimizi ve bir kooperatifimizi, ödülümüzle huzurlarınıza getirdik.

 

Yakın dönemde ülkemizde uygulamaya konulan başarılı konulardan biride TARIM SİGORTALARI sistemidir.Doğa koşulları,hastalıklar,zirai don vb. olaylar her yıl önemli üretim kayıplarına sebep oluyor.Eğer bu kayıplar sigorta sektörü tarafından karşılanmasa, önemli miktarda üretici iflas ederek üretimden çekilmek zorunda kalabilir.Yani tarım ‘’sürdürülebilir’’ bir sektör olmaktanda çıkardı.

TARSİM kurulduğu tarihten bugüne denk, sektörün gelişmesine büyük katkılarda bulunuyor.Faaliyet alanıda her geçen gün genişletiyor.Dolayısıyla o da her türlü ödülü hak ediyor…

Tarımsal ürünler piyasasında çok tartışılan üretici-tüketici fiyat aralığının en optimal dengeye oturması derneğimizin savunduğu temel bir ilkedir. Çoğu zaman bu fark dolayısıyla  gıda sektöründe faaliyet gösteren, dürüst iş adamlarımız ve hallerde faaliyet gösteren komisyoncular suçlanıyor.

Oysa gerek sebze-meyve hallerinde faaliyet gösteren komisyoncular,gerekse ürünü tarladan alarak tüketiciye sunan iş adamları, genellikle mütevazi kar oranlarıyla faaliyet gösteriyorlar.Bu alandaki esas sorun, kayıtdışı faaliyetin yaygınlığı, hileli gıda sektörünün günden güne yaygınlaşması, ürün ticaretinin haller dışına kayması ve belirli zamanlarda spekülatörlerin fiyatları dalgalandırmasından kaynaklanıyor.

 

Ayrıca bu alanda tarım ve gıda ürünlerinde giderek ithalatın artmasının ve ithalat rejiminde yapılan değişikliklerin yanı sıra, döviz fiyatlarındaki dalgalanmalarında etkilerini unutmamak gerekir…

 

Tarımsal ticaret alanında bunu gözeterk piyasada ilkeli ve kurumsal bir anlayışla çalışan iki ticari firmamızı seçerek ödüllendirmeyi uygun bulduk.

 

Değerli Katılımcılar…

 

Tüm bu anlatılanlar ışığında, günümüzde tarım sektörünün en önemli sorunu elbette finansmandır. Ülkemizde tarımsal desteklemelerin yetersiz olduğu bir gerçek…Üreticilerin bu durumda ortaya bir finansman açığı çıkıyor.Elbette destekleme ile kredilendirme aynı şey değil, bunun sonucunda çiftçi borçlarında önemli bir artış görülüyor.

İşte tarım bankacılığı faaliyeti gösteren bankalarımızın çiftçilerimize ve sektöre yaklaşımlarında ‘’finans yöntemi profesyonelliği’’ kadar, ülkemizde kırsal kalkınmaya sosyo /ekonomik bir katkı yapmanın heyecanını yaşadıklarını görmekteyiz.

 

Öte yandan derneğimizin tüm faaliyetlerinde gösterdikleri katılım ve yaptıkları sunumlarla tarım sektörümüze ve çiftçilerimize özel bir değer verdiklerine tanık oluyoruz.

Bu anlayışları için onları takdir etmeyi görev bildik.O açıdan tarım bankacılığı yapan bankalarımızada ayrıca teşekkür ediyorum…

 

Değerli Konuklar…

Toplantımızın gündemi yoğun,o nedenle ben fazla vaktinizi almak istemiyorum. Bu vesileyle bir araya geldiğimiz şu ortamda, sektörümüzün gelişip güçlenmesi açısından, önemli olduğunu gördüğüm bazı sorunlara değinmeden ve dileklerimizi sizlere ve yetkililere kısaca ve başlıklar halinde iletmeden geçemeyeceğim.

68.Kuruluş Yıldönümümüz tarım sektörünün ülkemiz gündeminin tam merkezinde bulunduğu güne denk düştü. Kamuoyunun ilgisinin zirvede olduğu bu günlerde ‘’zeytinliklerimizin korunması’’ hassasiyeti üzerinden yaşanan tartışmayı hepimiz ilgiyle izledik.

 

Türkiye Ziraatçılar Derneği olarak bizim görüşümüz ‘’ülkemizde zeytinliklerin, meraların ve verimli tarım alanlarının bir metrekaresine,hatta bir zeytin dalına bile kıyılmaması, tarım dışı amaçlarla kullanılmamasıdır.

Dolayısıyla, zeytincilik üretimden sayılmıyormuş gibi, zeytinlikleri tehdit eden üretim reformu kanun tasarısı adı altında, üstelik tarımsal üretimimizin en önemli ürünlerinden biri olan zeytinciliğimizi tahrip etme potansiyeli taşıyan bir üretim reformu olamaz..! Tarım kaynaklarını yok ederek kalkınma olamaz..!

Özetle son yıllarda 170 milyon olduğu söylenen ve dünyada İspanya’dan sonra 3. Sıraya ulaşan zeytin ağacı varlığımızın yaklaşık 100 milyonunu bir çırpıda kaybetmek istemiyoruz. Zeytinliklerimiz tarihsel ve ulusal varlığımızdır.

Buna paralel olarak meraların yok edilmeside hayvan varlığımızdan arı yetiştiriciliğine kadar büyük darbe vuracak bir tehlikedir. Her ne kadar Salı günü 2. Maddedeki zeytinliklerle ilgili üretim reformu kanun tasarısı geri çekilsede, sanayinin gelişmesi adına zeytinliklerimiz ve buna bağlı olarak meralarımız ve kıyılarımız halen tehdit altındadır.Umarım bu konu 8. Kez meclise gelmez.

Bu madde tekrar görüşülmezse elbette sevindirici bir haber. Burada yükselen kamuoyunun ilgisine ve tarım alanında faaliyet gösteren meslek kuruluşlarınada zeytinliklerimizi koruma adına teşekkür ediyorum.

Ünlü şairin dediği gibi;

Yani,öylesine ciddiye alacaksınki

Yaşamayı,

Yetmişinde bile,mesela,zeytin dikeceksin,

Hemde öyle çocuklara falan kalır diye değil,

Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,

Yaşamak yanı ağır bastığından.

 

Değerli Katılımcılar…

Biliyorsunuz 2016 yılı Ekim ayında Bakanlar Kurulu kararıyla Milli Tarım Projesi ilan edildi. Projeye göre tarımda kullanılan mazot bedelinin yarısının devlet tarafından karşılanacağı sözü verilmişti. Bu sene bütçeye verilen vaadi gerçekleştirilecek bir kaynak konulmadı.

Ayrıca Ocak,Şubat aylarında döviz fiyatlarında dalgalanma ve girdi fiyatlarındaki dalgalanma nedeniyle, girdilerde artışlar oldu. Her ne kadar izleyen aylarda döviz fiyatları düştüysede maalesef fiyatlar eski seviyesine inmedi. O açıdan, verilen vaadin biran önce yerine getirilmesini ve sektördeki tüm üreticilerimizin beklenti içine girdiğini buradan bir kere daha duyurmak istiyorum.

Bir başka güncel konu: Gıda Enflasyonu…

Türkiye’de artık bu konuyu bilmeyen kalmadı… Tarım ürünlerinin üretici fiyatları ile, tüketici fiyatları arasındaki fark olması gerekenin çok üzerinde. Bu durum genel enflasyon rakamlarını da yukarı çeken bir özellik gösteriyor. Ekonomi Bakanlığı ve ekonomiyle ilgili kuruluşlar bu konuda çalışmalar yürütüyor ve önlemler açıklanıyor. Ancak bu sorunun temelinde üreticinin örgütsüzlüğünün yattığını görmemiz lazım. Üretici kooperatiflerinin örgütlenmesini, bu kuruluşların ticaret ve ürünlerin işlenmesi alanındaki faaliyetlerini desteklememiz ve artırmamız lazım. Aksi takdirde üretici tarlasını terk ediyor ve ortaya çıkan üretim açığı ithalat yoluyla, o da yeterli olmazsa ‘’sıfır gümrüklü’’ ithalat yoluyla giderilmeye çalışılıyor. Etten buğdaya, soğandan kuru fasulyeye kadar sıfır gümrükle ithal edilen ürünler yiyoruz. Bunlara da kendi üreticimize vermekten çekindiğimiz paraları ödüyoruz. Bir ürün bu toprakta yetiştiği zaman, bundan yalnız üretici değil, aracı, nakliyeci, esnaf, tüketici herkes kazanıyor. Ama ister gümrüklü, ister gümrüksüz olsun, bir ürün ithal edildiği zaman genellikle bundan küçük bir aracı kesim; çıkar sağlıyor. O nedenle, biz illede üretim diyoruz ve desteklemeyi üretim için istiyoruz. Çünkü üretici kalkınmadıkça Türkiye kalkınamaz.

 

Saygı değer konuklar ve değerli arkadaşlarım…

Şimdilik zeytini kurtardık gibi görülüyor ama tarımsal gıda ürünlerinin ithalatından kurtulamadık.Bugün 100’e yakın tarım ürünlerinde ithalatçı durumuna düştük.Bu ürünlerde hemde geçmişde ihracatçı bir ülke iken..

 

Burada somut bir örnek verecek olursak baklagillerden kuru fasulye,yeşil mercimek, kırmızı mercimek ve nohutta ekim alanları yaklaşık yarı yarıya düştü. Bu ürünlerde gümrük duvarları belli oranlarda düşürüldü yada sıfırlandı. Hemde Gaziantep, Diyarbakır ve Mardin illerimizde dünyada vitamin değeri ve lezzetiyle ünlü kırmızı mercimeği ihraç ederken, Kanada ‘dan ithal edilen kırmızı mercimeğe mahkum edildik.

Sonuçta haksız rekabete dayanamayan üreticilerimiz kırsalı terk etti.Şimdi geçde olsa üreticiyi kırsalda tutabilmek adına ‘’genç çiftçi’’ projesini uygulamak zorunda kaldık.Bu konu hakkında derinlemesine Sn.Prof.Dr.Bülent Gülçubuk bir sunum yapacak.

 

Değerli Konuklar,

Sözü daha çok uzatmak istemiyorum.Türkiye Ziraatçılar Derneği, toprağımızın değerini ve üretici/çiftçilerimizin haklı taleplerini ve alın terini savunmaya, onların sesi olmaya devam edecektir.

Sözlerime son verirken 68. Yıl, Hizmet ödüllerimize layık görülen ve katkılarıyla bize güç ve onur veren, değerli dostlarımızı huzurunuzda kutluyor,

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

 

———————————

(01.08.2017)

BASIN AÇIKLAMASI

Üreticiye ithalat darbesi

Resmi Gazete’nin 29 Temmuz 2017 tarihli sayısında yayınlanan Bakanlar Kurulu Kararı ile Et ve Süt Kurumu’na 31 Aralık 2018 tarihine kadar 500 bin baş canlı büyükbaş hayvan, 475 bin canlı koyun ve keçi ithalat yetkisi verilmiştir. Aynı karar kapsamında 31 Aralık 2008 tarihine kadar 75 bin ton taze veya soğutulmuş et ile 31 Aralık 2017 tarihine kadar ise 20 bin ton karkas et ithal edilecektir.

Aynı gün Bakanlar Kurulu’nun Resmi Gazete’de yayınlanan başka bir kararı ile Toprak Mahsulleri Ofisi’ne buğday, arpa, mısır ve pirinç ithalatı için yetki verilmiştir. Karar uyarınca 31 Mayıs 2018 tarihine kadar 750 bin ton buğday ve mahlut, yine aynı tarihe kadar 700 bin ton arpa, 31 Temmuz 2018 tarihine kadar 700 bin ton mısır ve 31 Ağustos 2018 tarihine kadar ise 100 bin ton pirinç sıfır gümrükle ithal edilecektir.

Bu kararların tam da buğday hasadının başladığı ve Kurban Bayramı dolayısıyla et tüketiminin artacağı bir döneme gelmesi ilginçtir. Anlaşılan odur ki, hem yeni buğday hasadı döneminde hem de Kurban Bayramı öncesinde artacağı öngörülen fiyatlar bu yöntemle dizginlenmek istenmektedir.

Nitekim buğday hasadının başladığı günlerde 1 lira civarında olan buğdayın kg. fiyatı kararın açıklanmasının ardından 85 kuruşa kadar düşmüştür. Kurbanlık et fiyatlarında da bir düşme olacağı kesindir.

Bu kararlar geçici olarak fiyatları baskı altında tutabilir. Ancak bundan en büyük zararı iddia edildiği gibi spekülasyon yapanlar değil üretici görecektir.

TÜRKİYE’DE ET VE HUBUBAT ÜRETİMİ NEDEN GERİLİYOR?

Ülkemizde et ve hububat fiyatlarının artışını dizginlemek için bu artışın nedenlerini doğru saptamak gerekir. Unutmayalım ki bir zamanlar ülkemiz hem hububat üretiminde hem de kırmızı et üretiminde bölgenin en önemli ihracatçılarından biriydi. Üretimin gerilemesinde bu iki sektörde de girdi fiyatlarının aşırı artışı, desteklemelerin yetersizliği gibi faktörler rol oynamıştır. Bu durum değişmediği sürece sıfır gümrüklü ithalat hastalığı yok etmek yerine ağrıları uyuşturmak gibi bir görev görecek ve sonunda tedavi edilemeyen hastalık nedeniyle ülkemiz bu ürünlerde tamamen dışa bağımlı hale gelecektir.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

 

—————————————————–

(17. 09. 2017)

BASIN AÇIKLAMASI

Fındık ve Kuru üzüm sorunu Tarım Satış Kooperatifleri canlandırılarak çözülebilir

Tarım ürünlerinin fiyat artışları genel enflasyonun nedeni olarak gösterilirken üreticinin geliri her geçen yıl biraz daha düşüyor.

Bu çarpık sonuç, üretici fiyatları ile tüketici fiyatları arasındaki makasın giderek açılmasından kaynaklanıyor. Başka bir deyişle, üretici her yıl elindeki ürünü geçen yılın fiyatına hatta altında bir fiyata satarken bu ürünlerin market raflarında genel enflasyonun üzerinde bir fiyatla satışa sunuluyor.

Bu durumun nedeni üreticinin örgütsüz olması alıcı firmaların ise fiyat belirleme gücünü elinde bulunduran firmalardan oluşmasıdır.

Bu yıl, bu sorun en çarpıcı bir biçimde fındık ve üzümde yaşanıyor.

2015 yılında rekolte 683 bin ton iken kg 13 liradan işlem gören fındık, bu yıl külleme hastalığının verdiği tahribatında etkisi ile rekolte 675 bin tona düşmüş olmasına karşın 8.50 liradan işlem görüyor.Kaldıki yüksek girdiler nedeniyle kg maliyeti ortalama 8.50 TL dir.

2015 yılında 6 liradan satılan çekirdeksiz kuru üzümün fiyatı rekolte düşüklüğüne karşın bu yıl 4 liranın altına düşmüş bulunuyor.

Bu durum her yıl farklı ürünlerde benzer şekillerde yaşanıyor, ancak sorun her seferinde “palyatif” diyebileceğimiz önlemlerle yani TMO devreye sokularak ve belirli bir miktar alım yapılarak çözümlenmeye çalışılıyor.

Bu yıl da TMO’nun çekirdeksiz kuru üzüm alımları için hazırlıklara başladığı ve 4 liradan yapılacak alımın parasının 15 gün içide ödeneceğini açıklandı. Hemen ardından fındık üreticisinin elindeki tüm fındığın TMO tarafından alınacağı ve üreticiye 40 milyon lira  ödeme yapılacağı ilan edildi.

Bu önlemler yoğunlaşmakta olan üretici tepkisini belki önleyebilir, ancak sorun gelecek yıl bir biçimde tekrar karşımıza çıkacaktır.

TARIM SATIŞ KOOPERATİFLERİ BİTKİSEL YAŞAMDAN ÇIKARILIP YENİDEN AKTİF HALE GETİRİLMELİDİR

Bu sorunun temelinde üreticinin örgütsüzlüğü yatmaktadır. Üreticinin örgütlenmesi ve ürünlerini değerlendirebilmesini sağlamak amacıyla kurulmuş Tarım Satış Kooperatifleri ise adeta kolu kanadı budanmış durumdadır.

Halen ülkemizde toplam üye sayısı 500 binin üzerinde olan 300’ün üzerinde Tarım Satış Kooperatifi vardır. Bunlar 17 birlik içinde toplanmış durumdadır. Ancak bunların 13’ü faaldir.

İşin ilginci bunlar arasında üye sayısı en fazla olan birlik 200 binin üzerinde üyesiyle FİSKOBİRLİK’tir. Buna karşın üreticiler, içine düştükleri durum karşısında Hükümetin FİSKOBİRLİK’in bir an önce devreye sokması çağrısında bulunmaktadır.

Yine üye sayısı 10 binin üzerinde olan Tariş Üzüm Birliği, Hükümetin okul üzümü alımı için talimat vermesine karşı alım yapamamaktadır.

Bu durumun nedeni 1960’lı yıllardan itibaren Tarım Satış Kooperatiflerinin üreticinin örgütlenmesini güçlendirip üretici çıkarlarını bağımsız bir biçimde korumak yerine siyasi amaçlarla kullanılmasıdır.

1964 yılından itibaren bu kurumlar devlet adına ürün satın almakla görevlendirilmişlerdir. Bu durum sonucunda kooperatifler güçlerinin üzerinde alım yapmak mecburiyeti ile karşı karşıya kalmış, bu duru sonucu aşırı borçlanmış ve giderek siyasal amaçlı istihdam politikalarının bir aracı olarak kullanılmışlardır.

1994 yılından itibaren tarım satış kooperatiflerinin devlet destekleme alımı uygulamasına verilmişse de  aşırı istihdam ve kredilerin geri ödenmesindeki güçlükler devam etmiş, siyasi otoriteye bağımlılık sürmüştür. Daha sonra bu durum bahane edilerek 2000 yılında Dünya Bankası denetiminde Tarım Reformu Projesi (ARIP) adıyla bir proje uygulamaya konulmuştur. Bu proje ile esasında tarım sektöründen mali sektöre kaynak aktarılmış ve birliklerin desteklenmesi uygulamasına “özerkleştirme” adı altında son verilmiştir.

Bu süreçte birliklerin ürünlerini tarımsal sanayi işletmeleri, bu işletmelerin verimsiz oldukları gerekçesiyle kapatılmış; böylece birliklerin ticaret ve sanayi alanında güçlenerek üreticilerin çıkarlarını daha iyi savunmaları önlenmiştir. Sonuçta bu kurumlar Devlet Destekleme Fiyat İstikrar Fonu (DFİF) kaynaklarından sağlanan kredilere bağımlı hale gelmiş ve bir anlamda bitkisel yaşama girmiştir.

KOOPERATİFLER ZAYIFLARKEN ALICI FİRMALAR GÜÇLENDİ

Bütün bu gelişmeler yaşanırken özellikle fındık alanında eskiden tüccarlar eliyle yürütülen “piyasadan alım” süreci tekel niteliğinde firmaların eline geçmiştir. Bu süreci yerli firmaların yabancı firmalar tarafından satın alınması izlemiştir. Sonuçta Türkiye’nin en büyük fındık alım şirketi 2014 yılında bir dünya tekeline satılmıştır. Başka bir deyişle dünya fındığının yüzde 70’ini üreten Karadeniz’in yüzbinlerce küçük üreticisi tek bir dev firma karşısında çaresiz kalmıştır.

ÜRETİCİ YETERSİZ DESTEK VE GİRDİ FİYATLARI TARAFINDAN DA SIKIŞTIRILIYOR

Ülkemizde üreticilerin en büyük sorunlarından biri de her yıl genel enflasyon oranının üzerinde artan ve ithalata dayanan girdilerle üretim yapmak zorunda kalmasıdır. Ürünlerin fiyatları düşerken girdi fiyatlarındaki büyük artışlar çiftçinin içinde bulunduğu durumu daha da zora sokmaktadır.

Bu durum ancak desteklemelerin artmasıyla önlenebilir; ancak tam tersine enflasyon göz önüne alındığında  desteklemeler yerinde saymaktadır. Tarım Kanunu’nun öngördüğü Milli gelirin asgari yüzde biri oranında destekleme hükmü yasanın çıktığı yıldan bu yana hiç bir yıl uygulanmamıştır.

ÇÖZÜM ORTADADIR

Üreticinin içine düştüğü çıkmaz, işte bu koşulların ürünüdür. Bu sorunlar çözülmediği sürece her yıl aynı tartışmalar yaşanacak, ancak içine girilen kısır döngüden çıkış mümkün olmayacaktır.

Yapılması gereken şey, Tarım Satış Kooperatifleri yasasının yeniden düzenlenmesi, bu işletmelere mali güç kazandıracak desteğin verilmesi, ticaret ve sanayi işletmelerini kurarak kendi ayakları üzerinde durmalarının hedeflenmesidir.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

 

———————————————————————-

(20 Eylül 2017)

 

Tarımın üç temel sorunu

 

TZD Genel Başkanı Hüseyin Demirtaş, 20  Eylül 2017 tarihinde Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Fakıbaba’nın da katılımıyla gerçekleştirilen BloombergHT Tarım Zirvesinde yaptığı konuşmada tarımın üç temel sorununa dikkat çekti.

Konuşmanın metni şöyleydi:

Türkiye’de tarımın sorunlarını üç ana başlık altında toplayabiliriz.

Birinci sorun verimliliktir…

İkinci sorun planlamadır…

Üçüncü sorun üretimin kalitesidir.

VERİMLİLİK:

Türkiye’de tarımsal üretimde verimlilik artmaktadır. Bunun en başta gelen nedeni modern üretim yöntemlerinin, sulamanın yaygınlaşması, gübre ve ilaç kullanımında artış ve sertifikalı tohum kullanımıdır.

Ancak bizim yukarıda saydığımız faktörleri tarımda ağırlıklı olarak kullanmamız oldukça geç tarihlerde başladığı için bugün geldiğimiz noktada gelişmiş ülkelerin tarımsal verimlilik düzeylerinin bir hayli altındayız.

Bu açıdan bazı ürünlerde Almanya ile Türkiye arasındaki verimlilik oranlarını karşılaştırırsak şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır:

VERİMLİLİKTE TÜRKİYE-ALMANYA KARŞILAŞTIRMASI

                              Almanya (kg/hektar)   Türkiye (kg/hektar)

Buğday                    7.328                                    2.880 (verimin en yüksek olduğu 2015 yılı rakamı)

Mısır (dane)         10.000                                   9.200

Şekerpancarı       69.363                                 53.380

Domates               194.247                               37.833

Hayvancılıkta da benzer bir durum söz konusudur…

Örneğin, Almanya’da süt sığırcılığında sığır başına verim 7 bin 280 lt. iken Türkiye’de bu rakam yaklaşık 3 bin litredir.

Almanya’da besi sığırcılığında verim hayvan başına 313.7 kg. iken Türkiye’de 286.4 kg’dır.

Bilindiği gibi Türkiye tarımı her geçen gün biraz daha dünyaya açılmaktadır. Günümüzde uluslararası planda rekabet edebilmek için teknolojisi daha yüksek ülkelerle boy ölçüşmek zorundayız. Rusya ile yaşadığımız gerilim sırasında ihracatımıza getirilen kısıtlamaların ülke içinde üreticileri ne kadar olumsuz etkilediği bilinen bir gerçektir.

Ayrıca gelişme tempomuzu sürdürebilmemiz için yukarıda belirttiğimiz faktörlerin sektöre akışını düzenli kılmalıyız. Bu açıdan da sorunlarla karşılaşıyoruz. Sulama tesisleri artıyor, ama sulamadan kaynaklanan elektrik borçlarının önemli bir sorun oluşturuyor ve bu nedenle bir çok çiftçi sulama imkânlarından ya yararlanamıyor ya da borçların desteklemelerden kesilmesi nedeniyle finansman sıkıntısına düşüyor.

Aynı şey ilaç ve gübre açısından da geçerlidir. Bu girdilerde esas olarak dışa bağımlı olmamız dolayısıyla fiyat dalgalanmaları aşırı noktalara varabilmekte, bu da gübre ve ilaç kullanımını olumsuz yönde etkilemektedir.

Çiftçinin ürününü kendisinin pazarlama imkânları zayıf olduğu için girdi fiyatlarını satış fiyatlarına yansıtma imkanı da sınırlıdır. Buna karşın ürün üreticinin elinden çıktıktan sonra ürünün tarla fiyatı ile market fiyatı arasında yüzde yüzden yüzde 500’e varan artışlar olmaktadır.

Bu durum gıda enflasyonu olarak adlandırılan olguyu yaratmıştır. Gıda enflasyonu günümüzde genel enflasyonu yükselten etkenlerin başında sayılmaktadır. Oysa Tarımsal üretici fiyatlarına baktığımızda Ağustos ayı itibariyle 12 aylık ortalama artış oranının oranı yüzde 8.44 olduğunu yani, genel enflasyonun altında kaldığını görüyoruz. Kısacası, üretici enflasyonun nedeni olmak bir yana mağdurudur.

PLANLAMA

Planlamaya gelince…

2013-2017 Stratejik Planı oluşturulurken Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, diğer kamu kurum ve kuruluşları, Valilikler, Belediyeler, Üniversiteler, Sivil Toplum Kuruluşları ve diğer sektör temsilcileriyle bazı çalışmalar ve anketler yapmıştır.

Yapılan çalışmalar sonucunda sektör ile ilgili bilgi ve gelişmeler bilgisayar ortamında kayıt altına alınmış, aralarında Tarım Kanunu’nun da yer aldığı bazı çerçeve yasalar çıkarılmış, bölgesel master planlar hazırlanmış ve Tarım Havzaları Destekleme Modeline geçilmiş, sıfır faizli kredi uygulamaları başlatılmış, Tarım arazilerinin korunması ve toplulaştırılmasına yönelik yasal ve fiili adımlar atılmıştır.

Ancak, esas sorun “mikro” planlamalar düzeyinde kalmıştır. Oysa Türkiye’nin koşulları “makro” düzeyde ve en az beş yıllık bir Tarımsal Planın hazırlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu plan bağlayıcı olmalı ve bunun gerekleri değişik araçlarla (kamu yönetiminde siyasi iradeyle, piyasada “piyasa araçları”) uygulanmalıdır. Böyle bir uygulama, tarım sektörümüzde görülen ekonomik politikaların dalgalanması ve sık sık önceliklerin değiştirilmesi olgusunu ortadan kaldıracaktır.

Elbette söyle bir plan, belirli bir finansman desteğini de gerektirmektedir. Ülkemizdeki uygulamayı kısaca özetlersek; bütçeden destekleme için ayrılan fon Tarım Kanunu’nun öngördüğü miktarın yaklaşık yüzde 50 ile 70’i arasında kalmaktadır.

Bu fon kendi içinde şu şekilde dağıtılmaktadır: Hangi üründe sıkıntı yaşanmışsa, fonun sektörler arasındaki pay oranı o ürüne doğru yönelmekte, bu arada diğer alanlarda sıkıntı yaşanmaktadır. Bir yıl destekler artırılmışken, ertesi yıl “sıfır gümrük vergili ithalat” kapıları açılmakta verilen desteklere güvenerek yatırım yapan üreticiler iflas tehlikesiyle karşılaşmaktadır. Bunun en açık örneği bir dönem sıfır faizli kredilerle hayvancılığı desteklerken ertesi yıl sıfır gümrük vergili hayvan ithaline geçmemizdir.

ÜRETİMİN KALİTESİ…

Üretimin kalitesi de kaynak sorunu ile ilgilidir. Yapılan tüm araştırmalar üretime ayrılan kaynak arttıkça kalitede bir gelişme olduğunu göstermektedir.

Bu durum genellikle kaliteli üretimin güçlü finansman yapısına sahip işletmeler tarafından artırılabileceği düşüncesine yol açmaktadır. Özellikle tarımda kamu sektörünün ağırlığının giderek azaldığı göz önüne alındığında bu işletmeler genellikle özel şirketler olmaktadır. Bunlar da bir süre sonra uluslararası şirketlerle birleşmektedir.

Bu durum ülkemizde tarımsal üretimin temelini oluşturan ve aile çiftçiliği yapan küçük üreticileri son derece olumsuz etkilemektedir.

Küçük üreticilerin sulama imkanlarından daha iyi yararlanabilmesi, daha uygun fiyatlarla gübre ve tohum kullanabilmesi, hayvancılığı daha modern ve verimli bir biçimde yapabilmesi için bileşmesi ve örgütlenmesi zorunludur. Bunun yolu da kooperatifçiliğin geliştirilmesinden geçmektedir. Ülkemizde Pankobirlik ve Tire Süt gibi üretici kooperatif birliklerinin doğru kooperatifçilik uygulamalarıyla son derece kaliteli ürünler üretmekle kalmayıp, bunların işlenmesi ve pazarlanmasında da önemli başarılar elde ettiklerine tanık oluyoruz.

Bu açıdan Tarım Satış Kooperatifleri de büyük önem taşımaktadır. Ancak ne yazık ki Tarım Satış Kooperatifleri bir dönem devletin alım kuruluşları gibi çalıştırılmış ve siyasi istihdam amacıyla kullanılmıştır. Bunun sonucunda ortaya çıkan büyük borçlar daha sonra bu işletmelerin 2001 yılı Tarım reformu ile özerkleştirme adı altında kendi kaderlerine terk edilmesi sonucunu doğurmuştur. Neticede bu kooperatiflerin mali güçleri ve üye sayıları azalmış, sanayi ve pazarlama birimleri kapatılmıştır.

Bu uygulamanın yarattığı üzücü sonuçlarla günümüzde de karşılaşıyoruz.

Şu günlerde fındık ve kuru üzüm üreticilerimiz oldukça sıkıntılı bir dönemden geçmektedir. Üretici temsilcilerinin bu güçlükleri aşmak için FİSKOBİRLİK VE TARİŞ Üzüm Birliği’ne çağrılar yapmaktadır. Ancak ne yazık ki bu kuruluşlar, artık eski güçlerinde değiller. Onların piyasada ve tarımsal sanayideki yerlerini önce büyük pazarlama şirketleri aldı; daha sonra bu pazarlama şirketleri de uluslararası büyük şirketlere satıldı. Bu koşullarda üretimde kalitenin artması ile küçük üreticinin korunmasını birarada yürütmek mümkün değildir. Küçük üreticinin ve onun kooperatif örgütlerinin kendi kaderine terk edilmesi için tarım sektörümüz açısından telafisi imkânsız sonuçlar doğuracaktır.

————————————————

 

Tarım Meslek Liseleri yeniden açılmalıdır

(Bereket TV’ye yapılan açıklama)

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref FAKIBAB, 20 Eylül 2017 günü İstanbul’da düzenlenen ‘’Tarım Zirvesi’’ açılış konuşmasında Tarım Meslek Liselerinin tekrar açılacağını söyledi.

TZD Genel Başkanı Hüseyin DEMİRTAŞ 2 Ekim 2017 günü Bereket  Tv ve Bereket Hayvancılık Tv de Umut Galip ÖZDİL’in canlı olarak yayınlayıp sunduğu ‘’Gündemin Bereketi’’ programında tarımsal eğitim ve ithalat politikalarıyla ilgili soruları yanıtlandırdı.

Demirtaş,2016 yılı verilerine göre ülkemizde 17 adet Tarım Meslek Liseleri,40 adet Ziraat Fakültesi, tarımsal içerikli 48 adet meslek yüksek okulları,9000 in üzerinde lise ve 1146 adet de imam hatip meslek liseleri mevcuttur.Bakanlığımıza son üç yılda alınan teknik eleman sayısı ise yaklaşık 1000 kişi. Üstelik 2003 yılından bugüne kadar hiç tarım teknisyeni ve tekniker alınmamıştır.Bu aranan meslek grupları mesleği dışında çalışıyor ve iş hayatlarında mutlu değiller…GTHB’da 77 adet farklı meslek grupları istihdam edilmiştir.Peki tarım sektörünü kimler omuzlayacak…Bu ülkenin hiçmi teknisyen ve teknikere ihtiyacı yok,eğitim olmadan kalkınma olmaz.

Konu eğitimden açılmışken sayın Bakanı ve bürokratlarını kutluyorum.Tarım meslek liselerinde boşluğu (eksikliği) gördükleri için.Bu okullar geçmişte olduğu gibi TİGEM’lerde uygulamalı ve bakanlığa bağlı olarak açılmalı ve Türkiye Ziraatçılar Derneği de taraf olmalıdır.Zira bu meslek grupları yaklaşık 13.000 üyelik derneğimizin omurgasını oluşturuyor.Bakanlığımızla bir konsensüse ihtiyaç vardır.Eğitimdeki müfredata kadar görüş ve önerilerimizi sunmamız lazım.Bu okullar milli eğiti bakanlığına bağlı olarak açılmamalıdır.Ayrıca çiftçi eğitiminde ortalama sertifikalı 13.000 civarında tarım danışmanı mevcuttur.Özellikle serbest tarım danışmanları sisteme dahil edilmelidir.dedi.

Genel başkan tarım lisans tamamlamayla ilgili dışarıdan gelen sorularıda yanıtladı.Özetle ‘’eğitim, adalet,polis,sağlık ve imam hatip eğitimine kadar tüm alanlarda lisans tamamlama hakkı verilmiş olmasına rağmen tarım önlisans mezunları halen bu haktan yararlanamamıştır.Kaldıki bu hakkın tarım ön lisans mezunlarına verilmemesi,ana yasamızın eğitimde fırsat eşitliği ilkesine terstir.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki;Veterine sağlık teknikerlerinin bir bölümüne verilen bu hak,bizim bakanlığımız tarafından tanınan bir hak değil,sağlık bakanlığı tarafından bir keze mahsus çıkarılan bir kanundur.Veteriner sağlık teknikerleride sağlık sınıfında olduklarından büyük çoğunluğu hemşire olan meslekler için çıkarılmıştır.Aynı iş yerlerinde yan yana çalışan bu meslekgruplarıyla iş yerinde çalışma barışını sağlamak için tarım meslek mensuplarıda yararlandırılmalıdır.Konunun tarafı YÖK değil,siyasi irade yani TBMM dir.Arkadaşlarımız artık bunu anlamalıdır.Çünkü 20 yıl önce yazışarak ve yüz yüze görüşmemizde YÖK ün yanıtı böyledir.dedi.

Bitkisel ve hayvansal üretimde ithalat politikalarınada değinen DEMİRTAŞ ‘’tarımın yapısal sorunları, girdi fiyatlarının yüksekliği,verim ve kalite,tarladan marketlere kadar pazarlama kanallarındaki sorunlar ve üreticinin örgütlenme sorunları çözülmeden ithalat  kapılarını açmak çiftçide de üretimde de sıkıntılar yaratacaktır.İthalat hastalığından kurtulmak ve tüketicinin güvenli gıdaya ulaşabilmesi için; kısa,orta ve uzun vade de tarımsal politikalarını belirlemelidir.Yerli üretimde,üretim maaliyeti yüksek ve üretici yeteri kadar korumasız kaldığından ithalatlarla yerli üreticilerimiz haksız rekabet yüzünden üretimi terk etmek zorunda kalıyor.Bunun en bariz örneği;bir dönem sıfır faizli kredilerle hayvancılığı desteklerken,ertesi yıl sıfır gümrük vergili hayvan ithalatına geçmemiz gibi.

Ayrıca ithalat politikaları,kırdan kente göç ve tarım meslek liseleri konusunda 26 Eylül 2017 günü Çiftçi Tv de Taner Öztürk’ün sunduğu ‘’haberiniz olsun’’ programınada bağlanarak bu konularla ilgili görüşlerini paylaşmıştır.

 

——————————————

(16.10.2017)

Dünya gıda gününde acı gerçekler…

Birleşmiş Milletler bünyesinde kurulan FAO’nun (Gıda ve Tarım Örgütü) kuruluş tarihi olan 16 Ekim tüm dünyada Dünya Gıda Günü olarak kutlanıyor…

Bu kutlama ile dünya genelinde açlık, kıtlık ve gıda güvenliği konularında farkındalığın artırılması ve dünya nüfusunun tamamının besleyici gıdalara ulaşmasının kolaylaştırılması amaçlanıyor.

Gıdanın küresel bir sorun olarak ele alınması ve açlığa karşı mücadele konusunda çabaların birleştirilmesi kuşkusuz önemli bir adım… Ancak açlık ve yetersiz beslenme sorunu çözümlenebilmiş olmaktan çok uzak.

***

Yapılan araştırmalar insanlığın dünya sahnesine çıkışından bu yana ilk kez dünyada tüm nüfusu besleyebilecek kadar gıda üretildiğini ortaya koyuyor…

Bu, dünya nüfusunda son on yıllarda büyük artış olduğu halde böyle…

Kaldı ki, gıda üretimi tarım tekniklerindeki gelişme sayesinde kolayca katlanabilecek bir potansiyel taşıyor.

***

Buna karşın, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) Dünya Gıda Günü dolayısıyla yayınlamış olduğu 2017 yılı “Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenmenin Durumu” raporuna göre, 2000’li yılların başında azalma eğilimine giren açlık problemi, 10 yıl aradan sonra yeniden artmaya başlamış bulunuyor…

Halen dünyada 815 milyon kişi açlıkla karşı karşıya…

Yetersiz beslenenlerin sayısı ise bunun bir kaç katı… Yani milyarla ifade edilebilen bir nüfus açlık ya da yetersiz beslenmenin yarattığı sorunlarla boğuşuyor.

***

FAO verilerine göre 2000 yılında dünya genelinde “açlık” olarak tanımlanan aşırı beslenme sorunu yaşayan kişi sayısı 900 milyonu bulmuştu. Daha sonra bu sayı azalarak 2014 yılında 775,4 milyona kadar düştü… 2016 yılında tekrar yükselerek 815 milyona ulaştı.

Uzmanlar, 2050 yılında 10 milyara ulaşması beklenen dünya nüfusunun beslenme ihtiyacının karşılanabilmesi için küresel gıda üretiminin yüzde 50 artması gerektiğini vurguluyor.

Ancak bunun için dünya çiftçi nüfusunun korunması ve tarımsal üretime daha fazla kaynak ayrılması gerekiyor.

***

Kırsal nüfusun tarımı terk ederek büyük şehirlerde toplanmasının en büyük nedeni kaynak tahsisinde aile çiftçiliği olarak tanımlanan küçük ve orta ölçekli tarım işletmelerinin dezavantajlı konumu… Göreli olarak yüksek teknolojiyi sanayi tipi tarım olarak tanımlanan büyük uluslararası şirketler kullanıyor. Ancak bu şirketler dünya nüfusunun beslenme sorunundan çok piyasa koşulları ve daha yüksek kâr peşinde koşuyor.

Dolayısıyla tarım sektörlerinin piyasaya açılması küçük çiftçilerin bu işletmelerle rekabet edemeyerek üretimden kopmasına neden oluyor.

***

Ekonomileri kırsal ağırlık taşıyan “gelişmekte olan” ülkeler açlık sorununun en çok yaşandığı ülkeler… Son yıllarda bu ülkelerin yer aldığı bölgelerde etnik ve dinsel kökenli çatışmalar hızla yayılıyor… Bu durum hem göçü teşvik ediyor hem de düşük gelirli kesimin çalışma imkanlarını ortadan kaldırıyor…

Bu sorunla iç içe olan bir başka sorun da kaynakların giderek daha çok gıda üretimine değil silah üretimine ayrılması…

Dünyada geçen sene savunmaya ayrılan kaynak 1.6 trilyon dolar olarak hesaplandı…

Küresel silah sanayisinin bu yıl yüzde 2 oranında büyümesi bekleniyor… Bu oran yaklaşık olarak açlık oranındaki artışa denk geliyor… Ne kadar çok silah üretilirse açlık da o kadar artıyor.

***

Ülkemiz tarım açısından çok olumlu koşullara sahip… Ancak uygulanan yanlış tarım politikaları nedeniyle Türkiye’de de kırsal kesimden kente yoğun göç, toprakların ekilmeden bırakılması, tarımsal teknolojinin geliştirilmesine yeterli kaynak ayrılmaması, üretime bütçeden ayrılması gereken fonun yıllardır neredeyse yarısı oranında verilmesi, girdi fiyatları ile tarımsal ürünlerin üretim fiyatları arasındaki makasın üretici aleyhine açılması gibi faktörler nedeniyle üretimde yeterli gelişme sağlanamıyor…

Buğday, arpa, mısır, pamuk, ayçiçeği, kırmızı et gibi bir çok temel tarım ve gıda ürününde kendimize yeterli olmaktan çıktık ya da çıkmaktayız. Bu durum nedeniyle tarım ürünleri ithalatı giderek artıyor.

Bu durumun yarattığı açık, “sıfır gümrüklü ithalat” yöntemi ile aşılmaya çalışılıyor, ancak ithal edilen her ürün ülkemizdeki üreticiyi haksız rekabetle karşı karşıya bırakıyor.

***

“Dünya Gıda Günü”, bu sorunların hatırlanması için bir araç… Ancak sorunlar, onları senede bir gün” hatırlayarak değil, bilimsel yöntemlerle ele alarak çözülüyor.

Bizim gibi kırsal ekonomi ve nüfusun önemli olmaya devam ettiği, yeterli ve sağlıklı beslenme sorununun çözümlenebilmekten çok uzak olduğu, nüfusun ağırlıklı olarak buğday ürünü olan ekmekle beslendiği bir ülkede bu gerçeği hiç unutmamak gerekiyor…

Tüm bunları hatırlatarak, Dünya Gıda Günü hepimize kutlu olsun diyoruz.

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD Genel Başkanı

————————————————-

 

(14.11.2017)

Antalya’da hortum ve dolu sebze meyve piyasasını etkileyebilir

Antalya nın Kumluca, Finike, Demre ve Kaş ilçelerinde aşırı yağış ve hortum hasarından dolayı örtü altı üreticileri (seracılar) yoğun hasar görmüştür. Antalya Şube başkanımız Abdurrahman Özcan ve şubemiz yönetimi olay yerinde incelemelerini sürdürmektedir. Özellikle hortum, doludan ve selden zarar gören sera alanları binlerce dönümü bulmaktadır. Yer yer yağışın devam ettiği bölgede üreticiler acil yardım beklemektedir.

Bu doğal felaketin tam da sera ürünlerinin pazara çıkmaya başladığı bir dönemde gerçekleşmesi zararın daha da büyümesine neden olmuştur.

Felaketin yaralarının bir an önce sarılması ve ülkemizde örtü altı sebze meyve üretiminin merkezi durumunda olan özellikle Antalya’nın batısındaki ilçelerden Kumluca, Finike ve Demre’de seraların tekrar üretim yapabilir duruma gelmesi yalnız bugünlerde değil , önümüzdeki dönemde de sebze meyve fiyatlarının istikrar içinde kalması ve ihracatımızın aksamaması açısından büyük önem taşımaktadır. Üreticilerin borçlarının ertelenmesi ve zararın en kısa zamanda giderilmesi yaraların sarılması açısından son derece gerekli bir hale gelmiştir.

Üreticilerimiz de bu beklentilerini dile getirmektedir. Hasardan zarar gören üreticilerimize geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

 

——————————————–

 

Türkiye tarımda kendine yeterliliği hedeflemelidir

(Para dergisinin sorularına cevap)

*2018 yılına dönük beklenti ve hedefleriniz nedir?

2018 yılında tarım sektörü olarak beklentilerimizi ilkesel bazda şöyle sıralayabiliriz:

Türkiye kendine yeterliği olmayan ürünlerde yeterliği hedeflemeli ve ihracat olanağı olan ürünlerde  üretimi teşvik etmelidir. Yapılan planlar açık ve net hedeflere sahip olmalı ve kamunun desteğiyle uygulanmalıdır.

Küçük ve orta üreticilerin gerek üretim gerekse ürünlerini pazarlama aşamasında uğradıkları zararı önleyecek ve tarım topraklarını koruyacak önlemler alınmalı ve uygulanmalıdır. Piyasayı düzenleyecek ve küçük üreticilerin ürünlerini işleyerek pazarlayacak Şeker fabrikaları korunmalı, TMO, ESK gibi kamu kuruluşlar güçlendirilmelidir.

Bütçeden ayrılacak destekleme fonu Tarım Yasası’nın öngördüğü gibi asgari GSMH’nın yüzde 1’i oranında olmalı destekleme ve kredi arasında oluşan dengesizlik giderilerek çiftçinin borç sorunu hafifletilmelidir. Girdi fiyatlarındaki aşırı artışa karşı sübvansiyon uygulanmalıdır.

Tarım sektörünün geliştirilmesi açısından küçük ve orta üreticiler önemli bir rol oynamaktadır. Tarım ve hayvancılığın gelişmesi, bu işletmelerin yok edilerek plantasyon tipi işletmelerin kurulmasından değil aile çiftçiliğinin korunmasından geçmektedir. O nedenle küçük ve orta üreticilerin örgütlerinin kurulması ve geliştirilmesi teşvik edilmelidir.

Tarım sektörü gıda ve hayvancılık sektörleriyle birlikte ele alınarak tarımsal üretim, sanayi, pazarlama ve ticaret entegre edilmelidir.

 

*2018’de Tarım ve hayvancılık sektörünün yeni yatırımlara yaklaşımı ne olur?

Türkiye’de gerek tarımsal üretimde gerekse hayvancılık alanında kendimize yeterlilik oranı her geçen yıl azalmakta, buna karşılık ithalata sbağımlılığımız artmaktadır. Bu durumda doğal olarak akla gelen ilk çare yatırımların ve üretimin artırılmasıdır. Ancak yatırım ve üretim artışı belirli koşullara bağlıdır. Son yıllarda tarımsal yatırımların kârlılık oranı giderek azalmakta özellikle ithalatta gümrük vergilerinin düşürülmesi, hatta hububat ve et gibi en stratejik ürünlerde sıfırlanması üreticileri ve yatırımcıları caydırıcı bir etki yaratmaktadır. Nitekim son yıllarda bazı teşvik önlemleri alınmasına karşın özellikle hayvancılıkta yatırım oranı azalmaktadır. Geçmişte kurulan bazı büyük işletmelerin sektörden çekilmesi ve özellikle ithalatın yoğunlaştığı dönemlerde çok sayıda et ve süt hayvanının ucuz fiyatlar karşılığında kesimhanelere gönderilmesi sektörün önündeki en önemli handikapı oluşturmaktadır.

 

*Önümüzdeki yıl için döviz kuru (dolar-euro) beklentiniz nedir?

Dövizde öngörülemeyen iniş çıkışların zirve yaptığı bir yılı geride bırakırken bu soruya sağlıklı bir cevap veremiyoruz.Ancak önümüzdeki yılda dolar ve euronun mevcut sınırından aşağı düşmeyeceğini/değer kayıbına uğramayacağını söyleyebiliriz.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

 

———————————————-

(29.11.2017)

Tarım sektörü 2017 yılı değerlendirmesi

(Türk Tarım dergisine yapılan değerlendirme)

 

2017 yılını tarım sektörü açısından değerlendirmeye başlarken en başta söylenmesi gereken şey, tarım sektörümüzün yıllardır devam etmekte olan kronik sorunlarından hiçbirinin bu yıl da çözülememiş olduğudur.

Bu “kronik” sorunlar,  yıllardır çözülemediği için üst üste birikmektedir ve önümüzdeki yıllarda giderilemediği takdirde çok daha büyük yapısal sorunlara yol açacaktır.

Bunların başında tarım sektöründe yaşanan ciddi finansman sıkıntısı gelmektedir.

DESTEKLEMELER YETERSİZ KALDI

Ülkemizde tarım sektörünün en önemli finansman kaynağı bütçeden destekleme için ayrılan fondur.

Türkiye’de 2006 yılında kabul edilen Tarım Yasası’na göre bütçeden her yıl tarımsal desteklemeler için bütçeden ayrılan pay Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) yüzde birinden daha az olmamak zorundadır. Ne var ki, o yıldan bu yıla, bu orana hiç ulaşılamamıştır.

Örneğin 2017 yılında milli gelir (GSYH) 2 trilyon 404 milyar TL olarak hesaplanmıştı.

Buna göre bütçeden tarımsal destekleme için ayrılması gereken pay, 20.4 milyar TL olmalıydı…

Ne var ki, 2017 yılı bütçesinden tarıma ayrılan pay 12 milyar 837 TL’de kalmıştır.

Bu durumda, 2017 yılında bütçeden tarımsal desteklemeye ayrılan pay ile yasa gereği ayrılması gereken pay arasında 8 milyar TL’lik bir fark bulunmaktadır.

BORÇLANMADA KRİTİK NOKTAYA GELİNDİ

Yukarıda açıkladığımız nedenlerle çiftçiler üretimlerini finanse edecek yeterli kaynağı üretim faaliyeti ve desteklemeler aracılığıyla elde edememektedir. Bu durum üreticinin bütçesindeki açığı her geçen yıl biraz daha büyütmekte ve son çare olan kredi kullanımına yöneltmektedir. Ancak bütçedeki açık devam ettiği sürece bu durum sürdürülebilir değildir. Hiçbir sektör devamlı borçlarak gelişip güçlenemez. O nedenle öz kaynaklar kısa sürede artırılamayacağına göre destekleme (12  milyar TL) ile tarımsal kredi (yaklaşık 70 milyar lira) arasındaki dengesizliğin azaltılması acil bir zorunluluk haline gelmiş bulunmaktadır.

GİRDİ FİYATLARINDAKİ ARTIŞ ÜRETİM FİYATLARINI KATLADI

Tarım sektörünün önemli sorunlarından bir diğeri üretici fiyatları ile girdi fiyatları arasındaki makasın üretici fiyatları aleyhine açılmasıdır.

Bu durumun en açık örneği tarımsal girdilerin en önemlilerinden biri olan mazotta görülmektedir.

Çiftçilerimiz dünyanın en pahalı mazotunu kullanmakta ve mazot için ödedikleri paranın yarıdan fazlası vergi olarak devlete gitmektedir. Daha açık söylersek, çiftçi, beş lira verip bir litre mazot aldığında ÖTV ve KDV, yani dolaylı vergi olarak devlete üç liraya yakın para ödemektedir.

Tarım sektöründe yılda 3.3 milyar litre civarında mazot kullanıldığı hesaplanıyor…

Bu durum, çiftçinin, aldığı 12 milyarlık desteğin geçtiğimiz yıl fiyatları itibariyle yaklaşık 7.5 milyarını mazot alırken devlete geri verdiğini göstermektedir…

İlaç, gübre, tohumluk gibi çoğu ithal olan ürünlerdeki dövize bağlı artışlar da hesaplandığında bu fatura çok daha kabarmaktadır.  2016 yılında gübre ve yemde KDV’nin kaldırılması bu açıdan yaşanan olumlu bir gelişme olsa da bu önlem genelde uğranan kaybı karşılamaya yetmemiştir.

İTHALATA BAĞIMLILIK ARTTI

Üreticiyi sıkıntıya sokan bir diğer önemli husus tarımsal ürünlerde ithalata bağımlılığın giderek artmasıdır. Özellikle son yıllarda tarım ve hayvancılık ürünlerinde kendine yeterliliğin sağlanması ya da fiyatların artmasına karşı önlem alınması adına başvurulan “sıfır faizli ithalat” tabir caizse çiftçimizin belini bükmektedir.

Özellikle et, hububat ve bakliyat ürünlerini de kapsar hale gelen bu uygulama, geçici olarak fiyatlarda bir düşüş yaratsa bile bunun bedeli rekabet edemeyen üreticilerimizin üretimi terk etmesidir. Bu da bir çok temel üründe üretimin yeterince artış gösterememesine ve ithalata bağımlılığın kronikleşmesine neden olmaktadır.

 

2018’DEN BEKLENTİLERİMİZ

Sektör olarak 2018 yılından beklentilerimiz, yukarıda kısaca belirtilen sorunların çözümü yönünde adımlar atılmasıdır…

Bunların başında tarıma bütçeden ayrılan payın artırılarak yasanın öngördüğü asgari limite, yani GSMH’nın yüzde 1’ine çekilmesidir.

Bu durum bir borç batağına girmiş bulunan küçük ve orta üreticilerimizin üretime devamı açısından hayati bir zorunluluk halini almış bulunmaktadır.

Bunun yanı sıra girdi fiyatlarının ucuzlatılması için üretimi teşvik başta olmak üzere gereken önlemler vakit geçirmeden alınmalıdır.

Örneğin, 2016 yılı sona ererken açıklanan Milli Tarım Projesi çerçevesinde, 2017 yılında tarımsal üreticilerin kullandığı mazotun fiyatının yarısının devlet tarafından karşılanacağı açıklanmıştı. Ancak 2017 yılında bu vaad karşılanmadı. Özellikle dolardaki son artışlardan sonra mazota yapılan zamlar da göz önüne alındığında, 2018 yılı bütçesinde bu vaadin karşılanması büyük önem kazanmış bulunmaktadır.

Ayrıca;

-Türkiye kendine yeterliği olmayan ürünlerde yeterliği hedeflemeli ve ihracat olanağı olan ürünlerde  üretimi teşvik etmelidir. Yapılan planlar açık ve net hedeflere sahip olmalı ve kamunun desteğiyle uygulanmalıdır.

Küçük ve orta üreticilerin gerek üretim gerekse ürünlerini pazarlama aşamasında uğradıkları zararı önleyecek ve tarım topraklarını koruyacak önlemler alınmalı ve uygulanmalıdır. Piyasayı düzenleyecek ve küçük üreticilerin ürünlerini işleyerek pazarlayacak Şeker fabrikaları korunmalı, TMO, ESK gibi kamu kuruluşlar güçlendirilmelidir.

Tarım sektörünün geliştirilmesi açısından küçük ve orta üreticilerin kooperatif türü örgütlerinin kurulması ve geliştirilmesi teşvik edilmelidir.

Tarım sektörü gıda ve hayvancılık sektörleriyle birlikte ele alınarak tarımsal üretim, sanayi, pazarlama ve ticaret entegre edilmelidir.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD Genel Başkanı

———————————————

 

(18.01.2018)

TZD Genel Başkanı Hüseyin DEMİRTAŞ’ın 17. Ulusal Tarım ve Gıda Kongresi Açılış konuşması

Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin 2002 yılından bu yana her yıl düzenli olarak gerçekleştirdiği Ulusal Tarım ve Gıda Kongreleri’nin onyedincisine hoş geldiniz…

Kongremize onur verdiniz, Hepinizi Yönetim Kurulumuz adına saygı ve sevgiyle selamlıyorum…

Sayın konuklar ve değerli arkadaşlarım…

Konuşmama başlarken, öncelikle bugünkü toplantımızda aramızda olmayan, 2016 yılının Temmuz ayında yitirmiş olduğumuz ve uzun dönem genel başkanlığımızı yapmış bulunan Sayın İbrahim Yetkin’i saygıyla ve özlemle anıyorum.

Ayrıca Derneğimize çok önemli hizmetlerde bulunmuş, çok sayıda büyüğümüz ve arkadaşımızı bu vesileyle bir kere daha anıyorum.

Değerli katılımcılar…

Bildiğiniz gibi Türkiye Ziraatçılar Derneği (TZD) tüm ülke çapında yayılmış şube ve temsilcilikleri ile Türk tarımının en köklü ve etkili örgütlerinden biridir.

Ülkemizin tarımsal alanda kurulmuş ilk sivil toplum örgütüdür. 1949 yılında Ziraat Teknisyenleri tarafından kurulmuş olan Derneğimiz, bugün tarım tekniker ve teknisyenleri, çiftçiler, ziraat mühendisleri, ev ekonomisi tekniker ve teknisyenleri ile tarım alanında araştırma yapan bilim insanlarından oluşan on binin üzerinde aktif üyeye sahiptir. Ancak yılların verdiği güven duygusu nedeniyle Derneğimizin kamuoyu üzerindeki etkisi üye sayısıyla kıyaslanmayacak kadar büyüktür.

Derneğimiz, aynı zamanda yaptığı hizmetlerle 1959 yılında kazandığı “Kamu Yararına Dernek” statüsünü halen korumaktadır.

Derneğimiz, tüzüğünde amacını şöyle belirlemiştir: “Atatürk devrimleri ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile Anayasamızın milli, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti çerçevesi içinde ülkemiz tarımının sorunlarının tespiti ve bu sorunlara çözüm alternatiflerinin bulunması”.

Bugün düzenlediğimiz bu kongre de, bu amaca, yani “ülkemiz tarımının sorunlarının tespiti ve bu sorunlara çözüm alternatiflerinin bulunması” amacına yönelik olarak gerçekleştirilen etkinliklerden biridir.

***

Toplantımızın bu yılki ana teması “Kırdan kente göç” olarak belirlenmiştir…

Bu çerçevede bir genel sunum ve üç oturum halinde düzenlenen kongrede tarım sektörü ile ilgili bir çok gelişme bilimsel, sektörel, mesleki ve örgütsel yönleriyle ele alınacaktır…

Bu nedenle ben konunun ayrıntılarına girmeden Derneğimizin görüşlerini kısaca aktarmakla yetineceğim.

Bilindiği gibi 18 Mart 1924 tarihinde yürürlüğe giren 442 sayılı Köy Kanunu ile köy tanımı yapılmış, köy sınırları, ortak mülkleri ve mülklerin yönetim şekilleri belirlenmiştir.

Böylece köyler bir mahalli idare kuruluşu olarak tüzel kişiliğe kavuşmuştur…

Cumhuriyetin kuruluş döneminde 13 milyon nüfusumuzun yüzde 83’ü köylerde yaşamaktaydı…

Bu oran 1960 yılında yüzde 68’e, ulaşmıştı.

2012 Kasım’ında “Bütünşehir/Büyükşehir Belediye Kanunu” adıyla bilinen kanun yasalaştı. Bu kanunla, büyük şehirlerin çevresindeki köylerin tüzel kişilikleri ortadan kaldırılarak bunlar mahallelere dönüştürüldü… Böylece bir çok “köylü”, bir gecede “kentli” oldu!

TÜİK tarafından yapılan son açıklamaya göre bu kanunun da etkisiyle 2016 yılında il ve ilçe merkezlerinde ikamet edenlerin oranı  %92,3’e yükselmiş, belde ve köylerde yaşayanların oranı ise %7,7’ye düşmüş bulunmaktadır.

Elbette bu rakamlar fiili durumu tam olarak yansıtmamaktadır… Ziraat Odalarının elindeki verilere göre kırsal nüfusun oranı halen yüzde 20’nin üzerindedir. Ancak bir çok köy mahalleye dönüştüğünden, buralarda kırsal faaliyetin sürdürmenin zemini kalmamakta, Türkiye’de kırsal nüfus büyük bir hızla erimeye devam etmektedir.

***

Hiç kuşkusuz kırsal nüfusun oranının azalması bir anlamda doğaldır…

Tüm sektörlerde olduğu gibi tarım sektöründe de makineleşme, hatta robotların üretime sokulması süreci devam etmektedir…

Teknolojik yenilikler sayesinde tarımda artan verimlilik çiftçi nüfustaki azalmayı getirmektedir…

Ancak, bu sürecin kendi doğal akışı içinde seyretmesi çok önemlidir…

Bu doğal akış, göçe rağmen tarımsal üretimin artırılması, kırdan koparak kentlere gelen nüfusun burada barındırılması, beslenmesi, iş sahibi kılınması ve üretken bir yaşam sürdürmesinin sağlanması anlamına gelir…

Bütün bunlar kendi iç pazarımızın ve tarımsal sanayimizin korunması, kırsal bölgelerde üretim azalmasının önüne geçilmesi ve üretimin temelini oluşturan küçük ve orta işletmelerin kooperatif türü örgütler içinde birleştirilmesi ile mümkündür.

***

Tarımsal nüfusun azalmasının ne kadar sağlıklı olduğu konusunda bir takım kıstaslar vardır… Bunların başında genç nüfusun tarıma duyduğu ilginin korunması ve artırılması gelir.

Bu konuda bir örnek vermek istiyorum:

Bilindiği gibi ABD dünyada tarım sektörü açısından ileri ülkelerin başında gelmektedir…

Geçtiğimiz günlerde Amerika’nın etkili gazetelerinden Washington Post, Amerika Tarım Bakanlığı verilerine dayanarak son yıllarda 35 yaş altındaki çiftçi sayısının arttığına ilişkin bir haber yayınladı. Haberde, eğitim seviyesi yüksek, refah içinde büyümüş genç yetişkinlerin, yerel ve sürdürülebilir tarım sektöründe etkin rol oynamak istedikleri yazılıyordu.

Söz konusu araştırmaya göre Amerika’da üniversite mezunu olan genç çiftçi oranı yüzde 69’a yükselmiş durumdadır. Daha da önemlisi, bu genç çiftçiler, genellikle kurdukları orta ölçekli çiftliklerle üretime katılıyor… Yine verilere göre 2007-2012 yılları arasında yaşları 25 ila 34 arasındaki çiftçi sayısında yüzde 2,2’lik bir artış sağlanmış. California, Nebraska ve Güney Dakota gibi tarımın yoğun olarak yapıldığı eyaletlerde çiftçi ailelerden gelmedikleri halde iş kurmak için tarım sektörünü seçenlerin sayısı yüzde 20 oranında artmış bulunuyor.

Aşağı yukarı aynı dönemde Türkiye’de de konu ile ilgili bir araştırma yapıldı… Bir özel şirket, tarafından yapılan araştırmanın  denekleri, Türkiye’nin çiftçi ailelerinin 16-24 yaş arası çocukları ve üniversitelerin tarımla ilgili bölümlerinde okuyan gençlerdi… Yani doğal olarak tarım sektörü içinde çalışması gereken ve beklenen bir kesimdi…

“Yeni Nesil Tarımcılarda Çiftçilik Algısı ve Motivasyon Unsurlarını Belirleme” konulu araştırma gösterdi ki çiftçi çocukları ve üniversitede tarım konusunda eğitim gören bu gençlerin yüzde 65.5’i, yani yarıdan çok fazlası, çiftçilik yapma konusunda kararlı görünmüyor.

Bu meslekle uğraşmayı düşünen yüzde 34.5’lük kesimin çiftçilik yapmak istemelerindeki en önemli etken ise Amerika’daki durumun tersine kazancın iyi olması değil, tarımı seviyor olmaları.

***

Bu durum tarımsal desteklemelerin artırılmasının önemini açıkça gösteriyor…

Gerçi Türkiye’de son onbeş yılda desteklemelerde göreli bir artış oldu… Ancak unutmayalım ki istatistiklerde de açıkça görülen bu artış büyük ölçüde 2001 yılında Tarım Reformu adıyla uygulanan IMF/Dünya Bankası programı sonucu Doğrudan Gelir Desteği adı verilen bir tür sosyal yardım dışında tüm desteklerin sıfırlanmış olmasından ve tarımsal kredilerin faiz oranlarının düşürülmüş olmasından kaynaklanıyor.

Değerli dostlar,

Tarımı desteklemenin devletin görevi olduğundan hareketle 2006 yılında bir Tarım Kanunu çıkarıldı. O zaman hepimiz mutlu olduk ve destekledik. Bu kanuna göre destekleme bir devlet görevi haline getirildi ve desteklemeye bütçeden ayrılacak fonun milli gelirin yüzde birinden daha az olamayacağı kanun hükmü haline getirildi…

Ama ne yazık ki o tarihten bu yana bu orana hiçbir yıl ulaşılamadı.

Bir örnek vermek gerekirse, 2017 yılında hazırlanan Orta Vadeli Mali Plan ve Programda  milli gelir (GSYH) 2 trilyon 404 milyar TL olarak hesaplanmıştı.

Buna göre bütçeden tarımsal destekleme için ayrılması gereken pay, 20.4 milyar TL olmalıydı…

Ne var ki, 2017 yılı bütçesinden tarıma ayrılan pay 12 milyar 837 TL’de kaldı. Bu durumda, 2017 yılında bütçeden tarımsal desteklemeye ayrılan pay ile yasa gereği ayrılması gereken pay arasında 8 milyar TL’lik bir fark bulunmaktaydı.

Hazırlanan 2018 yılı bütçesine göre çiftçilerimize toplam 14,5 milyar lira nakit tarımsal destek verileceği açıklandı. Bu rakam da, önümüzdeki yıl da destekleme miktarının yasanın öngördüğü taban çizgisinin altında kalacağını göstermektedir.

Yine iki yıl önce bir Milli Tarım Projesi açıklandı… Bu projede de desteklerin artırılması en önemli konulardan biriydi… Bu çerçevede Başbakan, projeyi açıklarken çiftçinin kullandığı mazotun yarısının devlet tarafından karşılanacağını vaad etti… Biz de desteklemenin bu yolla artırılacağını düşünerek mutlu olduk…

Çünkü mazot çiftçinin en önemli girdilerinden biri… Üstelik bu girdi üzerindeki vergi yükü çok fazla. Örneğin çiftçi  beş lira verip bir litre mazot aldığında ÖTV ve KDV, yani dolaylı vergi olarak devlete üç liraya yakın para ödüyor.

Türkiye tarım sektöründe yılda 3.3 milyar litre civarında mazot kullanıldığı hesaplanıyor…

Bu rakam, çiftçinin, geçen yıl aldığı 12 milyarlık desteğin yaklaşık 7.5 milyarını mazot alırken devlete geri verdiğini gösteriyor…

Bu miktarın yarısı devlet tarafından karşılansaydı bu desteklemenin aşağı yukarı Tarım Yasası’nın öngördüğü noktaya yaklaşacaktı.

Ancak 2017 yılında bu vaad karşılanmadı…

Özellikle dolardaki son artışlardan sonra mazota yapılan zamlar da göz önüne alındığında, 2018 yılı bütçesinde bu vaadin karşılanması büyük önem kazanmış bulunmaktadır…

Bu konuda Bakanımızın TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda, 2018 yılı bakanlık bütçesini sunarken mazot maliyetinin yarısınının destek olarak üreticilerimize ödeneceğini açıklaması memnuniyet vericidir. Beklentimiz bu vaadin yerine getirilmesi ve bu fon için kullanılacak kaynağın zaten yetersiz olan destekleme bütçesi içinde yapılacak aktarmalarla değil yeni kaynak ayrılarak gerçekleştirilmesidir. Dileriz, bu toplantıda Sayın Bakan’dan çiftçi kesimine bu sevindirici haber ile ilgili daha geniş bilgi verir.

***

Değerli dostlar…

Ben daha fazla zamanınızı almak istemiyorum… Çünkü hepsi de kırdan kente göç konusunu ilgilendiren bu konular, bugünkü toplantımızın konusunu oluşturuyor.

Konunun hem uygulama alanında hem de kuramsal alanında önde gelen isimler burada bu konuları tartışacak ve bizleri aydınlatacaklar…

Ben son olarak, bu konuda alınması gerektiğini düşündüğümüz önlemleri başlıklar halinde sıralayarak konuşmamı sonlandıracağım.

KIRSAL ALANLARI YENİDEN ÇEKİM ALANI HALİNE GETİREBİLMEK İÇİN

* Kırsal alanda daha iyi yaşam koşulları yaratılmalı, doğal kaynaklarımız korunmalı ve geliştirilmelidir.

* Kırsal yerleşimin altyapısı iyileştirilmelidir.

* İçme suyu, yol, elektrik, kanalizasyon sistemleri tamamlanmalıdır.

* Kırsal nüfusun eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerine yerinde ulaşabilmesi sağlanmalıdır.

* Kırsal alanları tehdit eden en önemli tehlikelerden biri de çevre kirliliğidir. Akarsuların kirletilmesi, tarım ilaçlarının bilinçsiz kullanılması ve bilinçsiz sulama teknikleri önlenmelidir.

* Tarım alanlarının ve meraların amaç dışı kullanımı engellenmelidir. Türkiye son 10 yılda ekilen ve dikilen tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 8,2’sini, toplam tarım alanlarının da yüzde 5,22’sini kaybetmiştir… 2000 yılında 15 milyon meralarımız günümüzde 13.5 milyon hektara inmiştir. Meraların ıslah ve bakım çalışmalarına hız verilmelidir.

* Tarımsal üretim planlanmalı, Milli Tarım Projesi hayata geçirilmelidir.

* Son yıllarda üretim artışı nüfus artış oranının gerisinde kaldığı ve tüketim alışkanlıkları değiştiği için tarım ürünlerinin ithalatı hızla artmaktadır. Bu durumun hayvancılık açısından da geçerlidir. İthalat politikası nedeniyle yerli üreticiler rekabet etmekte zorlanmakta ve üretimden çekilmektedir. Bu nedenle özellikle üretim açığı olan ürünlerde destekleme artırılmalı, hayvancılık alanında da özellikle küçükbaş hayvancılık özendirilmelidir.

*Hayvan sağlığı mevzuatı gözden geçirilerek yılda 400-500 bin buzağının ölümüne yol açan etkenler ortadan kaldırılmalıdır.

* Tarımsal üretimde maliyet artırıcı unsurlar olan mazot, gübre, yem, tohum, zirai ilaç, elektrik ve tarımsal su gibi girdilerin fiyatları düşürülmelidir.

*Üretici kooperatiflerinin rolleri tarladan sofraya kadar olan tüm süreci kapsayacak biçimde artırılmalı, kooperatifçilik teşvik edilmelidir.

* Bitkisel ve hayvansal üretimde küçük aile işletmeleri korunmalı ve desteklenmelidir.

* Tarımsal üretimde verim ve kaliteyi artırıcı önlemler alınmalıdır.

* GAP başta olmak üzere tarımsal kalkınma projelerinde yer alan sulama hedefleri zamanında gerçekleştirilememektedir. Bu konuya gerekli kaynak ayrılarak sulu tarım alanları genişletilmeli ve su kaynakları etkin olarak kullanılmalıdır.

* Çiftçi eğitimi ve uygulamaları geliştirilmeli, yeni teknolojiler devreye sokulmalı, üretim ve pazarlama sistemleri geliştirilmeli, tarım danışmanlığı sistemi teşvik edilerek genişletilmeli, serbest tarım danışmanlığı sisteme dahil edilmelidir.

* Eğitim ve araştırma konusunda Bakanlığımız ile üniversiteler, odalar ve dernekler arasındaki işbirliği geliştirilmeli, eğitim ve yayım faaliyeti genişletilmelidir.

* Organik tarım konusunda ülkemiz toprakları özel avantaja sahiptir. Kırsal kalkınmamız için organik tarım yapısal bir dönüşüm aracı olarak kullanılmalıdır.

* Kırsal kalkınma bir finansman sorunu olmaktan öte bir toplumsal gelişim sorunu olarak ele alınmalıdır.

***

Son olarak, bir gerçeği burada tekrar dile getirmek isterim.

Türkiye Ziraatçılar Derneği, 70 yıla varan yaşamı süresince konuşmamın başında da belirttiğimiz tüzük ilkesine hep sadık kalmıştır…  O ilkenin esası laik, demokratik ve sosyal bir cumhuriyet olan Türkiye Cumhuriyetini geliştirip güçlendirmek ve tarım sektörüne hizmet etmektir.

Bu ilke uyarınca, biz, kendi dünya görüşümüze yakındır veya uzaktır demeden yanlış ve eksik gördüğümüz uygulamaları eleştirirken, doğru gördüğümüz uygulamaları da aynı şekilde desteklemekten kaçınmayız. Bu nedenle Derneğimiz bir konuda bir görüş belirttiği zaman herkes bilir ki, bu görüş ne bir kişi ya da kuruluşu yıpratmak ne de bir kişi ya da kuruluşun nabzına göre şerbet vermek için yapılmıştır.

Tarım sektörünün ortak çıkarlar zemini üzerinde el ele dayanışma içinde hareket etmesi bizim en önem verdiğimiz konulardan biridir. Biz kendimizi büyük bir ailenin bir parçası olarak görüyoruz. Çünkü biliyoruz ki, Türkiye Cumhuriyeti gelişip güçlendikçe tarım sektörü de gelişip güçlenir. Tarıma hizmet eden bizim gibi kuruluşların gelişip güçlenmesi de buna bağlıdır.

Türkiye Ziraatçılar Derneği resmi ya da yarı resmi bir nitelik taşımaz. Kelimenin tam anlamıyla bir sivil toplum örgütüdür. Mal varlığımız yoktur. Tek gelirimiz aidat geliridir. Onun da büyük bir bölümü şubelerimiz ve temsilciliklerimiz tarafından toplanır ve o bölgenin ihtiyaçları doğrultusunda harcanır. Genel başkanından şube yöneticilerine kadar bu örgütte görev yapan tüm görevliler bir maddi karşılık almadan gönüllü olarak çalışmaktadır.

Dolayısıyla bizim bunca yıldır kesintisiz sürdürdüğümüz faaliyet, tümüyle tarım sektörünün iç dayanışması ve bu tür toplantılara sponsor olarak masraflarımızın karşılanmasına katkıda bulunan dostlarımız sayesinde mümkün olmaktadır. Biz bu durumun sıkıntılarını yaşasak da bunu bir zaafiyet olarak değil Derneğimizin gücünün bir göstergesi olarak görüyoruz ve buradan çalışmalarımıza maddi ve manevi anlamda destek olan tüm kişi ve kuruluşlara bir kere daha teşekkür ediyoruz.

Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyor, tekrar hoşgeldiniz diyorum.

—————————————————

 

(25.02.2018)

BASIN TOPLANTISI

Mazot desteği ve 300 koyun projesi ile ilgili soru işaretleri giderilmelidir

Değerli medya mensupları…

Son günlerde Tarım sektöründe yüzde 50 oranında mazot desteği, “300 Koyun Projesi” ve şeker fabrikalarının özelleştirilmesi için ihale açılması gibi önemli gelişmeler olmuştur…

Bu gelişmeler yalnız tarım alanını ilgilendirmekle kalmamaktadır. Şeker fabrikalarının ekonomideki yeri açısından bakıldığında bu işletmelerin özelleştirilmesinin ekonominin geneli üzerinde etkisi olacağı açıktır. Diğer yandan bu mesele ülkemizi hem ekonomik hem de toplumsal açıdan yakından ilgilendiren “kırdan kente göç” meselesi ile yakından ilgili bir konudur.

Önce bu konuda bir kaç şey söyleme istiyorum:

Bilindiği gibi 18 Mart 1924 tarihinde yürürlüğe giren 442 sayılı Köy Kanunu ile köy tanımı yapılmış, köy sınırları, ortak mülkleri ve mülklerin yönetim şekilleri belirlenmiştir.

Böylece köyler bir mahalli idare kuruluşu olarak tüzel kişiliğe kavuşmuştur…

Cumhuriyetin kuruluş döneminde 13 milyon nüfusumuzun yüzde 83’ü köylerde yaşamaktaydı…

Bu oran 1960 yılında yüzde 68’e düşmüştü.

2012 Kasım’ında “Bütünşehir/Büyükşehir Belediye Kanunu” adıyla bilinen kanun yasalaşınca, büyük şehirlerin çevresindeki köylerin tüzel kişilikleri ortadan kaldırılmış ve bunlar mahallelere dönüştürülmüştür…

TÜİK tarafından yapılan son açıklamaya göre bu kanunun da etkisiyle 2016 yılında il ve ilçe merkezlerinde ikamet edenlerin oranı  %92,3’e yükselmiş, belde ve köylerde yaşayanların oranı ise %7,7’ye düşmüş bulunmaktadır.

Elbette bu rakamlar fiili durumu tam olarak yansıtmamaktadır… Ziraat Odalarının elindeki verilere göre kırsal nüfusun oranı halen yüzde 20’nin üzerindedir. Ancak bir çok köy mahalleye dönüştüğünden, buralarda kırsal faaliyetin sürdürmenin zemini kalmamakta, elektrik ve su gibi tarımsal girdiler çok daha pahalıya satın alınmakta, mahallelerde tarımsal faaliyet ve hayvancılık kısıtlamalara tabi olduğundan bu bölgelerde tarımla uğraşan nüfus büyük bir hızla erimektedir.

***

Hiç kuşkusuz kırsal nüfusun ekonominin gelişmesi ve sanayileşmenin artmasına paralel olarak azalması doğaldır…

Teknolojik yenilikler sayesinde tarımda artan verimlilik çiftçi nüfusta azalmayı beraberinde getirmektedir…

Ancak, bu sürecin kendi doğal akışı içinde seyretmesi çok önemlidir…

Doğal akış, göçe rağmen tarımsal üretimin artırılması, kırdan koparak kentlere gelen nüfusun burada barındırılması, beslenmesi, iş sahibi kılınması ve üretken bir yaşam sürdürmesinin sağlanması anlamına gelir…

Bütün bunlar kendi iç pazarımızın ve tarımsal sanayimizin korunması, kırsal bölgelerde üretim azalmasının önüne geçilmesi ve üretimin temelini oluşturan küçük ve orta işletmelerin kooperatif türü örgütler içinde birleştirilmesi ve tarımın desteklenmesi ile mümkündür.

***

Konuyu bu çerçeve içinde değerlendirdiğimizde geçtiğimiz günlerde açıklanan “yüzde 50 mazot desteği” ve “300 Koyun Projesi” gibi destek projelerini önemsiyor ve olumlu gelişmeler olarak değerlendiriyoruz.

Ancak bu projede açıklığa kavuşturulması gereken bir takım hususlar olduğunu düşünüyoruz.

Bu hususların neler olduğuna geçmeden önce bir noktayı belirtmek isterim.

Bildiğiniz gibi Tarımı desteklemenin devletin görevi olduğundan hareketle 2006 yılında bir Tarım Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanuna göre desteklemeye bütçeden ayrılacak fonun milli gelirin yüzde birinden daha az olamayacağı kanun hükmü haline getirilmiştir…

Ama ne yazık ki o tarihten bu yana bu orana hiçbir yıl ulaşılamamıştır.

Bir örnek vermek gerekirse, 2017 yılında hazırlanan Orta Vadeli Mali Plan ve Programda  milli gelir (GSYH) 2 trilyon 404 milyar TL olarak hesaplanmıştı.

Buna göre bütçeden tarımsal destekleme için ayrılması gereken pay, 20.4 milyar TL olmalıydı…

Ne var ki, 2017 yılı bütçesinden tarıma ayrılan pay 12 milyar 837 TL’de kaldı. Bu durumda, 2017 yılında bütçeden tarımsal desteklemeye ayrılan pay ile yasa gereği ayrılması gereken pay arasında 8 milyar TL’lik bir fark bulunmaktaydı.

Hazırlanan 2018 yılı bütçesine göre çiftçilerimize toplam 14,5 milyar lira nakit tarımsal destek verileceği açıklandı. Bu rakam da, önümüzdeki yıl da destekleme miktarının yasanın öngördüğü taban çizgisinin altında kalacağını göstermektedir.

Tarım sektörü üreticileri ve teknik elemanları olarak bizler öncelikle yasal olarak belirlenmiş olan bu eşiğe uygun olarak tarımsal destekleme fonunun artırılmasını bekliyoruz. Elbette ülkenin içinde bulunduğu durumda mali sıkıntılar yaşanabileceğini ve bazı bütçe kısıtlamaları yapılabileceğini biliyoruz. Bunları geçmişte olduğu gibi günümüzde de anlayışla karşıladık karşılıyoruz. Ne var ki son iki yıldır, yasanın belirlediği bu miktarın kısıtlanmasının değişik yorumlara gidilerek geçici değil kalıcı olabileceği yönünde işaretler görüyoruz. Sözünü ettiğimiz bu yorum, iki yıl önce ilk kez önceki Bakan Sayın Faruk Çelik tarafından dile getirilen bir yorumdur. Buna göre, tarıma verilen destek kavramı genişletilmekte, örneğin TMO tarafından satın alınan ürün miktarı için yapılan ödemeler, koruma amaçlı gümrük vergilerinin yarattığı maliyet, gıda destekleri ve diğer programlardan doğan maliyetler ve benzer mali harcamalar “destekleme” kapsamına dahil edilerek yasanın öngördüğü miktarın çiftçiye “fazlasıyla” verildiği savunulmaktadır.

Oysa Tarım Kanunu’nun konuyla ilgili 21. Maddesi çok açık olarak “Tarımsal destekleme programlarının finansmanı, bütçe kaynaklarından ve dış kaynaklardan sağlanır. Bütçeden ayrılacak kaynak, gayrisafi millî hasılanın yüzde birinden az olamaz.” demektedir. Bütçeden ayrılan kaynak ise yukarıda da belirttiğimiz gibi bellidir ve yasal sınırın bir hayli altında kalmaktadır.

***

Bu hususu belirttikten sonra “yüzde 50 mazot desteği” konusuna geldiğimizde yine uygulamada bazı sorunlar yaşanabileceği yönünde işaretler görüyoruz. Bu konu ilk olarak iki yıl önce Milli Tarım Projesi kapsamında gündeme getirildiğinde destekleme fonuna katkıda bulunacak bir uygulama olacağı düşünülmüş ve bu konuya bir hayli umut bağlanmıştı. Konunun önemini daha iyi anlatabilmek için önce bazı bilgiler vermek istiyorum.

Konu girdi fiyatlarında yaşanan büyük artışların çiftçi bütçesinde açmakta olduğu gediklerin kapatılması olayı olarak görülmelidir. Ülkemizde yıllardan beri üretici fiyatları genel enflasyon oranının altında kalırken girdi fiyatları genel enflasyon oranının çok üzerinde artmıştır. “Makas açılması” olarak tanımlanan bu durum, üreticinin her yıl daha fazla masraf yapması ancak bunun karşılığında daha az kâr etmesi anlamına gelmektedir.

Bunun en açık örneği tarımsal girdilerin en önemlilerinden biri olan mazotta görülmektedir.

Çiftçilerimiz halen dünyanın en pahalı mazotunu kullanmakta ve mazot için ödedikleri paranın yarıdan fazlası vergi olarak devlete gitmektedir.

Daha açık söylersek, çiftçi, beş lira verip bir litre mazot aldığında ÖTV ve KDV, yani dolaylı vergi olarak devlete üç liraya yakın para ödemektedir.

Tarım sektöründe yılda 3.3 milyar litre civarında mazot kullanıldığı hesaplanıyor…

Bu durum, çiftçinin, geçen yıl aldığı 12 milyarlık desteğin yaklaşık 7.5 milyarını mazot alırken devlete geri verdiğini göstermektedir.

Bu miktar eğer bütçede 2018 yılı tarımsal desteklemeleri için ayrılan 14.5 milyar liralık fondan karşılanırsa o zaman fonun yaklaşık  yarısı bu desteğe gidecek; başka alanlardaki destekleme fonlarında önemli kesintiler yapılması zorunlu hale gelecektir. Bu nedenle sözü edilen desteğin oluşturulacak ek bir fondan karşılanması ve zaten eksik olarak belirlenmekte olan destekleme fonuna bu fonun da katılması gerekmektedir. Aksi takdirde destekleme fonu içinde bir değişiklik yapılmakla yetinilmiş, bir elle verilen bir başka elle geri alınmış olacaktır.

***

Bu konuya ek olarak mazot desteği kapsamına girecek yakıt harcamalarının nasıl hesaplanacağı da önemlidir. Bu konuda öncelikle açıklığa kavuşturulması gereken konu, Büyükşehir Yasası ile köy olmaktan çıkarılmış bölgelerde yer alan köylerde yapılacak mazot harcamalarının destek kapsamına alınıp alınmayacağıdır.

Reel olarak tarımla uğraşan üreticilerin halen yüzde 20 civarında olduğunu ancak statü değişikliğinden sonra bu köylü nüfusun kağıt üzerinde yüzde 7,7’ye düşürüldüğünü konuşmamızın başında belirtmiştik. Eğer uygulama halen köy ve belde statüsünde olan yerleşim yerleri ile sınırlanırsa bu durumda toplam nüfusumuzun yüzde 12’nin üzerindeki bir üretici kesimi daha işin başında bu destekten yararlanamayacaktır.

Ayrıca bir traktörde kullanılan mazotun tümü destek kapsamına alınmaz da “Bunun şu kadarı tarımsal üretimde bu kadarı başka işlerde kullanılıyor” denilirse mazotun ne kadarının nerede kullanıldığı nasıl hesaplanacaktır?

Bu hususların belirlenip belirlenmediğini bilmiyoruz.  Önümüzdeki günlerde muhakkak ki bu konular açıklığa kavuşacaktır, ancak biz uygulamanın daha başından sorun yaratmaması için bu hususların da dikkate alınmasını diliyor ve üreticiyi mağdur edecek yorumlara gidilmeyeceğini umut ediyoruz.

***

“300 Koyun Projesi” ile ilgili soru işaretleri iki gün önce Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Sayın Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba’nın konuya ilişkin yaptığı açıklama ile bir ölçüde giderilmiştir. Ancak bu açıklamada hayvan verilecek üreticinin 300 koyunu besleyecek merası ve ahırı olması gerektiği, bu imkana sahip olan bir üretici eğer 100 koyun besliyorsa bunun 300’e tamamlanacağı söylenmiştir.

Böyle bir uygulamanın destekten yararlanacak üretici kesimini son derece sınırlayacağı açıktır. Biz biliyoruz ki, ülkemizde büyükbaş ve küçükbaş hayvan sayısının ihtiyacı karşılayamayacak sayıya düşmesinde en büyük rolü küçük üreticinin besicilikten vazgeçmesi olayı yaratmaktadır. Dolayısıyla uygulamada üretimi hatta kırsal yerleşimi terk eden bu kesimin yeniden üretici hale getirilmesi birinci öncelik olmalıdır. Bunun yolu da bellidir: Kooperatifleşme.

Biz bu tür iddialı projelere başlanmadan önce bunun alt yapısının hazırlanması ve küçük üreticilerin kooperatif örgütler içinde toparlanarak bu tür uygulamalardan yararlandırılmasının önemli olduğunu düşünüyoruz.

***

Son olarak sözünü etmek istediğim konu şeker fabrikalarının özelleştirilmesi konusudur.

Bu konu bugünün meselesi değildir. 2000 yılında Tarım Reformu adı altında Dünya Bankası ve IMF gibi kurumların reçeteleri uygulanarak gerçekleştirilen operasyonda iki kanun çıkarılmıştır: Tütün Kanunu ve Şeker Kanunu… Bu iki kanun özü itibariyle aynıdır.

Tütün Kanunu uygulanmış ve sonuçlar ortaya çıkmıştır.

Kanun uygulamaya konulmadan önce TEKEL, kendi sigara fabrikalarının yanı sıra  ihracat için satın aldığı tütünleri Türkiye’ye yaygın 56 yaprak tütün işletmesinde işleyen dev bir kuruluştu…

Bu işletmelerin çoğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da idi. Adıyaman, Besni, Kahta, Bafra, Batman, Beşiri, Kurtalan, Siirt, Bitlis, Diyarbakır, Silvan, Bismil, Muş gibi yerleşim yerlerinde yaprak tütün işleme tesisleri önemli sayıda yerel istihdam imkanı sağlıyordu. Bu işletmelerde yaklaşık 12 bin devamlı kamu işçisi çalışıyordu.

TEKEL sigara tesisleri özelleştirildikten sonra, fabrikalar satıldı ya da kapatıldı. Kurum, bir süre ihracat amaçlı tütün satın aldı. Bu tütünler yaprak tütün işletmelerinde işlendi… Ancak sonradan bu faaliyet de durduruldu.

Tekel’in özelleştirilmesinin ardından çok önemli gayrimenkulleri satıldı ya da kiralandı. TEKEL’den geriye gayrimenkulden başka bir şey kalmadığı için 2012 yılında Kurumun ticari unvanı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın (ÖİB) oluruyla  Gayrimenkul Anonim Şirketi (Gayrimenkul A.Ş.) olarak değiştirildi. Böylece TEKEL tarihe karışmış oldu.

***

Değerli medya mensupları önümüzde bu örnek dururken yapılan bu yanlışı bir kez daha tekrarlamanın bir anlamı var mıdır?..

Maliye Bakanımız, bir süre önce bu kurumlardan söz ederken “Şeker fabrikaları benim göz bebeğimdir” demişti… Dolayısıyla göz bebeğimizi nasıl koruyorsak bu kurumları da öyle korumalıyız.

Bir hatırlatma yapmak istiyorum…

Genellikle özelleştirilen fabrikalar ve girişimler için zarar ettiği gerekçesi ileri sürülmektedir. Şeker fabrikalarımızın büyük bölümü için bu doğru değildir. Ayrıca eğer kamu yararı öyle gerektiriyorsa bazı işletmeler, örneğin ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde faaliyet gösteren fabrikalar yine de işletilmelidir.

Şeker fabrikalarının satışı için son yedi yılda iki kez  ihale açılmış ancak bu hatadan son anda dönülmüştür. Açılan son ihaleye katılan firmaların biri -PANKOBİRLİK- hariç tümünün inşaat şirketleri olması fabrikalara talip olanların amacının bunları çalıştırmak değil arsalarını değerlendirmek olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

PANKOBİRLİK, 1,5 milyon üreticiyi bağrında toplamış ve kendi bünyesinde şeker fabrikalarını son derece başarıyla işleten ve yarattığı ürünlerle dünya markası olma yolunda hızla ilerleyen bir kuruluştur. PANKOBİRLİK’in, eğer bu işletmeler zarar ettiği için özelleştiriliyorsa bunları satın almaya talip olmasının nedeni fabrikalar kapandığı takdirde pancar üretiminin de çökeceğinin bilincinde olmasıdır. Biraz önce söylediğimiz gibi TEKEL fabrikalarının satışından sonra tütün açısından bu durum yaşanmıştır.

Biz daha önce olduğu gibi bu hatadan da dönülmesi gerektiğine ve hem ülke ekonomisi hem halk sağlığı hem de tarımsal üretimimiz için gerçekten “göz bebeğimiz” gibi korunması gereken bu işletmelerin uluslararası kartellerin dört gözle beklediği gibi kaderine terk dilmemesi gerektiğine inanıyoruz.

——————————————————–

(28.02.2018)

2018 yılı tarımsal desteklemeleri ile ilgili açıklama

(Para dergisine yapılan değerlendirme)

2018 yılı destekleri ile ilgili değerlendirmeye  geçmeden önce bir noktayı belirtmek isterim.

Bildiğiniz gibi Tarımı desteklemenin devletin görevi olduğundan hareketle 2006 yılında bir Tarım Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanuna göre desteklemeye bütçeden ayrılacak fonun milli gelirin yüzde birinden daha az olamayacağı kanun hükmü haline getirilmiştir…

Ama ne yazık ki o tarihten bu yana bu orana hiçbir yıl ulaşılamamıştır.

Bir örnek vermek gerekirse, 2017 yılında hazırlanan Orta Vadeli Mali Plan ve Programda  milli gelir (GSYH) 2 trilyon 404 milyar TL olarak hesaplanmıştı.

Buna göre bütçeden tarımsal destekleme için ayrılması gereken pay, 20.4 milyar TL olmalıydı. Ne var ki, 2017 yılı bütçesinden tarıma ayrılan pay 12 milyar 837 TL’de kaldı. Bu durumda, 2017 yılında bütçeden tarımsal desteklemeye ayrılan pay ile yasa gereği ayrılması gereken pay arasında 8 milyar TL’lik bir fark bulunmaktaydı.

Hazırlanan 2018 yılı bütçesine göre çiftçilerimize toplam 14,5 milyar lira nakit tarımsal destek verileceği açıklandı. Bu rakam da, önümüzdeki yıl da destekleme miktarının yasanın öngördüğü taban çizgisinin altında kalacağını göstermektedir.

Tarım sektörü üreticileri ve teknik elemanları olarak bizler öncelikle tarımsal destekleme fonunun yasal olarak belirlenmiş olan bu eşiğe uygun hale getirilmesini bekliyoruz. Elbette ülkenin içinde bulunduğu durumda mali sıkıntılar yaşanabileceğini ve bazı bütçe kısıtlamaları yapılabileceğini biliyoruz. Bunları geçmişte olduğu gibi günümüzde de anlayışla karşıladık karşılıyoruz. Ne var ki son iki yıldır, yasanın belirlediği bu miktarın kısıtlanmasının değişik yorumlara gidilerek geçici değil kalıcı olabileceği yönünde işaretler görüyoruz.

Sözünü ettiğimiz bu yorum, iki yıl önce ilk kez önceki Bakan Sayın Faruk Çelik tarafından dile getirilen bir yorumdur. Buna göre, tarıma verilen destek kavramı genişletilmekte, örneğin TMO tarafından satın alınan ürün miktarı için yapılan ödemeler, koruma amaçlı gümrük vergilerinin yarattığı maliyet, gıda destekleri ve diğer programlardan doğan maliyetler ve benzer mali harcamalar “destekleme” kapsamına dahil edilerek yasanın öngördüğü miktarın çiftçiye “fazlasıyla” verildiği savunulmaktadır.

Oysa Tarım Kanunu’nun konuyla ilgili 21. Maddesi çok açık olarak “Tarımsal destekleme programlarının finansmanı, bütçe kaynaklarından ve dış kaynaklardan sağlanır. Bütçeden ayrılacak kaynak, gayrisafi millî hasılanın yüzde birinden az olamaz.” demektedir. Bütçeden ayrılan kaynak ise yukarıda da belirttiğimiz gibi bellidir ve yasal sınırın bir hayli altında kalmaktadır.

***

Bu hususu belirttikten sonra son açıklanan destek miktarlarının 2017 yılı desteklerine göre küçük bazı iyileştirmeler dışında fazla bir değişiklik getirmediğini görüyoruz. Bu konuda asıl beklenti “yüzde 50 mazot desteği” konusunda yapılan açıklamalardır. Kuşkusuz bu destek önemli bir iyileşme sağlayacaktır, ancak yine uygulamada bazı sorunlar yaşanabileceği yönünde işaretler görüyoruz. Bu konu ilk olarak iki yıl önce Milli Tarım Projesi kapsamında gündeme getirildiğinde destekleme fonuna katkıda bulunacak bir uygulama olacağı düşünülmüş ve bu konuya bir hayli umut bağlanmıştı. Konunun önemini daha iyi anlatabilmek için önce bazı bilgiler vermek istiyorum.

Konu girdi fiyatlarında yaşanan büyük artışların çiftçi bütçesinde açmakta olduğu gediklerin kapatılması olayı olarak görülmelidir. Ülkemizde yıllardan beri üretici fiyatları genel enflasyon oranının altında kalırken girdi fiyatları genel enflasyon oranının çok üzerinde artmıştır. “Makas açılması” olarak tanımlanan bu durum, üreticinin her yıl daha fazla masraf yapması ancak bunun karşılığında daha az kâr etmesi anlamına gelmektedir.

Bunun en açık örneği tarımsal girdilerin en önemlilerinden biri olan mazotta görülmektedir.

Çiftçilerimiz halen dünyanın en pahalı mazotunu kullanmakta ve mazot için ödedikleri paranın yarıdan fazlası vergi olarak devlete gitmektedir.

Daha açık söylersek, çiftçi, beş lira verip bir litre mazot aldığında ÖTV ve KDV, yani dolaylı vergi olarak devlete üç liraya yakın para ödemektedir.

Tarım sektöründe yılda 3.3 milyar litre civarında mazot kullanıldığı hesaplanıyor…

Bu durum, çiftçinin, geçen yıl aldığı 12 milyarlık desteğin yaklaşık 7.5 milyarını mazot alırken devlete geri verdiğini göstermektedir.

Bu miktar eğer bütçede 2018 yılı tarımsal desteklemeleri için ayrılan 14.5 milyar liralık fondan karşılanırsa o zaman fonun yaklaşık  yarısı bu desteğe gidecek; başka alanlardaki destekleme fonlarında önemli kesintiler yapılması zorunlu hale gelecektir. Bu nedenle sözü edilen desteğin oluşturulacak ek bir fondan karşılanması ve zaten eksik olarak belirlenmekte olan destekleme fonuna bu fonun da katılması gerekmektedir. Aksi takdirde destekleme fonu içinde bir değişiklik yapılmakla yetinilmiş, bir elle verilen bir başka elle geri alınmış olacaktır.

***

“300 Koyun Projesi” ile ilgili de soru işaretleri vardı. Bunlar Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Sayın Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba’nın konuya ilişkin yaptığı açıklama ile bir ölçüde giderilmiştir. Ancak bu açıklamada hayvan verilecek üreticinin 300 koyunu besleyecek merası ve ahırı olması gerektiği, bu imkana sahip olan bir üretici eğer 100 koyun besliyorsa bunun 300’e tamamlanacağı söylenmiştir. Uygulama bu haliyle küçük ve orta üreticilerin yararlanamayacağı koşullar içermektedir. Biz, bu tür önemli bir uygulamanın kooperatif ve benzeri uygun altyapı hazırlanarak küçük çiftçilerin de yararlanabileceği bir şekilde uygulanmasını bekliyoruz.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

TZD GENEL BAŞKANI

 

  1. 8. Yayın Faaliyetleri
  2. Olağan Genel Kurul’dan günümüze kadar olan dönemde Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin yayın organı Ziraat Dünyası dergisi düzenli olarak yayınını sürdürdü.

Dergi, 15. ve 16. Ulusal Tarım ve Gıda Kongrelerinin belgelerini de ek olarak yayınladı.

  1. 9. Etkinlikler
  2. Ulusal Tarım ve Gıda Kongresi toplandı

Türkiye Ziraatçılar Derneği (TZD) tarafından ilk olarak 2001 yılında düzenlenen ve o tarihten bugüne düzenli bir biçimde her yıl gerçekleştirilen Ulusal Tarım ve Gıda Kongrelerinin onbeşincisi 20-21 Ocak 2016 tarihlerinde Ankara’da Gür Kent Oteli Toplantı salonunda gerçekleştirildi.

İki gün süren kongrede, Türkiye’de Tarım ve Gıda sektörünün önde gelen kuruluşları kendi faaliyet alanlarıyla ilgili çalışmalarını ve sorunlarını anlattılar. Kongrede ayrıca tarımın finansmanında giderek daha önemli bir rol üstlenen bankalarımızın temsilcileri de tarım bankacılığı alanındaki çalışmalarına ilişkin sunumlar yaptılar.

İki gün sürecek Kongreye katılan üretici kuruluşları, özel firmalar ve devlet kuruluşları şunlardı:

– Pankobirlik

– Türkiye Şeker-İş Sendikası

-Tohumcular Birliği

-Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO)

– Et ve Süt Kurumu (ESK)

– Türkiye Süt, Et, Gıda Sanayicileri Ve Üreticileri Birliği (SET-BİR)

– BESD-BİR (Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği)

– Tire Süt Kooperatifi

– Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği

– Türkiye’de tarım bankacılığı yapan bankalar.

KONGRENİN PROGRAMI

  1. GÜN (20 Ocak)

10.00 – 10.20: Açılış ve TZD Genel Başkanı İbrahim Yetkin’in konuşması

10.20-12.00: Konukların konuşmaları

12.00- 13.00: Yemek Arası

13.00 – 15.00: Bankaların sunumları

15.00 – 16.30: Türkiye’de Şeker ve Şekerpancarı sektörünün sorunları konulu açık oturum

  1. GÜN (21 Ocak)

10.00- 10.10: Açılış

10.00 – 12.00: Türkiye’de bitkisel üretim (Hububat, Bakliyat ve Tohumculuk) konulu sunumlar

12.00 – 13.00: Yemek arası

13.00 – 16.00: Hayvancılık, Et ve Süt üretimi ile ilgili sunumlar

16.00- 16.30: Kapanış konuşması

 

  1. Ulusal Tarım ve Gıda Kongresi toplandı

Türkiye Ziraatçılar Derneği (TZD) tarafından 2002 yılından bu yana her yıl düzenlenen Ulusal Tarım ve Gıda kongrelerinin onaltıncısı 18 Ocak 2017 tarihinde Ankara Gür Kent Otel’de gerçekleştirildi.

Ana teması “Tarım ve Hayvancılıkta Finansman ve Pazarlama Sorunları” olarak belirlenen Kongreye aralarında Okan GAYTANCIOĞLU (CHP Edirne MV.), Dr. Durali KOÇAK (Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı), Özden GÜNGÖR (Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı), Prof. Dr. Gökhan SÖYLEMEZOĞLU (AÜ Ziraat Fakültesi Dekanı), Prof. Dr. Bülent GÜLÇUBUK (AÜ Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü Öğretim Üyesi), Ali SELEK (VESTED Genel Başkanı), H. Yalçın KÖKSAL (Veteriner Hekimleri Derneği Genel Sekreteri)  , Veysel ÇETİN (Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı İl Müdür Yrd.), M. Ülkü KARAKUŞ (Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Başkanı), Ethem KALIN (Et ve Süt Kurumu Genel Müdür Yrd.), Murat KAYA (TARSİM Ankara Bölge Müdürü), Mahmut ESKİYÖRÜK (Tire Süt Koop Yön. Kur. Bşk.), Şükrü DURMUŞ (Tarım Orman İş Sen. Genel Başkanı) , Hamit KURT (Tarım Orkam Sen Gen. Bşk.),  Turhan ÇAKAR (Tüketici Hakları Derneği Genel Başkanı), Fazlı YALÇINDAĞ( Türkiye Kasaplar Federasyonu Başkanı), Ali KILIÇ (Tarım Orkam Sen Gen. Huk. Skrt.), Ümit Çelikten (Ziraat Bankası Tarım Politikaları Yöneticisi) ve Nevzat ÖZER’in (TEMA Ankara İl Temsilcisi) de bulunduğu çok sayıda Tarım sektörü temsilcisi katıldı.

Kongrenin programı şöyleydi:

  1. OTURUM (Konu: Hayvancılık, Süt ve Yem Sanayii: Geleceğe Bakış)

Oturum Başkanı:Prof.Dr.Gökhan SÖYLEMEZOĞLU(A. Ü. Ziraat Fakültesi Dekanı)

Konuşmacılar: Prof. Dr. Mehmet ERTUĞRUL (A.Ü. Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü öğretim üyesi)

Prof. Dr. Hamdi Barbaros ÖZER (A. Ü. Ziraat Fakültesi Süt Teknolojisi Bölümü öğretim üyesi)

Prof. Dr. Necmettin CEYLAN (A. Ü. Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi ve BESD-BİR Sağlıklı Tavuk Bilgi Platformu Danışma Kurulu Üyesi)

Ülkü KARAKUŞ (Yem Sanayicileri Birliği Başkanı)

 

  1. OTURUM (Konu: Hayvancılıkta Üretim ve Pazarlama Sorunları)

Oturum Başkanı: Özden GÜNGÖR (Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı)

Konuşmacılar: Mahmut ESKİYÖRÜK (Tire Süt Koop Yön. Kur. Bşk.)

Cemalettin ÖZDEN (Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği Yön. Kur. Bşk.) adına İbrahim KARAKOYUN (Ziraat Y. Müh.)

Yılmaz Doğan (Sivas ili Arı Yetiştiricileri Birliği Başkanı)

 

3 OTURUM (Konu: Hayvancılık Sektöründe Finansal Durum ve Kooperatifçilik)

Oturum Başkanı: Prof.Dr Yavuz CEVGEL (AÜ Vet. Fak. Öğr. Üyesi)

Konuşmacılar: Dr. Ahmet ANTALYALI (Tarımsal ve Kırsal Destekleme Kurulu Başkanlığı)

Yakup YILDIZ (Köy-Koop.Başkanı)

Şerife KONTOĞLU (TKDK Genel Koordinatörü)

Emre DOĞAN (Şekerbank Tarım Bankacılığı Pazarlama Müdürlüğü Birim Müdürü)

Denizbank Temsilcisi

  1. OTURUM (Konu: Tarım Ürünlerinde Pazarlama, Destekleme ve Finansman Sorunları)

Oturum Başkanı:Prof.Dr.Bülent GÜLÇUBUK

Çağatay MARAŞ (TMO Piyasa Takip ve Değerlendirme Şube Müdürü)

Turhan ÇAKAR (Tüketici Hakları Derneği Başkanı)

Fazlı YALÇINDAĞ (Türkiye Kasaplar Federasyonu Başkanı)

Toplantı, Kongre Düzenleme Komitesi Başkanı Prof. Dr. Bülent GÜLÇUBUK’un yaptığı kongre değerlendirmesi ile sona erdi.

 

  1. Ulusal Tarım ve Gıda Kongresi toplandı

Türkiye Ziraatçılar Derneği (TZD) tarafından 2002 yılından bu yana düzenli olarak her yıl düzenlenen Ulusal Tarım ve Gıda Kongrelerinin 17.cisi, 18 Ocak 2018 tarihinde Ankara Neva Otel’de gerçekleştirildi.

Aralarında Okan GAYTANCIOĞLU (CHP Edirne Milletvekili, TBMM Tarım ve Köyişleri Komisyonu üyesi), Nazım ARSLAN (CHP Deniz­li Milletvekili) ile Özden GÜNGÖR (TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı), Necmettin CEYLAN (A.Ü. Zira­at Fakültesi Dekan Yardımcısı), Hamit KURT (Tarım Orkam Sen Genel Başkanı), Ülkü KARAKUŞ (Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Başkanı), Mahmut ESKİYORUK (Tire Süt Koop. Başkanı), Ramazan ÖZKAYA (Su Ürünleri Kooperatifleri Merkez Birliği Başkanı). Bekir ENGÜRÜLÜ (Tarım Sigortaları ve Doğal Afetler Daire Başkanı), Dr. Nevzat BİRİŞİK (TAGEM Genel Müdürü), Doç. Dr. Taylan KIYMAZ (Kalkınma Bakanlığı Tarım Dairesi Başkanı), ve aralarında Tarım ve Kırsal Destekleme Kurumu (TKDK), Denizbank, T.C. Ziraat Ban­kası, Şekerbank tarım bankacılığı yöneticilerinin de bulunduğu çok sayıda sektör temsilcisinin katıldığı toplantıda açış ve proto­kol konuşmalarının yanı sıra üç oturum yapıldı.

Kongre programı şöyleydi:

ANA TEMA:

Kırdan Kente Göç (Tarım ve Hayvancılık Alanında Aile Tipi İşletmelerin Finansman, Örgütlenme ve Pazarlama Sorunları)

09.30-10.00: Kayıt

10.00-10.30: TZD Genel Başkanı Hüseyin DEMİRTAŞ’ın Açılış Konuşması

10.30-11.00: GTHB TAGEM Genel Müdürü Dr. Nevzat BİRİŞİK’ın konuşması

11.00-12.00 Çerçeve Sunum:

Neden-Sonuç İlişkisi Temelinde Kırdan Kente Göç Olgusu (Prof. Dr. Bülent GÜLÇUBUK, A.Ü. Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi)

12.30-13.30: YEMEK ARASI

13.30-14.30: 1. OTURUM:  Tarımsal Girdi Fiyatları ile Üretici Fiyatları Arasındaki İlişkiler, Pazarlama Alanındaki Sorunlar ve Tarım Sigortacılığının Geliştirilmesi konularında Yeni Yaklaşımlar

Moderatör: Umut Galip ÖZDİL (Bereket TV Program Yapımcısı)

Mahmut ESKİYÖRÜK (Tire Süt Koop. Yön. Kur. Bşk.)

Ramazan ÖZKAYA (Su Ürünleri Kooperatifleri Merkez Birliği Başkanı)

Bekir ENGÜRÜLÜ (Tarım Sigortaları ve Doğal Afetler Daire Başkanı)

14.30-14.45: Çay/Kahve Arası

14.45-15.45: 2. OTURUM: Tarım ve Hayvancılıkta Küçük Üreticilerin Örgütlenmesi ve Rasyonel Üretime Geçirilmesi İçin Yeni Yaklaşımlar

Moderatör: Özden GÜNGÖR (Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı)

Dr. Nevzat BİRIŞIK (TAGEM Genel Müdürü)

Prof. Dr. Necmettin CEYLAN (A.Ü. Ziraat Fakültesi Dekan Yrd.)

Doç. Dr. Mustafa ŞEN (ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi)

15.45-16.00: Çay/Kahve Arası

16.00- 17.00: 3. OTURUM: Tarımsal Finansman Kaynaklarının Güçlendirilmesinde Yeni Yaklaşımlar

Moderatör: Hüseyin GÖKÇE (Dünya Gazetesi Haber Müdürü)

Koray ÇELİKÇEVİK (Denizbank Tarım Bankacılığı Temsilcisi)

Aytaç AY (Şekerbank Tarım Bankacılığı Pazarlama Yönetmeni)

Ümit ÇELİKTEN (Ziraat Bankası Tarım Politikaları Yöneticisi)

Doç. Dr. Taylan KIYMAZ (Kalkınma Bakanlığı Tarım Dairesi Başkanlığı Temsilcisi)

İlyas AKDOĞAN (Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu (TKDK) Temsilcisi)

17.00-17.30: Değerlendirme ve Kapanış

 

Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin (TZD) 66. Kuruluş Yıldönümü kutlandı

Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin (TZD) 66. Kuruluş Yıldönümü ve Ödül Töreni toplantısı 23 Haziran 2015 Salı günü Ankara Sıhhiye’deki Gür Kent Otel’de yapıldı.

Toplantıya başta Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Sayın Mehdi Eker olmak üzere Bakanlık mensupları, Tarım kesiminde faaliyet gösteren oda, dernek ve kooperatiflerin temsilcileri ile Derneğimizin üye ve yöneticileri katıldılar.

Toplantıda, Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin, geleneksel olarak her yıl çeşitli dallarda dağıttığı ödüller de sahiplerine verildi.

Dernek bünyesinde oluşturulan Ödül Komitemizin yaptığı araştırmalar sonucu 8 dalda 21 kişi çeşitli alanlarda tarım sektörümüze yaptıkları katkılar ve çalışmalar dolayısıyla ödüle layık görüldü. Ödül sahiplerinin adları ve mensubu oldukları kuruluşlar şunlardı:

TARIMSAL FİNANSMAN DALINDA

 

Hakan BİNBAŞGİL  (AKBANK A.Ş. Genel Müdürü)

Hakan ATEŞ (DENİZBANK A.Ş. Genel Müdürü)

Temel GÜZELOĞLU (FİNANSBANK A.Ş. Genel Müdürü)

Adnan BALİ (Türkiye İş Bankası A.Ş. Genel Müdürü)

Halit YILDIZ (ŞEKERBANK A.Ş. Genel Müdürü)

  1. Hüseyin AYDIN (Ziraat Bankası A.Ş. Genel Müdürü)

Faik AÇIKALIN (Yapı Kredi Bankası A.Ş. Genel Müdürü)

Ergun ÖZEN (Garanti Bankası Genel Müdürü)

YAZILI BASIN DALINDA

Betül ALAKENT (Sabah Gazetesi)

Ali Ekber YILDIRIM (Dünya Gazetesi)

Bahattin GÖNÜLTAŞ (Anadolu Ajansı)

TELEVİZYON HABERCİLİĞİ DALINDA

Ali ÇAĞATAY (BloombergHT TV)

Yavuz SEMERCİ (Habertürk TV Eko Siyaset Programı)

Abdurrahman YILDIRIM ( Habertürk TV Eko Siyaset Programı)

Nazlı YEREBATMAZ  (FOX TV)

TARIMSAL SANAYİ DALINDA

Kasım PİRAL (Et ve Süt Kurumu Genel Müdürü)

TARIMSAL TİCARET DALINDA

Hasan GÜMÜŞ (Yayla Agro Gıda San. ve Nakliyat A.Ş Genel Müdürü)

TARIMSAL KOOPERATİFÇİLİK DALINDA

İrfan GÜVENDİ (Tarım Kredi Kooperatifleri Merkez Birliği Genel Müdürü)

TARIMSAL ARAŞTIRMA VE GELİŞTİRME (AR-GE) DALINDA

Yıldıray GENCER ( Türkiye Tohumcular Birliği Başkanı)

Halis BİLDEN (TİGEM Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü)

HAYVANCILIĞI GELİŞTİRME DALINDA

Cemalettin ÖZDEN ( Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği Yönetim Kurulu Başkanı)

 

 

Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin (TZD) 67. Kuruluş Yıldönümü ve Ödül Töreni toplantısı yapıldı

Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin (TZD) 67. Kuruluş Yıldönümü ve Ödül Töreni toplantısı 16 Haziran 2016 Perşembe günü Ankara Sıhhiye’deki Gür Kent Otel’de yapıldı.

Toplantıda, Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin, geleneksel olarak her yıl çeşitli dallarda dağıttığı ödüller de sahiplerine verildi.

TZD Seçici Komitesi’nin bu yıl ödüle layık bulduğu kişi ve kurumlar şöyleydi:

  1. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ ÖDÜL LİSTESİ

ONUR ÖDÜLÜ

Recep Konuk (Milletvekili, TBMM Tarım Orman ve Köyişleri Komisyonu Başkanı, PANKOBİRLİK Yönetim Kurulu Başkanı)

(Tarım sektörüne yaptığı çok yönlü katkılar nedeniyle)

YAZILI BASIN DALINDA

Sergül Keskin /Dünya

Tuğçe Otuk /TarımTürk dergisi

Aysel Kamber /Başkent

(Tarım sektörüyle ilgili başarılı haber ve röportajları nedeniyle)

TELEVİZYON DALINDA

Halil İbrahim GÜL /Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Eğitim, Yayım ve Yayınlar Daire Başkanı (TarımTV’nin başarılı yayınları nedeniyle)

İrfan DONAT / Bloomberg HT Tarım Editörü (Tarım Analiz Programı nedeniyle)

Güven İSLAMOĞLU /CNNTurk (Yeşil Doğa Programı nedeniyle)

TARIMSAL KOOPERATİFÇİLİK DALINDA

“Amesia Çalışan Arılar Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi” Yönetim Kurulu üyeleri

(Tarım sektöründe çalışan kadınların örgütlenmesine yaptıkları katkı nedeniyle)

TARIMSAL SANAYİ DALINDA

İmdat Sütlüoğlu /ÇAYKUR Genel Müdürü

(Çay üretimine ve üreticisine yaptığı katkılar nedeniyle)

Taner TAŞPINAR /Pankobirlik Genel Müdürü

(Tarımsal sanayinin gelişmesine katkıları nedeniyle)

TARIMSAL TİCARET DALINDA

Mehmet Reis /Reis Gıda Yön. Kur. Başkanı

(Bakliyat sektörünün gelişmesine yaptığı katkılar ve obezite gibi toplumsal sorunlara duyarlılığı  nedeniyle)

HAYVANCILIK SEKTÖRÜ DALINDA

Özer TÜRER /İzmir Damızlık Koyun Keçi Yetişriricileri Birliği Başkanı

(İzmir bölgesinde küçük baş hayvancılığın gelişmesine katkıları ve başarılı bir biçimde sürdürülen “Koyun Keçi Panayırı” projesi nedeniyle)

Cemalettin ÖZDEN / Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Merkez Birliği Yönetim Kurulu Başkanı

(Hayvancılığın gelişmesine katkıları nedeniyle)

Mehmet Ünal YILMAZ / Et ve Süt Kurumu Genel Müdürü

(Et ve süt piyasasının düzenlenmesine yaptığı katkılar nedeniyle)

TARIMSAL FİNANSMAN DALINDA

Hakan ATEŞ / DENİZBANK A.Ş.  Genel Müdürü

(Tarım Sektörünün kredilendirilmesindeki başarılı çalışmaları nedeniyle)

Halit YILDIZ / ŞEKERBANK A.Ş. Genel Müdürü)

(Tarım Sektörünün kredilendirilmesindeki başarılı çalışmaları ve Aile Çiftçiliği projesi nedeniyle)

  1. Hüseyin AYDIN / Ziraat Bankası A.Ş. Genel Müdürü

(Tarım Sektörünün kredilendirilmesindeki başarılı çalışmaları nedeniyle)

Faik AÇIKALIN  / Yapı Kredi Bankası A.Ş. Genel Müdürü)

(Tarım Sektörünün kredilendirilmesindeki başarılı çalışmaları nedeniyle)

Ergun ÖZEN / Garanti Bankası Genel Müdürü

(Tarım Sektörünün kredilendirilmesindeki başarılı çalışmaları nedeniyle)

 

Türkiye Ziraatçılar Derneği 68. Kuruluş Yıldönümü kutlandı

Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin (TZD) 68. Kuruluş Yıldönümü toplantısı 15 Haziran 2017 tarihinde Ankara Gür Kent Otel’de yapıldı.

Toplantıda TZD 68. Kuruluş Yıldönümü Ödülleri de sahiplerine teslim edildi. Konukların konuşmaları ve ödül töreninin ardından Prof. Dr. Bülent Gülçubuk, “Tarım İçin, Kırsal İçin Genç Çiftçiler” konulu bir sunum yaptı.

  1. Kuruluş Yıldönümü ödül listesinde şu isimler yer aldı:

BASIN DALINDA

Ali Ekber YILDIRIM (Dünya), Tarımsal haberciliğin kurumsallaşmasına katkıları nedeniyle)

Fehim GENÇ (Milliyet), Tarım sektörü ile ilgili başarılı haber ve röportajları nedeniyle

Merve Özlem ÇAKIR (AA), Tarım sektörü ile ilgili başarılı haberleri nedeniyle

“tarlasera dergisi çalışanları”, Tarımsal yayıncılık alanında sergiledikleri başarılı çalışmalar nedeniyle

Ertan GÜNÇİNER

TZD Basın Danışmanı ve Ziraat Dünyası Yayın Yönetmeni olarak yürüttüğü çalışmalar nedeniyle

TELEVİZYON DALINDA

İrfan DONAT (Bloomberght TV), BloombergHT’de yayınlanan “Tarımsal Analiz” programı nedeniyle

Umut GALİP ÖZDİL (Bereket TV),  Bereket TV’de yayınlanan “Gündemin Bereketi” programı nedeniyle

İNTERNET YAYINCILIĞI DALINDA

Gazi KUTLU (Tarım Pusulası İnternet Sitesi), Kuruculuğunu ve yayın yönetmeliğini yaptığı “Tarım Pusulası” adlı web sitesi nedeniyle

TARIMSAL KAMU HİZMETİ DALINDA

Dr. Durali KOÇAK (Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı), Sivil toplum kuruluşlarıyla dayanışma, balıkçılık ve su ürünleri sektörünün gelişimine katkıları, ve Genç Çiftçi Projesine desteği nedeniyle

TARIMSAL KOOPERATİFÇİLİK DALINDA

Mahmut ESKİYORUK (Tire Süt Kooperatifi Yön. Kur. Bşk), Süt üreticilerinin kooperatifleşmesine yapmış olduğu katkılar nedeniyle

TARIMSAL SANAYİ DALINDA

M.Ülkü KARAKUŞ (Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Yön. Kur. Bşk.), Türkiye’de yem sanayiinin gelişmesine yaptığı katkılar nedeniyle

Dr.Sait KOCA (BESD-BİR Yön. Kur. Bşk.), Türkiye’de beyaz et sanayiinin gelişmesine yapmış olduğu katkılar nedeniyle

TARIMSAL TİCARET DALINDA

Mehmet REİS ((Reis Gıda Yön. Kur. Bşk.), Başarılı iş yaşamının yanısıra yürüttüğü toplumsal sorumluluk çalışmaları nedeniyle

Yüksel TAVŞAN (Türkiye Halciler Federasyonu Başkanı), Tarımsal ticaret alanında  kayıtdışı faaliyetlerin önlenmesine yönelik çalışmaları nedeniyle

HAYVANCILIK SEKTÖRÜ DALINDA

Dr.Hüseyin VELİOĞLU (Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği Genel Sekreteri), Türkiye’de hayvancılığın geliştirilmesine katkıları nedeniyle

TARIMSAL ÜRETİM DALINDA

Bayram PİŞKİN, Fidan üretimindeki başarısı Nedeniyle

Nail YETEK, Aile işletmeciliği alanındaki örnek çalışmaları nedeniyle

Serpil İncir KUŞ, Genç Çiftçi Projesi kapsamında ipek böceği yetiştiriciliği alanındaki başarılı çalışmaları nedeniyle

Yasin ERDEN, Genç Çiftçi Projesi kapsamında damızlık hayvan besiciliği alanında yürüttüğü başarılı çalışmalar nedeniyle

TARIMSAL FİNANSMAN DALINDA

Hüseyin AYDIN (T.C. Ziraat Bankası Genel Müdürü) Tarım bankacılığına örnek olacak çalışmaları ve “En İyi Finansman Bankası” olarak seçilmesi nedeniyle

Burak KOÇAK (DenizBank Genel Müdür Yardımcısı), Tarım bankacılığı alanındaki başarılı çalışmaları nedeniyle

Servet TAZE (Şekerbank Genel Müdürü),  Tarım bankacılığı ve Aile Çiftçiliği alanındaki başarılı çalışmaları nedeniyle

Özgen ŞENGEL ( İş Bankası Tarım Bankacılığı Birim Müdürü), Tarım Bankacılığı alanındaki başarılı çalışmaları nedeniyle

Ali Fuat ERBİL (Garanti Bankası Genel Müdürü), Tarım Bankacılığına katkıları nedeniyle

TARIMSAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA DALINDA

Prof. Dr. Mustafa KAYMAKÇI, Tarım sektörünün sorunlarına ışık tutan araştırma ve makaleleri nedeniyle

Prof.Dr.Gökhan SÖYLEMEZOĞLU (A.Ü. Ziraat Fakültesi Dekanı), aşarılı eğitim ve araştırma faaliyetleri nedeniyle

Prof.Dr.Necmettin CEYLAN (A.Ü. Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi ve BESD-BİR Sağlıklı Tavuk Bilgi Platformu Danışma Kurulu Üyesi), Türkiye’de eğitim ve üretim süreçlerinin bütünleştirilmesine yönelik çalışmaları nedeniyle

SÜRDÜRÜLEBİLİR TARIM VE TARIMSAL SİGORTACILIK DALINDA

Tarım Sigortaları Havuzu (TARSİM), Tarım sigortacılığı alanındaki kurumsal çalışmaları nedeniyle

DAYANIŞMA ÖDÜLÜ

Özden GÜNGÖR (TMMOB ZMO Yön. Kur. Bşk.), Tarımsal alanda faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri arasındaki ilişkilerin güçlenmesine yapmış olduğu katkılar nedeniyle

Prof. Dr. Bülent GÜLÇUBUK (A.Ü. Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi), Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin bilimsel çalışmalarına katkısı nedeniyle

 

TZD Yönetim Kurulu Bakan Fakıbaba ile görüştü

TZD Merkez Yönetim Kurulu, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Dr. Ahmet Eşref Fakıbaba’yı 3 Ocak 2018 tarihinde makamında ziyaret ederek görüştü. Görüşme sırasında Bakan Fakıbaba’ya TZD tarafından hazırlanan “Tarımsal Politikamızın Temel İlkeleri Neler Olmalıdır” konulu bir rapor sunuldu.

TZD Genel Başkanı Hüseyin Demirtaş’ın dergimize yaptığı açıkla­mada, görüşme sırasında TZD yönetiminin Tarım Teknikerlerinin lisans tamamlama sorunlarının çözümü ile Tarım Danışmanlığı konusunda yaşanan sorunların çözümü konusundaki önerilerinin de Bakan’a sözlü ve yazılı olarak iletildiği bildirildi.

Görüşmede Tarım Tekniker ve Teknisyenlerinin sorunları da gün­deme geldi. TZD Heyeti Bakan’a, 2013 yılından bu yana Bakanlı­ğa tekniker ve teknisyen alımı yapılmadığını, önümüzdeki aylarda sıkça dile getirilen 3.500 kişilik teknik eleman alımında teknisyen ve teknikerlere de geçmişten bu yana uğradıkları mağduriyeti gi­derecek bir kontenjan ayrılması talebini iletti.

TZD Genel Başkanı Demirtaş, görüşmeyle ilgili olarak, şunları söy­ledi: “Sayın Bakan tüm taleplerimize anlayışla yaklaşmıştır. Belir­tilen konularda önümüzdeki günlerde olumlu gelişmeler olacağını bekliyoruz. Aldığımız bilgiler ışığında özellikle Tarım Lisans Ta­mamlama ile ilgili talimatların verildiğini, Tarım Danışmanlarıyla ilgili olarak da Serbest Tarım Danışmanlarının sisteme dahil edil­diğini öğrenmiş bulunmaktayız. Danışmanlık konusunda ilgili ku­ruldan çıkan yazı bugünlerde Maliye Bakanlığı’na gönderilmiştir.”

 

TZD’den ZMO‘ya ziyaret  

Türkiye Ziraatçiler Derneği (TZD) Genel Başkanı Hüseyin Demirtaş ve TZD MYK üyeleri, Ziraat Mühendisleri Odası’nı ziyaret etti. Oda Başkanı Özden Güngör ‘le yapılan görüşmede, ağırlıklı olarak tarım sektörünün sorunları, tarım danışmanlığında yapılan değişiklikler, ortaklaşa yapılacak çalışmalar, tarım sektörünün acil sorunlarına çözüm ve öneriler ile genel olarak tarım işyerleri hakkındaki sorunlar ele alındı. Görüşme sonucunda, tarım alanlarında yaşanan sorunlara karşı birlikte hareket edilmesi ve kurumlar olarak sık sık diyalogda bulunulması kararlaştırıldı.

 

TZD Heyeti Müsteşar ile görüştü

Hüseyin Demirtaş başkanlığındaki TZD Merkez Yönetim Kurulu, Gıda  Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Müsteşarı Dr.Nusret YAZICI ‘yı ziyaret etti. 29.11.2016 günü gerçekleşen görüşmede, 18 Ocak 2017 günü yapılacak 16.Ulusal Tarım ve Gıda Kongresinin programı müsteşara sunuldu ve Kongre’nin Bakanlık tarafından desteklenmesi dileğinde bulunuldu. Son derece olumlu bir hava içinde geçen toplantıda, Kongrenin ana teması olarak ”Tarım ve Hayvancılıkta Finansman ve Pazarlama Sorunlarının” belirlenmesinden duyduğu memnuniyeti vurgulayan Müsteşar Yazıcı, TZD’nin yaptığı çalışmaları takdir ettiğini, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da bu çalışmalara destek olacaklarını belirtti.

 

“Tarım Zirvesi”ne katılım

 

Tarım sektörünün paydaşlarını biraraya getiren Bloomberg HT 2017 yılı tarım zirvesini 20 Eylül Çarşamba günü İstanbul’da gerçekleştirdi.

 

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Dr. Ahmet Eşref Fakıbaba, toplantının açış konuşmasında sektöre ilişkin mevcut durum ve geleceğe yönelik önemli tesbitlerde bulundu. Tarım Meslek Liselerinin yurt sathında tekrar açılacağı haberi de bunlardan biriydi.

 

TZD Genel Başkanı Hüseyin Demirtaş, Bakanın yaptığı açılış konuşmasından sonra kendisiyle görüşme fırsatı buldu ve ‘”sektöre ilişkin hazırladıkları raporu ve açılması planlanan Tarım Meslek Liseleri ile ilgili görüş ve önerilerini sunmak amacıyla kendilerinden randevu talebinde bulundu.

 

Tarım Zirvesi organizasyonuna çiftçiden, sanayiciye, akademisyenden Kamu ve STK’lara kadar sektörün hemen tüm kesimlerinin temsilcileri katıldı.

 

5 oturum ve 20 konuşmacıyla yapılan zirvede , moderatörlüğünü Bloomberg HT’nin editörü İrfan Donat’ın yaptığı 3. Oturumda TZD Genel Başkanı Hüseyin Demirtaş “Tarımsal Planlama, Verimlilik ve Kalite Yönetimi” konulu oturumda konuşmacı olarak yer aldı. Organizasyonda TZD İstanbul İl Temsilcisi Vahap Sarıtaş da katıldı.

 

Recep Konuk’a ziyaret

TZD Genel Başkanı Hüseyin Demirtaş başkanlığında Yönetim Kurulu üyelerinden oluşan bir heyet 24.10.2017 TARİHİNDE TBMM Tarım Orman ve Köyişleri Komisyonu Başkanı ve Karaman Milletvekili Recep Konuk’u ziyaret etti. Ziyaret sırasında ağırlıklı olarak Tarım Lisans Tamamlama konusu görüşüldü.

Başkan Demirtaş, görüşme sonrasında görüşme ile ilgili şu açıklamayı yaptı:

“Gerekçelerimizi bir dosya halinde kendilerine sunduk. Özetle 05.05.1994 tarihinde Anadolu Üniversitesi ile Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı arasında yapılan bir protokolle özel bir sınava tabi tutularak Tarım Önlisans ve Veteriner Önlisans eğitimini tamamlayarak “Tekniker” unvanı ile mezun olduğumuzu; bizler gibi açık öğretim önlisans mezunu olan Öğretmenlere, ilahiyat, sağlık, adalet, polis vb. meslek grupları mensuplarına çok önceden lisans tamamlama hakkının tanındığını, ayrıca Bakanlığımız bünyesinde son yıllarda Veteriner Sağlık Teknikerlerinin lisans tamamlama hakkından yararlanarak Ziraat Fakültelerinin “Zootekni” bölümünde öğretimlerine devam ettiklerini, yani yalnızca sağlıkla ilgili bölümlere değil teknik bir bölüme de bu hakkın tanındığını, hal böyleyken Ziraat Teknikerleri gibi eşdeğer bir meslek grubunun mağdur edildiğini, tüm gerekçeleriyle bir rapor halinde kendilerine takdim ettik. Kendilerinden bu konunun TBMM gündemine getirilmesi konusunda yardım istedik. Olumlu bir görüşme oldu. Bu konudaki gelişmeleri umutla beklemekteyiz.”

 

TZD Yönetiminden PANKOBİRLİK’e ziyaret

Türkiye Ziraatçılar Derneği (TZD) Genel Başkanı Hüseyin Demirtaş başkanlığında yönetim kurulu üyelerinden oluşan bir heyet 17.11.2017 tarihinde PANKOBİRLİK Genel Müdürü Sayın Taner TAŞPINAR’ı  ziyaret ederek başarılı genel kurullarını kutladı ve geleceğe yönelik olarak iki kuruluş arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine yönelik düşüncelerini iletti.

Genel Müdür Taşpınar’a, 18 Ocak 2018 tarihinde TZD’nin organizasyonu ve tarım sektörünün önemli kurumlarının katılımıyla gerçekleştirilecek olan Ulusal Tarım ve Gıda Kongresinin programı ve içeriğiyle ilgili olarak da bilgi veren Heyet, ülkemizde tarımın sürdürülebilirliğinin sağlanmasına önemli katkılarda bulunan ve en başarılı kooperatif birliği olarak bir marka haline gelen PANKOBİRLİK’in Kongre’ye katılımı ve desteğinin önemini belirtti.

Görüşmeden sonra bir açıklama yapan Başkan Demirtaş, “PANKOBİRLİK, geçtiğimiz yıllarda yapılan Tarım ve Gıda Kongrelerine destek olmuştu. Bu yıl ana teması ‘Kırsaldan Kente Göç’ olarak belirlenen kongreye kendilerini davet ettik ve görüşlerini aldık. Görüşme son derece olumlu bir hava içinde geçti.” dedi.

 

DSYB kuruluş yıldönümü kutlandı

Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Merkez Birliği’nin (DSYB) 20. Kuruluş Yıldönümü 30 Ocak 2018 tarihinde Ankara Bilkent Otel ve Konferans salonunda düzenlenen bir resepsiyon ile kutlandı. Resepsiyona Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Dr.Ahmet Eşref Fakıbaba’nın yanısıra çok sayıda milletvekili, 81 ilin birlik başkanları ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri de katıldı.

Resepsiyonda ayrıca kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen resim ve şiir yarışmasında dereceye girenlerin ödülleri ve hediyeleri sahiplerine verildi.

Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Merkez Birliğinin düzenlemiş olduğu ödül törenine derneğimiz yönetim kurulu üyelerinden Genel Sayman S.Zeki Yılmaz ile Örgütlenme Sekreteri Hasan Özdin katıldı ve TDSYM Genel Başkanı Kamil Özcan’ı kutlayarak başarılarının devamını dilediler.

Tarım öğreniminin 172. yıldönümü kutlandı

Türkiye’de Tarım öğreniminin 172. yıldönümü kutlandı. Bu çerçe­vede 10 Ocak 2018 tarihinde Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanlık Konferans Salonunda bir toplantı düzenlendi.

TZD Genel Başkanı Hüseyin Demirtaş’ın da Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’nün davetlisi olarak katıldığı toplantıda Bakanlık bü­rokratları, meslek örgütü temsilcileri, siyasi çevreler ve çok sayıda akademisyen hazır bulundu. Toplantıda tarımsal eğitim ve tarım sektörünün sorunları üzerinde duran konuşmalar yapılarak çözüm önerileri tartışıldı.

Bu etkinlik çerçevesinde Ziraat Mühendisleri Odası tarafından Çankaya Belediyesi Kültür Merkezinde bir toplantı yapıldı. Toplan­tıda çeşitli dallarda ödüle layık görülen akademisyenler ile medya mensuplarına plaketler verildi.

BESD-BİR 18. Genel Kurulu ‘na katılım

Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkları Birliği BESD-BİR’in 18. Ge­nel kurulu 31 Ocak 2018 tarihinde Ankara’da Sheraton otelinde gerçekleştirildi.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehmet Daniş ile çok sayıda birlik temsilcisi ve siyasi temsilcinin de hazır bulunduğu toplantı­ya TZD Genel Başkanı Hüseyin Demirtaş ve TZD Genel Sekreteri Veyis Çalışkan da katıldı.

TABADER “Duayenler Buluşması”na katılım

Tahıl ve Bakliyat İşleme Teknolojileri De­polama ve Analiz Sistemleri Derneği (TA­BADER) tarafından düzenlenen “Duayenler Buluşması” Ankara Sheraton Otel’de ger­çekleştirildi.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Müs­teşar Yardımcısı Ahmet Gül’ün konuşma­sıyla açılan toplantıda TABADER Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mustafa Bayram katılımcılara TABADAR’in kuruluş amaçları hakkında bilgi verdi.

Toplantı sonrasında duayen sektör men­suplarına Ahmet Gül ve TZD Genel Başka­nı Hüseyin Demirtaş tarafından plaketleri tekdim edildi.

TZD Heyeti Müsteşar Yardımcısı Güldal’ı ziyaret etti

TZD Genel Başkanı Hüseyin Demirtaş ile beraberindeki he­yet 6 Şubat 2018 tarihinde Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlı­ğı Müsteşar Yardımcısı Ahmet Güldal’ı makamında ziyaret etti.

Müsteşar Yardımcısı Güldal’dan daha önce Bakan Fakıbaba’ya sunulan raporlarda belirtilen talepler ile ilgili gelişmeler hak­kında bilgi alan heyet, iç denetim tazminatı dışındaki konu­larda olumlu gelişmeler olduğunu açıkladı.

 

TARSİM Başkanı Engürülü ziyaret edildi

TZD Genel Başkanı Hüseyin Demirtaş başkanlığındaki bir heyet Tarım Reformu Genel Müdürlüğü Tarım Sigortaları ve Doğal Afetler Daire Başkanı Bekir Engürülü’yü makamında ziyaret etti.

TARSİM Başkanı Engürülü, görüşmede tarım eksperlerinin eği­tim çalışmaları ile Tarım Sigortacılığında yaşanan yeni geliş­meler konusunda heyete bilgi verdi. TZD Başkanı Demirtaş da Engürülü’nün 17. Ulusal tarım kongresi’ne katkılarından ötürü teşekkür etti.

 

Eğitim Yayım ve Yayınlar Başkanı Güzelgöz ziyaret edildi

TZD Genel Başkanı Hüseyin Demirtaş başkanlığındaki bir TZD heyeti 9 Mart 2018 Perşembe günü Eğitim Yayım ve Yayınlar Başkanı Osman Güzelgöz’ü ziyaret ederek kendisi ile tüm tarım danışmanlarının, özelde sertifikalı serbest tarım danışmanlarının sorunlarını görüştü. Serbest tarım danışmanlarını geçmiş yıllarda olduğu gibi sisteme dahil ettikleri için Güzelgöz’e teşekkür eden Heyet, 26 şubat 2018 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan kanunla ilgili çıkacak tebliğ öncesi serbest tarım danışmanlarının taleplerini de Güzelgöz’e iletti.

Demirtaş, ziyaret ile ilgili olarak “Ağırlıklı olarak geçmişde yaşanan aksaklıkları sertifikaların türünü, bölümünü listede yer almayan bölümleri, 2016-2017 yıllarında sertifikaları vize edilmeyen danışmanların bir kereye mahsus affına kadar çözüm ve önerilerimizi paylaştık.  2. altı aylık dönemde çıkacak tebliğ öncesi tekrar dosya halinde söz konusu kuruma kısa bir sürede vereceğimizi belirttik.Kendileride ortaklaşa yapacağımız çalışmalardan memnun olacaklarını ifade ettiler” dedi.

TMMOB ZMO yönetimine ziyaret

TZD Genel Başkanı Hüseyin Demirtaş, 10.03.2018 tarihinde İnşaat Mühendisleri Odası Toplantı Salonunda yapılan Ziraat Mühendisleri Odası Olağan Genel Kurulu’na katıldı. Genel Kurulda çok sayıda delege, meslek örgütü, oda, dernek, sendika ve siyasi parti başkan ve temsilcileri hazır bulundu. Genel Kuruldan sonra TZD Yönetim Kurulu 23.MART 2018 (Cuma) günü Ziraat Mühendisleri Odasını ziyaret ederek göreve gelen Başkan ve Yönetim Kurulu üyelerine tebrik etti ve başarılar diledi. TZD heyetinde Hüseyin Demirtaş, S.Zeki Yılmaz, Cuma Sarıkaya ve Nusrettin Aydın yer aldı.

 

DİĞER ETKİNLİKLER

Derneğimiz Genel Başkanı Hüseyin DEMİRTAŞ Tarım ve Hayvancılık sektörüne ilişkin gündemle ilgili toplantılara katılarak Derneğimizin Görüşlerini aktarmıştır. Zaman-zaman çeşitli kurum ve kuruluşlar tarafından düzenlenen sempozyum, panel, kuruluş yıldönümleri, tarım fuarları vb. toplantılara panelist ve konuşmacı olarak katılmış ve Derneğimizin görüşlerini kamuoyuna ve ilgili makamlara duyurmuştur. Ayrıca TZD Yönetim Kurulu ile Bakanlık Bürokratları , meslek örgütleri ve siyasi çevrelerle ilişkiye geçilmiş ve karşılıklı ziyaretlerde bulunarak görüş alış-verişinde bulunulmuştur.

İhtiyaçtan kaynaklı olarak Genel Merkezimizin merkezi yere taşınması artık bir zorunluluk haline gelmişti. Derneğimiz genel merkezinin kent merkezinde yer alan Kızılay’a taşınmasından sonra bir hareketlilik yaşanmış ve muhtelif şubelerimiz ile il temsilcilerimizin ziyaretleri memnuniyet verici bir düzeyde artmıştır. Ankara şubesi üyelerimizin de katkılarının artmasıyla üye-dernek ilişkisi canlandırılmış ve sosyal dayanışma belirgin bir biçimde güçlendirilmiştir. Bu nedenle taşınma işinin çalışmalarımızı olumlu bir biçimde etkilediğini söyleyebiliriz.

 

  1. 10. Mali Tablolar

(Bu bölümde mali tablolar yer almıştır)

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.