00903122138435 info@tzd.org.tr

18.’’ULUSAL TARIM VE GIDA KONGRESİ’’AÇILIŞ KONUŞMASI

    TÜRKİYE ZİRAATÇILAR DERNEĞİ GENEL BAŞKANI HÜSEYİN DEMİRTAŞ’IN 18.’’ULUSAL TARIM VE GIDA KONGRESİ’’AÇILIŞ KONUŞMASI (17 OCAK 2019 ATO)

Sayın Milletvekilleri,

Sayın Bakanlığımız Bürokratları ve Temsilcileri,

Üniversitelerimizin Öğretim Üyeleri,

Meslek Örgütlerinin Başkan ve Yöneticileri,

Üreticiler Birliği Başkanları ve Temsilcileri,

Sayın Finansman Kuruluşlarının Temsilcileri,

Basının Değerli Temsilcileri,

Derneğimiz Önceki Dönem Genel Başkanları, mevcut Şube Başkanları, İl Temsilcileri ve Sevgili Meslektaşlarım…!

*Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin düzenlediği 18.Ulusal Tarım ve Gıda Kongresi’ne hoşgeldiniz…! Onur verdiniz..!

*Tüm katılımcıları TZD adına sevgi ve saygıyla selamlıyorum…

 

*Konuşmama başlamadan önce; aramızda olmayan Derneğimizi uzun yıllar başarıyla temsil eden 2 yıl önce kaybettiğimiz önceki dönem Genel Başkanı Sn. İbrahim YETKİN ve son zamanlarda kaybettiğimiz diğer meslektaşlarımızı,

*Yaşamını yitiren dost kuruluşlarımızın önceki dönem Genel Başkanlarını tekrar özlemle ve saygıyla anıyor,yaad ediyorum…

Kongrenin değerli katılımcıları ve konukları,

 

Birbirinden değerli kendi alanlarında bilgi birikimine sahip konuşmacılarımız, sektörü masaya yatırıp çözüm önerilerini sunacaklar.

 

O nedenle ben fazla ayrıntıya girmeden, bana ayrılan zaman içerisinde konuşmalarımı sonlandıracağım.

 

Ancak önemli gördüğüm bazı sorunlarıda çok genel anlamda sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Sayın konuklar,bilindiği üzere, Türkiye’de birbirinden ayrılması mümkün olmayan tarım ve gıda sektörü, ayrıca kendi aralarında bir çok alt sektörden oluşmaktadır. Bu alt sektörler kendi aralarında örgütlü olsalarda, bu kadar büyük bir alanda ve bu kadar farklı sektör söz konusu olduğu zaman, bir koordinasyon sorunu ortaya çıkmakta. Bu bağlamda;

 

1980 sonrası yavaştan başlayan ve AB politikalarına uyum sağlanması çerçevesinde; 2000 yılından sonra ivedilikle tarım alanlarında reform süreci gündeme getirilmiştir. Bu reformun adı Tarım reformu uygulama projesi olarak adlandırılmıştır.

 

1999-2001 yılları arasında IMF ve Dünya Bankası yetkilileri tarafından hazırlanan ve tarım açısından büyük kayıplara yol açan ‘’Tarım Reformu Uygulama Planı’’ devreye sokulmuştu…

 

Tarımsal destekler yerine ‘’Doğrudan gelir desteği’’ (DGD) uygulamaya konulmuş, uygulamada istenen sonuca ulaşılamamış, tarım sektörü daha zor bir sürece girmiştir.

 

Bu çerçevede 1999 IMF niyet mektubu ve yeniden yapılandırma programı, tarım politikaları açısından manidardır.

 

Şöyleki; uygulanmakta olan mevcut desteklemelerden vazgeçilmiş, bunun yerine küçük üreticiyi hedef alan, DGD sistemine geçilmiş, ayrıca stratejik bazı tarım ürünlerininde, dünya fiyatlarıyla uyumlu olması ve zamana bağlı olarak destekleme alımlarının kaldırılmasını içeriyordu.

 

Daha sonra Dünya Bankası’nın reform sonuçlarını değerlendirmek için hazırlattığı resmi bir rapora göre; bu planın ülkemizde uygulanmasıyla elde edilen sonuçlar şöyleydi…

 

*Programın üç yıllık uygulama süreci içinde çiftçilere yapılan mali transferler 4.3 milyar dolara kadar indirilmişti.

 

*Programın uygulanması sonucu 1999-2002 yılları arasında tarımsal gelirde % 16’lık kayıp, yüzde 20’lik de düşüş görülmüştü. Rapora göre bu düşüş, tarımsal çıktıdaki % 4’lük azalmadan kaynaklanmıştı.

 

*1999-2002 arasında, tarımsal desteklerdeki kesintiler 5.5 milyar doları bulmuştu. Doğrudan Gelir Desteği (DGD) uygulamasının devreye sokulmasıyla birlikte, tarımsal destekler, GSMH’nın % 2.3’ü oranında azaltılmıştı.

 

*Gene 1999-2002 yıllarında tarımsal çıktı % 4 oranında azalırken, tarımsal gelir % 16 oranında yani 2.7 milyar dolar düşmüştü.

 

*Tüm bunların sonucunda tarım ve onun ayrılmaz bir parçası olan gıda sektörünün sorunları büyümüş, bu sektörler arasında bir diyalog oluşturulması zorunlu hale gelmişti.

 

*Hal böyleyken, söz konusu program kamuoyuna çok farklı bir şekilde sunulmuştu…

 

*Nitekim Dünya Bankası (DB) söz konusu raporda belirtilen sonuçları bir başarı öyküsü gibi anlatmaktaydı.

 

*Bunu mümkün kılmak için de her platformda, tarımın ekonominin sırtında bir yük olduğu, bir “kara delik” oluşturduğu ve kırsal nüfusun asalak bir yaşam sürdüğü iddiaları ileri sürülmekteydi.

 

Kısacası, bu kongrelerin ilkini düzenlerken amacımız;

 

*Tarım ve gıda sektörünü oluşturan kesimleri bir araya getirerek,sektörlerin bileşenlerinin katılımıyla gerçekleri ve sorunları kamuoyuna anlatmaktı..

 

*Giderek artan sorunlara ulusal ölçekte çözüm önerileri getirmek…

*Ve kamu kesimi ile diyalog halinde çözüm yönünde adımlar atmaktı.

 

Bunu ne ölçüde başarabildiğimizin değerlendirmesi ayrı bir tartışma konusu olduğu için burada bu konuya girmeyeceğim. Ancak mütevazi maddi imkânlarımıza karşın, tamamen sektör bileşenlerinin katkılarıyla aradan geçen 18 yıl boyunca bu toplantıları düzenleyebildik, toplantılarda dile getirilen gerçekleri, kongre belgeleri adıyla yayınlayabildik ve bunları kamuoyunun, medyanın ve yetkililerin dikkatlerine sunabildik.

 

Geçmişten bugüne kadar düzenlediğimiz kongrelere katılan ve destek sağlayan tüm kişi ve kuruluşlara şükranlarımızı sunuyorum…

 

Değerli Katılımcılar,

Geçmişe yaptığımız bu kısa yolculuktan sonra, sınırlı olan vaktimizi daha iyi değerlendirebilmek için günümüze dönmek istiyorum…

 

*Aradan geçen bu kadar sürede hiç kuşkusuz tarım alanında doğrusuyla yanlışıyla bir şeyler yapıldı.Ancak gıda enflasyonu ile bitkisel ve hayvansal ürünlerin ithalatı hep gündemde kaldı…

 

Tarım ve gıda sektörümüzün kimi sorunları çözülürken yeni sorunlar ortaya çıktı. Dolayısıyla toplantılarımızın gündemleri de değişiklik gösterdi.

 

Bu yılki kongremizin ana temasını “ORTAK GELECEĞİMİZ İÇİN TOPRAK-TARIM VE GIDA” olarak belirlemiş bulunuyoruz…

 

Kongrede ilk sunumu değerli bilim insanı Sayın Prof.Dr. İlhan TEKELİ yapacak. Sunumunun konusunu “Cumhuriyet Dönemi Boyunca Kırsalın Geçirdiği Dönüşüm ve Kırsaldan Kopuş” oluşturacaktır.

 

 

Bu tercihimizin nedeni, Cumhuriyetimizin kuruluşuyla birlikte “milli ekonominin temeli” olarak belirlenmiş bulunan tarım ve gıda sektörlerinin sürdürülebilirliğinin günümüzde tartışma konusu haline gelmiş olmasıdır.

 

Bildiğiniz üzere Türkiye nüfusunun büyük bir bölümü yakın geçmişe kadar küçük ve orta ölçekli  çiftçilerden oluşuyordu. Ekilebilir tarım topraklarımız uzun bir dönem boyunca genişlemişti. Bir çok üründe tarladan fabrikaya uzanan, üretici ile kamu ve özel sektörün gücünü bir araya getiren kuruluşlarımız vardı. Bunun sonucu bir çok üründe kendimize yeterili hale gelmiş hatta bunun ötesinede geçmiştik.

 

Ne var ki, bu eğilim zamanla tersine döndü.1990 yılında kırsalda yaşayan nüfus % 41 iken, son yıllarda bu oran %7’lere düşmüştür. Kırsalda yaşayan ve üretenleri yeterli desteklemelerle çözüm önerilerini devlet olarak sunabilseydik, tarımdaki çöküş bugünkü noktalara gelmeyebilirdi.

 

Genç nüfusun tarımdan koptuğunu, ekilen tarım topraklarının giderek azaldığını, tarım ve gıda alanını kapsayan kombina türü işletmelerin özelleştirmeler yoluyla neredeyse tamamen ortadan kalktığını görüyoruz.

 

Tarım ürünlerinin ithalatının giderek artması ve gıda enflasyonu adı verilen bir afetin de ekonominin en büyük belası haline gelmesinin altında yatan ana neden budur… Tarım, insanla ve toprakla yapılır. Bir ülkede insanlar tarımdan kopuyorsa ve toprak ekilmeden bırakılıyorsa, orada eninde sonunda beslenmek için tarım ürünleri ithal edilecek, gücü azalan üretici emeğinin karşılığını almakta zorluk çekecek, tüketici ise tarladan bir liraya çıkan bir ürünü beş liraya satın almak zorunda kalacaktır.

 

Değerli dostlar,

Türkiye Ziraatçılar Derneği, hepinizin bildiği gibi, tarıma ömrünü vermiş ve vermeye devam eden, teknik elemanlar tarafından kurulmuştur. Bu derneği kuran büyüklerimiz, zamanında Ziraat Okullarından mezun olmuş ve çalışmalarını çiftçilerimizin arasında sürdürmüş çiftçi çocuklarıydı… Ve o okulların verdiği imkânlarla tarım sektörünü geliştirmek için doğru olanı yapmayı, yaşamlarının en büyük amacı olarak benimsemişlerdi.

 

Onların çalışmalarını devralan bizler de aynı amacı benimseyerek çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Ancak günümüzde bakanlığımıza bağlı TİGEM’ lerde uygulamalı eğitim veren tarım meslek liseleri yok artık…

 

O nedenle, Derneğimiz kurulduğu günden bugüne kadar, doğru olduğunu düşündüğü, her şeyi desteklemiş, yanlış gördüğü uygulamalarıda eleştirmiştir. Kamuoyunda bugün sahip olduğu saygınlığın altında yatanda bu temel ilkedir.

 

Biz bu geleneği düzenlediğimiz bu toplantılarda da uygulamaktayız. Burada bir araya gelmiş bulunan tüm kurum ve kuruluşlar, kamu kuruluşlarının temsilcilerinden üretici kuruluşlarına, finans örgütü temsilcilerinden, teknik elemanlara kadar bizim dostlarımızdır. Biz, bu dostlar meclisinde acı da olsa gerçekleri dile getirecek, doğru işleri yapanlara teşekkür edecek ve tarım sektörümüzün karşı karşıya bulunduğu sorunların nedenlerini ortaya koyarak çareler üretmeye çalışacağız.

 

Böyle bir bakış açısıyla içinde bulunduğumuz sorunlara baktığımızda, geride bıraktığımız yıl itibariyle şöyle bir tablo ile karşı karşıyayız.

 

*Bize göre tarım ve hayvancılık sektöründeki sorunların en başında finansman sorunu gelmektedir.

 

Günümüzde tarım kapalı bir ekonomik sistem olmaktan çıkmıştır. Tarımda makine ve girdi kullanımı artmıştır. Bu nedenle üretimi sürdürebilmek için işletmeleri küçük olsun büyük olsun, her çiftçi sezon başında bir yatırım portföyü oluşturmak zorundadır. Bu portföyü kendi imkânlarıyla oluşturamıyorsa, ya açığı devletin verdiği destekle, ya da bir finansman kurumu aracılığıyla borçlanarak karşılamak zorundadır.

 

Burada, tarım sektörünün dünyanın her yerinde devlet tarafından desteklenen bir sektör olduğunu tekrarlamak zorundayım. Bu ister gelişmiş, isterse gelişmekte olan her ülkede olsun böyledir. Örneğin; tarımın teknik açıdan en çok geliştiği ve çiftçilerin refah düzeyinin en yüksek olduğu Avrupa’da bile, Avrupa Birliği bütçesinin her yıl, yaklaşık yüzde kırkı tarımsal desteklemelere ayrılmaktadır.

 

Bizde de bu ilke kabul edilmiş ve 2006 yılında çıkarılan Tarım Kanunu ile bütçeden tarımsal desteklemeye ayrılacak payın alt sınırı, milli gelirin yüzde biri olarak belirlenmiş bulunmaktadır.

 

Bu miktarın yeterli olup olmadığı tartışılabilinir. Ancak mevcut yasa hükmünün nasıl uygulanacağı konusunda, son yıllarda bir başka tartışmaya doğru yönelinmiştir.

 

Şöyleki; tarım sektörüne bütçeden ayrılan kaynak 2018 yılında 14,8 milyar lira olarak belirlenmesine rağmen, dönemin Maliye Bakanı Naci Ağbal, 2018 yılı bütçesini sunuş konuşmasında bütçeden tarıma ayırdıkları kaynağı 29,6 milyar lira olarak açıklamıştır. Açıklamada, tarım sektörüne yatırım ödenekleri için ayrılan 10,1 milyar liranın yanı sıra, tarımsal kredi sübvansiyonu, müdahale alımları, tarımsal KİT’lerin finansmanı ve ihracat destekleri için ayrılan 4,7 milyar lira kaynak da, kanunda belirtilen destek miktarı kapsamına alınmıştır.

 

Yapılan bu hesaplama sonucu, örneğin TMO tarafından satın alınan ürün miktarı için yapılan ödemeler, koruma amaçlı gümrük vergilerinin yarattığı maliyet, gıda destekleri ve diğer programlardan doğan maliyetler ve benzer mali harcamalar “destekleme” kapsamına dahil edilmekte, böylece yasanın öngördüğü miktarın çiftçiye fazlasıyla verildiği savunulmaktadır.

 

Oysa Tarım Kanunu’nun konuyla ilgili 21. Maddesi çok açıktır. Kanun’da, “Bütçeden ayrılacak kaynak, gayrisafi millî hasılanın yüzde birinden az olamaz.” denilmektedir. Bu hüküm göz önüne alındığında bütçeden ayrılan kaynağın yasal sınırın bir hayli altında kaldığı açıktır.

 

Kaldı ki, bu tartışmada Hükümet tarafından yapılan açıklama esas alınsa bile 2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi’nin sunumu sırasında verilen rakamlara göre, geçtiğimiz yıl 29,6 milyar TL olan toplam tarım bütçesi, 2019 yılında 26,5 milyar TL’ye düşürülmüştür.

 

TZD, olarak biz meseleye teknik bir tartışmanın ötesinde tarımsal desteklemenin yeterli olup olmadığı açısından bakıyoruz.

 

Bu açıdan bakıldığında ortaya çıkan tablo şudur:

Yıllardır bir çok temel tarım ürününde; üretici yeterli kazanç sağlayamadığı için üretim miktarları azalmakta; ekilmeyen tarım toprakları artmakta, üretimi sürdürmek için kaynak bulamayan çiftçilerin tarımsal kredi, elektrik ve su borçları birikmektedir. 2018 yılında TÜİK tarafından yayınlanan üretim rakamları bu eğilimin devam ettiğini göstermektedir.

 

2018 yılında döviz fiyatlarındaki yükselişin de etkisiyle, tarımsal girdi fiyatları yüzde 50 ile yüzde 120 oranında arttığı da göz önüne alındığında, ister bütçeden ayrılan tarımsal destekleme bütçesi, isterse genel tarım bütçesi açısından bakılsın, tarımsal destekleme rakamları olması gereken noktanın çok altındadır.

 

Değerli konuklar ve sevgili arkadaşlarım,

Bu noktada ülkemizde son yıllarda çokça bahsedilen ve yükselen enflasyon oranının en büyük nedeni olarak gösterilen gıda enflasyonu ile ilgili olarak da, bir kaç şey söylemek istiyorum.

 

*Tarım ve Gıda sanayinin ham maddesi tarım ürünleri olduğu için genellikle gıda enflasyonundan tarım ürünlerindeki fiyat artışları anlaşılmakta ve bu artışlardada üretici sorumlu tutulmaktadır.

 

Ne var ki,tarım ürünleri tarladan markete gidinceye kadar, bir takım ara aşamalardan geçmektedir. Bu aşamaların ilki, üreticinin ürününü sattığı fiyat olan “üretici fiyatları”dır. Üretici fiyatlarının belirlenmesinde en önemli unsur maliyet unsurudur. Tarım sektöründe maliyetleri büyük ölçüde girdi fiyatları belirler. Girdiler ise neredeyse yüzde 90 oranında ithal edilmektedir.

 

Hal böyle olunca döviz fiyatlarındaki bir artış ya da girdi sağlayıcı şirketlerin piyasayı belirleyerek, fiyatları yükseltmeleri durumunda “maliyet enflasyonu” olarak adlandırılan bir olgu gerçekleşmektedir. Ülkemizde “gıda enflasyonu” adı verilen aşırı fiyat artışlarının esas nedeni bu maliyet enflasyonu ve üreticiden tüketiciye uzanan zincirin,üretici halkasının kopmuş olması sonucu spekülasyona uygun koşulların ortaya çıkmasıdır.

 

Anlatmaya çalıştığım bu kopukluk hem üreticinin, hem de tüketicinin mağdur olmasına yol açmaktadır. Bu durum, tarımsal ekonominin, yani üreticilerin, tarımsal sanayi ve pazarlama sektöründe faal bir rol oynamalarıyla önlenebilir. Bunun yolu da kamu sektörünün ve kooperatiflerin güçlendirilmesi ve işbirliği yapmasından geçmektedir. Kısacası üretici tarladan pazarlama sürecine kadar örgütlenmeli ve güçlerini birleştirerek kooperatiflerini oluşturmalıdır.

 

Tarım ürünleri ve girdilerinin ithalatı kısıtlanır ve bu alanda harcanan kaynak üretime yöneltilirse hem girdilerde, hem de tarımsal ürünlerde fiyatları düşürerek gıda enflasyonunu önlemek mümkündür. Ancak bunun için kararlı bir ulusal tarım politikası uygulanmalı ve tarıma verilen destekler artırılmalıdır…

 

Bu önerimize karşı ekonomik koşullar öne sürülürse, bizim söyleyeceğimiz şey şudur: Kısıtlı ekonomik kaynaklar zaten dışarıdan yapılan ithalata harcanmaktadır. Bu durumda biz bir anlamda dışarıdaki çiftçiyi desteklemiş oluyoruz. İthalata verdiğimiz parayı üreticiyi desteklemek için kullanmakla bir şey kaybetmeyiz, aslında çok şey kazanırız.

 

Bu yapıldığı takdirde tarım ve gıda sektörünün bize getireceği kazancı, açıklayabilmek için basit bir örnek vermek istiyorum:

 

Son 25 yılda “ham” tarım ürünleri ihracatı dünyada 5.5 kat artarken, tarım ürünlerinin işlenmesiyle oluşturulan gıda ürünleri ihracatı 7 kat artış göstermiştir.

 

*Bunun sonucunda toprak büyüklüğü Konya ilimiz kadar olmasına karşın, tarım ihracatında dünya ikincisi konumunda bulunan Hollanda’nın, tarımsal ihracatı 2016 yılında bir önceki yıla göre yüzde 4,4 artarak 85 milyar avroya çıkmış, tarım ve gıda ihracatı ise 94 milyar avroya ulaşmıştır.

 

Değerli dostlar, tarım ve gıda alanındaki sorunlar gün boyu düzenlenen tartışmalarda daha geniş olarak ele alınacaktır.

 

Önemli gördüğüm bir hususu özellikle belirtmek istiyorum; Tarım ve Gıda sektörleri sıradan sektörler olmanın çok ötesinde, her ülke için bir yaşam meselesidir.

 

Örneğin; Eksikliğini duyduğunuz bir makineyi ithal edebilirsiniz. Neticede o makine hakkında bir araştırma yaparak her özelliğini öğrenebilir ve gerektiğinde onu kendiniz de üretebilirsiniz.

 

Ancak tarım ve gıda alanı farklıdır. Günümüzde genetik mühendisliği alanında yaşanan gelişmeler ve yüksek verimli tohumların geleneksel tohumların yerini almasına bağlı olarak ithal ettiğiniz tarım ve gıda ürünleri, bir çok açıdan kapalı bir kutu gibidir. Günümüzde petro-kimya alanında üretim yapan büyük şirketler, genetiği değiştirilmiş ürünler, kimyasal kökenli tarımsal gübreleri ve tarım ilaçları alanında; giderek egemen hale gelmektedir. Küresel ölçekte üretim yapan az sayıdaki uluslararası şirket, kartelleşme adı verilen birleşmeler yoluyla tarımsal üretim sürecine, tarladan markete kadar egemen olma imkanına kavuşmuşlardır.

 

Dolayısıyla temel girdilerini ve üretimde kullandığı tohumları ithal eden, ürettiği ürünü işleyemeyen ülkeler, giderek tarım ürünlerini de ithal etmek zorunda kalacak, böylece geleceklerini ipotek altına sokacaklardır.

 

Bu bağlamda; İçinde yaşadığımız süreç, tarımın “sanayileşme” sürecidir. Sanayileşme artık dar anlamda fabrika kurmanın da ötesinde tarımın bilgisayarlar ve robotlar eliyle gerçekleştirilmesine doğru gitmektedir. Geçmişte sanayi devrimini “ıskalayan” ülkeler nasıl “azgelişmiş ülkeler” olarak kalmaya mahkûm olmuşlarsa, yaşanan bu süreci kaçıran ülkeler de geleceğin “az gelişmiş” ülkelerini oluşturacaklardır.

 

Kongremizde belirlenen konular ve verilecek bilgiler bu konularla alakalıdır ve geleceğimiz açısından büyük bir önem taşımaktadır. Bu sektörlerde faaliyet gösteren tüm kişi ve kuruluşlar olarak görevimiz; mevcut durumu objektif olarak belirlemek ve geleceğe hazırlanmaktır.

 

Özetle; sürdürülebilir tarım, sürdürülebilir bir gelecek için; ‘’İthalata yönelik değil üretime yönelik ulusal tarım ve kırsal hayatın temeli aile çiftçiliğidir’’ diyor,

 

Bu kongreye emeği geçen ve katkıda bulunan tüm kurum ve kişilere buradan bir kere daha teşekkür ediyor, kongremize başarılar diliyor, saygılar sunuyorum.

 

Hüseyin DEMİRTAŞ

                                        GENEL BAŞKAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.